Sokaktakiler evcilleşmez!



08-08-2016 08:51


Şehir insanı olsak da sürekli bir avuç doğanın izini sürer haldeyiz, o yüzden sokağa bırakılmış ya da zaten sokakta yaşayan hayvanlarla her gün göz gözeyiz…  Gerçek hayatta hayvanlarla iletişimimiz bu şekilde devam ederken Hollywood biz insanları onların içgüdülerine sokmaya devam ediyor. Müthiş Zoolander deneyiminden sonra Hayvanların Gizli Yaşamı da fazlasıyla deşifre olmuş durumda! Hayvanlar üzerinden yapılan ‘kişiselleştirme’ odaklı filmler çok keyifli hem de aslında onlara nasıl baktığımıza hayran oluyoruz, yani hayvan dünyasına değil!

Animasyonun bir mesajı var, evde baktığımız hayvanların biz yokken ne yaptığı ve çok severek aldığımız hayvanların sokaklara bırakıldıklarında neler yaptığı üzerine iki önermeden güzel bir çatışma yaratması! Evde baktığımız, bizleri kapı önlerinde karşılayan hayvanların aslında diğer katlarda yaşayan hayvanlarla birebir iletişim kurduğuna değinen animasyon, herkesin evinde en az bir hayvan beslediğinden yola çıkmış. Ama bu durum bize uymuyor gibi, çünkü biz apartmanlara, hadi kapalı alana hapsediyoruz diye duyarlı yaklaşım diyelim, bahçelerde, kaldırım ve parklarda da fazlaca hayvan görmeye tahammül edemeyen bir toplumuz. O yüzden burada yaşayan katlar arası diyalog bizim ülkeye pek uymuyor. Her hayvan kendi yalnızlığında kuzu kuzu sahibinin dönmesini, ona sevgi bahşetmesini ve biraz da dolaştırmasını bekliyor. Aslında bağımlı ya da bağımsız hayvanların durumu hepten vahim!

Tabii karakterler çok şirin ve farklı özellikleri olan canlılar olarak anlatıldığı için animasyona koşulsuz şartsız bağlanıveriyoruz. Evet kendi yarattığımız hayvanlar dünyasında onlar adına düşünüyor ve gülüyoruz. Tabii burada dikkat çeken şeylerden biri de sokağa atılmış hayvanların arasına karışan arkadaşlarını bulmak için ev hayvanlarının da sokağa inmesi oluyor ki… Asıl macera ondan sonra başlıyor… Sokağa inenlerin kendi dünyasında yarattığı, başlarını da sevimli ama bir o kadar da yırtıcı tavşanın temsil ettiği dünyada ev ve sokak hayvanlarının içsel dünyası resmediliyor. Ama her animasyondan bir mesaj çekmemiz gerektiği için bunun da mesajı ‘sevgi ve dostluk’ oluyor tabii. Ama sokakta olanların evcilleşmesini beklemeyin diye bir karşı mesaj da biz verelim en iyisi!

Kabustan Gelen’in farklı tadı!

Korku sinemasının tekrarından ve her filmi birbirine karıştırma halimizden biraz sıyrılmak için Before I Wake / Kabustan Gelen’e gönül rahatlığıyla gidebilirsiniz. Aslında tam bir korku filmi hükmünde ilerlemiyor, bir çocuğun kabuslarından doğan ‘çürük adam’  ve kelebekleri aslında ortalığı neşelendirmiyor da değil! Aslında evlatlık Cody’nin yaşadıklarından yola çıksa da bazı durumlar pek açığa çıkmayan tutarsızlıklar barındırıyor. Örneğin çocukluk korkusu, kabusa dönüşünce ve uyanınca ortadan kaybolan insanlar neden geri gelmiyor. Yani Cody onların kaybolmasını mı istiyor gerçekten diye bir soru sormadan duramıyor insan. Ve Cody’nin üvey annesi ve olayların üstüne gidip ortaya çıkaran kadın olan Jessie, kocası Mark’ın ortadan kaybolmasını nasıl bu kadar kolay kabul ediyor ve bunu nasıl zihninde masalsı bir yok oluşa çevirebiliyor diye sormak istiyorum. Filmi biraz açık açık anlattım ama kafamdaki soruları başka türlü açığa dökemedim açıkçası. Ama onun dışında çocuğun naif ve kırılgan halleri, çürük adamın sevgiyle yumuşaması bazı korku durumlarının üzerine bir bez çeker gibi duruyor. Sanki başrolde bir çocuk olunca filmde ona uygun olarak korku öğelerini yumuşatmış gibi duruyor. Bazı şeyleri daha iyi açık edebilseymiş daha keyifle izlenecek bir film olabilirmiş ama bu hali de hiç fena değil açıkçası!

Karanlık Sular basmadan gel!

Köpek balığı gerilimi filmleri eğer iyi bir alt metinle önümüze gelirse severiz. Bu hafta vizyona giren Shallows / Karanlık Sular bu tarz bir gerilime yaklaşan, tek mekan, sıkıştırılmış bir direngenlikle ilgili iyi bir hikaye sunuyor diyebiliriz. Nancy’nin neredeyse tek başına ilerlettiği öykü, kaybettiği annesinin tek başına takıldığı sahile gelip bir yad etme öyküsüne dönüşünce kendi içinde daha da anlamlılaşıyor. Önce sörf sahneleriyle bizi tavlamaya çalışan yönetmen Jaume Collet-Sera sonra asıl mevzuyu yavaş yavaş devreye sokuyor. Annesinin anısını yad etmeye gelen, tıp eğitimini yarıda bırakan, babasına karşı gelen Nancy’nin yaşaması gereken bir deneyim olarak sunuluyor köpekbalığıyla giriştiği ölümcül oyun! Nancy zeki, hesaplı kitaplı hamleleriyle hayatta kalmaya çalışırken, köpekbalığı da içgüdüsel olarak onun peşini bırakmıyor tabii. Yönetmenin filme bir karakter olarak kattığı yaralı martının varlığı da en az Nancy kadar etki ediyor hikayeye. Onun kımıldayamaması da ikili arasında bir kader birliği yaratıyor ki, yaralı martı fikrinin gayet iyi olduğunu söyleyebilirim. Hikayenin Nancy üzerindeki etkisini çocuksu bir hamleyle kırmış. Filmin işçiliği de temiz, denizin renk değiştiren halleri arasında yaratılan heyecan dalgaları da filme izlenirlik katıyor. Tabii filmin klişeleri yok değil, ama fazla saplanmıyor hikayeye. Bu da heyecanlı bir kurtulma hikayesine dönüşüyor. Blake Lively rahatsız etmiyor, bir iki bikinili görsel yakalama durumundan sonra performansına odaklanmamızı sağlıyor…