Seyit Ali Onbaşı nasıl öldü?



29-01-2018 00:19


Emre Gürcanlı

Çoğumuz biliriz, hele ki o fotoğrafı görmeyen yoktur. Çanakkale Savaşı’nın kahramanlarındandır, ortaokul ve hatta lise tarih derslerinde mutlaka anlatılmıştır. İki yüz kilodan fazla çeken o dev top mermisini sırtlamış yerleştirmiştir ve resmi tarih tezlerine göre Çanakkale Savaşı’nda büyük rol oynamıştır.

“18 Mart 1915 günü sabahın on otuzunda Boğazları denizden zorlamaya yönelik bir girişimle başladı: İngiliz ve Fransız gemileri üç hat üzerinden ilerlemeye ve Osmanlı tabyalarını sancaktan ve iskeleden bombalamaya koyulurlar, körlemesine, seyyar bataryalarını, savaştan düşürmek niyetiyle, devasa deniz füzeleri-iki yüz kilo ağırlığında, 305 milimetreler- öyle güçlüydü ki yarattığı sarsıntılar bile civardaki evleri yıkmaya yetiyordu, bizzat Hepaistos’un nefesi harlıyordu demiri, yer titriyor ve Türk topçusu Havranlı Seyit Ali Çabuk, ağır gemilerin her yaylım ateşinde o geçilemez denizin üzerinden hareketsiz kalmasını Rumeli Mecidiye Tabyası’nın tepelerinden izliyordu, Bouvet Zırlısı’nın rotasından sapmış bir mayına çarpıp altı dakikadan kısa sürede içindekilerle birlikte sulara gömülüşünü gördü, yüz eli adam zırhlı bir tabutun içinde seksen metre derinliğe dezinanalarının arasına gömüldüler, Topçu Seyit ve arkadaşları engin denizi ölçüsüz toplarla dövdüler ta ki HMS Ocean’ın hedefini tutturan bir atışı teçhizatlarına hasar verene dek: mühimmatı namlu ağzınataşıyan araba zarar görmüştü, top mermilerini taşımak imkansızdı” (Mıntıka, Mathias Enard)

İşte o an tarih yazıcıları Seyit’ten söz etmeye başlar, Seyit Ali efsanesi satır satır an be an yazılır:

“(A)ma topçu SeyidKazdağları eteklerinin ormancısıydı TroadlıMisyalıların torunu o, iki yüz kiloluk demiri ve patlayıcıyı sırtına alır nefesi kesilir iki büklüm olur bizzat Zeus koşar yardımına onu yüreklendirir Seyit yükünü topun hala kor halindeki kalbine dayar silahını doldurur nişancı Boğaz’ın ortasında hareketsiz duran HMS Ocean’ı hedef alır, o da bir mayına çarpmıştır az önce: Apollon İngiliz destroyerine yönelen Türk okuna kılavuz olur, dört yüz pound İngiliz gemisinin kıçında patlar dümen hakimiyeti kalmayan gemide ciddi bir yarık açılmış ve içeri su dolmaktadır kıç kısmı birkaç saniyede batar: rotasından sapan, mayınların tehdidi altındaki Ocean’ın sulara gömülmesi birkaç saat sürecek ve Kazdağları’nın ormancısı Havranlı Koca Seyit’i de kahramanlık mertebesine yükseltecektir”(Mıntıka, Mathias Enard)

Kahramanlıklar, destanlar savaşlarda oluyor veya olduğu söyleniyor. Bu kahramanlık öyküleriyle büyüyoruz, hoşumuza gidiyor, bir de Balıkesirli olması ortaokul ve de lise yıllarında arkadaşlarımla benim gururumu okşuyor. Gerçek yaşama dair gerçekleri sorgulamıyoruz o yıllarda, savaşanlar döndüğü zaman ne yapar bilmiyoruz, bugünlere kadar gelen o ünlü efsane resmin de nasıl çekildiğini bilmiyoruz örneğin!

“’(A)caba o Misyalı dev İstanbullu gazeteciler kendisini fotoğraflamaya geldiğinde ne düşünmüştü, o tarihten kalma karede alçakgönüllü, sıkıntılı bir havası var çok da iri gözükmüyor, propaganda muhabirleri onu kollarında bir top mermisiyle ölümsüzleştirmek isterler, denerler ama Seyit deneyi tekrarlayamaz, Zeus destek için orada değildir artık, füze çok daha ağır çeker, olsun diyerekten ahşaptan bir replika üretilip küçük çavuşun sırtına verilir, o vakit fotoğrafçı deklanşöre basar ve Havranlı Seyit’i gelecek kuşaklara bir yalancı, bir sirkherkülü olarak aktarmak suretiyle sonsuza dek aşağılar” (Mıntıka, Mathias Enard)

Bakmayın yazarın acımasız ifadelerine. Hiç birimiz onu bir yalancı, bir sirk herkülü gibi görmedik, hele ki hemşehrileri olarak onu hep farklı bir yerde tuttuk, hep anımsadık. Ama Seyit Ali’nin yaşamı boyunca el üstünde tutulmadığını biliyoruz. Ortalama bir emekçi, ortalama bir orman köylüsü, ortalama bir işçi o, kahramanlık birkaç dakika, yoksulluk ve çaresizlik ise ömür boyu.

Düşünün 1909’da askere alınmış, 1912’de Balkan Savaşı’na katılmış; 1918’de terhis olana değin er olarak hizmettedir biz Balıkesirlilerin tabiriyle Koca Seyit. Savaşmadığı yer kalmamış, Balkan Savaşı’nda Sırplara ve Bulgarlara karşı savaşmış, Çanakkale’ye gelmiş ve o kahramanlıktan sonra da onbaşılık rütbesini almış.

Seyit Ali’nin fotoğrafına baktığınızda tam bir Ege çocuğudur. Öyle çok iri yarı değildir ama güçlüdür, herkes tek çuval odun taşırken o iki çuvalı alıverir sırtına, Koca Seyit’tir o bizim için.

Savaştan dönen her emekçi veya emekçi çocuğunun evi gibidir onun da evi. Zenginlik değil yoksulluk bekler. Rahat değil daha da fazla çalışmak,  çabalamak bekler.

1918’de terhis olan Seyit Ali, Havran’ın Çamlık köyüne döner, ormancılığa başlar, 1934 yılında soyadı kanunu sonrası Çabuk soyadını alır. Ve yine söylenenlere göre Edremit ve Havran bölgesinde kaçak odun toplar, odun kömürü yapıp pazarda satar. 1929 yılında Havran’ı ziyaret eden Mustafa Kemal, onu sorar, bulurlar getirirler, ne istersin kahramansın der, rivayete göre şunu söyler:

“Ben dağda kaçak odunla kömür imal ediyorum. Havran ve Edremit'te gece kaçak satıyorum. Senin emrinle o dağdaki ormancılar baltamı almasa. Rahat çalışsam, maaş da istemem”

Ömrünün son yıllarında dal toplamaya, ağaç kesip taşımaya ve dumana dayanamaz Havran’da hamallık yapar, 1939 yılında söylenene göre veremden ölür. Verem mi zatürre me yoksa bir solunum yolu hastalığı mı? Neden 50 yaşında güçlü kuvvetli bir adam ölür gider ki, ölümünün gerçek nedeni nedir ki? Bunları merak ederiz, kahramanlıklar anlatılır ama bunlar anlatılmaz.

Koca Seyit’in köyünün adı şimdi Kocaseyit. Yoksul bir Anadolu köyü, yoksul köyler hep doğuda olur sanmayın gelin Balıkesir’in köylerini dolaşalım, Kepsut’a, Dursunbey’e gidelim yoksulluğu görelim, o yoksul evlerinin fotoğraflarını çekelim.  Yaşamını yitiren o gencecik askerlerin bayrak asılmış o yoksul evlerini anımsayalım. Ya savaşta, ya iş cinayetinde ya da meslek hastalığında ölen yoksul emekçileri anımsayalım.

Koca Seyit 9 yıl askerlik yaptı, savaşmadığı yer kalmadı, savaşlar onu öldürmedi, öldüremedi. Peki Koca Seyit neden öldü? Koca Seyit iş bulamadığı, ormancılardan köşe bucak kaçarak ormandan ağaç dalları toplamak, kimi zaman ağaç kesip onları odun kömürü yapmak zorunda kaldığı, belki de o kömürün dumanını her gün soluduğu için öldü. Yaptığı iş NACE kodu 02.20.01. Endüstriyel ve Yakacak Odun Üretimi (Geleneksel yöntemlerle odun kömürü üretimi dahil), sınıfı “Tehlikeli” olarak nitelendirilmiş olduğunu biliyoruz, ama bunun mu ölümüne neden olduğu konusunda bilgimiz yok. Havran’ın köylerinin karasal iklime sahip olduğunu, gece ve gündüz sıcaklık farkının çok fazla olduğunu biliyor, Koca Seyit’in evinin çok ısınmadığını yoksul evlerin hep soğuk olduğunu biliyor, en azından tahmin ediyoruz. Koca Seyit’in buz gibi havalarda daha kimse uyanmadan veya herkes yattıktan sonra odun topladığını biliyor, ayağında su sızdırmayan botu, sırtında onu soğuktan tam olarak koruyacak bir paltosu olmadığını biliyor en azından tahmin ediyoruz. 

“Evi, köyün taa beriki girişindeydi. Orda arsası bile kalmadı şimdi. Koca Seyit’i nasıl hatırlıyombiliyon mu? Fakirdi adam, fakir geldi fakir gitti. Devlet mayış bağlayacaktı ama o istemedi. Biz dokuz yaşındaydık, O hastalandı, baya bi hasta yattı. Sonra eski papuçlarımızı yama yapıverirdi. Biz papucumuz yırtıldığında, Seyit amcaya götürürdük. Adam hastalandı, hastalandıktan sonra yayan buradan Havran’a götürdüler. Havran’da doktor bir iki iğne yapmış, sonra tekrar getirdiler. Bu gece gündüz hamallık yapıyor bu. Kış gününde suyun içine düşmüş, ıslanmış. Sobanın başına gelmiş, titremeye başlamış. Arkadaşları demiş Koca Seyit ölcek köyüne gönderelim.” (Köylüsü Halil Keser anlatıyor)

“Fakirdi adam, fakir geldi fakir gitti”, kısacası Koca Seyit yoksul bir emekçi olduğu için erkenden öldü, şanslıydı belki savaşırken ölmedi, ama yaşam savaşı verirken öldü milyonlarca sınıfdaşı gibi.

Kahramanlardan ve kahramanlıklardan söz ediliyor ya bugünlerde, ülke gündemine şöyle bir bakınca anımsayalım istedim Seyit Ali Onbaşı’yı veya bizim tabirimizle Koca Seyit’i…

Kaynaklar

Mıntıka, Mathias Enard, Can Yayınları, Aralık 2017

https://odatv.com/kocaseyiti-hic-boyle-bilmediniz-1603151200.html

http://www.aksam.com.tr/kultur-sanat/seyit-onbasiyi-akrabalari-ve-arkadaslari-anlatti/haber-38870