Seçimin ve kapitalizmin ötesi…



27-10-2015 07:15


Haluk Yurtsever

Önümüzdeki birkaç gün içinde olağanüstü bir şey olmazsa, 5 gün sonra bu tuhaf seçim yapılmış, sonuçlar açıklanmış, koalisyon orta oyununun perdeleri açılmış olacak. 

7 Haziran, Erdoğan’ın başkanlık oylamasıydı. “Hayır” bu oylamanın tartışılmaz ve tersinmez sonucudur. 7 Haziran’dan sonra yaşananlar bu gerçeği değiştirmemiştir.1 Kasım sonuçları da değiştirmeyecektir.

7 Haziran’da ortaya çıkan dört partili parlamento pratiği ise, örgütlü halk eylemiyle birleşmeyen “seçmen” iradesinin yaptırım sınırlarını, halkla parlamento arasındaki kopukluğu dramatik biçimde göstermiştir.

Erdoğan ve AKP, “tekrar seçimde” tüm propaganda, eylem, hile ve tertip güçlerini “tek başına iktidar” hedefi için seferber etmiş durumdalar. Katliamları, iç savaş manzaralarını “huzur ve istikrarı ancak biz sağlarız”ın gerekçesi olarak “değerlendirmeye” çalışıyorlar. Dahası, CHP ve MHP liderlerinin süregelen tutumları nedeniyle her durumda iktidarda kalacak gibi görünüyorlar.

Komünistlerin, tekrar seçimde de, 7 Haziran’da olduğu gibi, Erdoğan ve AKP dayatmalarını püskürtmenin, fiili başkanlığı sürdürülemez kılmanın, toplumsal muhalefete moral ve enerji kazandırmanın en etkili yolu olarak HDP’ye oy vermeleri, ama bu kez, 1 Kasım sonrasının ideolojik, siyasal ve örgütsel görevlerine daha iyi yoğunlaşmaları, hazırlanmaları gerekiyor.

***

Düzen içi yeni düzenlemeler açısından süreç, seçim sonuçlarına göre farklı gelişmelere açık. Bu kez “tekrar seçim” diyemez, devlet iktidarını uzun süre boşlukta bırakamazlar.

Önemli bir “yenilik” daha var: Ortadoğu kaynaklı gelişmeler siyaset zemininde yarılma ve heyelanlara yol açıyor. Emperyalist Rusya ile emperyalist ABD’nin Suriye üzerindeki çatışmalı uzlaşmalarının bu ülkenin bölünmesi yönünde ilerlemesi, zaten var olan, etnik, dinsel/mezhepsel, ideolojik temelli bölünmeleri keskinleştirmekle kalmıyor, Türkiye sosyalist hareketini, Kürt hareketini, bu ikisi arasındaki ilişkinin kimyasını da etkiliyor.

Seçimin ötesi için söylenebilecek olan şudur: Parlamento içi “reel” siyasal seçeneklerden, koalisyon almaşıklarından hiçbiri, emekçi halk çoğunluğunun eşitlik, özgürlük ve barış içinde bir arada yaşama özlemlerine yanıt verecek nitelikte değil.

Teorik ve tarihsel olarak yanıtın adresi komünist harekettir.

Komünistlerin evrensel varlık nedeni, bir siyasal akım, örgüt ya da “kimlik” olarak kendilerini yaşatmak değil, emeğin ve insanın kurtuluşu mücadelesinin mayalanmasına katkı yapmaktır. Komünizm,  bugünkü durumu, toplumsal düzeni ortadan kaldıracak gerçek bir hareket olduğu ölçüde siyasal bir harekettir ve özgörevini ancak o zaman yerine getirebilir.

***

Sorumuz şudur: Henüz var olmayan, bu anlamda “ütopik” bir dünya için savaş çağrısı ile günün sorunlarına yanıtlar üreten gerçek bir siyasal hareket olma hedefi arasında bugün nasıl bir ilişki zemini var?

Bu soruya, ele alınacak soyutlama düzeyine göre değişik yanıtlar verilebilir. Tartışmaya giriş olmak üzere, bu yazıda konunun daha çok tarihsel ve nesnel yönüyle ilgili birkaç saptama yapacağım.

Bir: Kapitalist üretim ilişkilerinin egemenleşme, küreselleşme süreci, aynı zamanda egemen sınıfın toplumsal temelinin daralması sürecidir. 1789’da “burjuvazi” feodal aristokrasiye karşı iktidar için savaşan, bu savaşa toplumun tüm sınıflarını çeken, siyaset sahnesine geniş bir kentli sınıflar koalisyonu olarak giren bir toplumsallıktı. Bugünün egemen/yöneten sınıfı, sermaye gelirleriyle (kâr, faiz ve rant) var olan “kapitalist” sınıftır. Birinci daralma buradadır. İkincisi, kapitalist sınıf içindeki hegemon ve yöneten fraksiyon olarak mali sermaye (finans kapital) toplumsal açıdan çok küçük, “oligarşi” sözcüğüyle tanımlanmayı hak edecek kadar küçük bir azınlıktır.

İki:  Bu daralmanın siyasal sonuçlarından biri, devlet erkinin genel oy, seçim vb. temsili kurumlar dışında süzülüp merkezileşmesi, buna bağlı olarak bu düzeneklerin toplumsal rıza ve onay üretme işlevinin zayıflamasıdır. Bunun da sonuçları var: Sermaye düzeni dünyanın her yerinde, kendi koyduğu yasa ve kuralları bir kenara iterek otoriter rejimlere, zor ve baskı düzeneklerine yöneliyor. Bu da karşıtını üretiyor: Siyasal hakların, en başta zulme, sömürüye karşı direnme ve devrim hakkının doğrudan ve fiilen kullanılması meşruluk kazanıyor.

Üç: Fransız Devrimi’nin bayrağında “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik” yazıyordu. 226 yıl sonra bu üç sloganın yeni içerikleriyle bayrağımızdaki yerlerini hâlâ koruyor olmaları ilginçtir. Yeni içerik, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin, bu mücadelenin geleneksel ve yeni hak, özgürlük istemlerinin doğrudan kapitalist meta, mübadele, kâr, rant ve mülkiyet ilişkileri duvarına dayanmış, nesnel olarak sermaye karşıtı, bu anlamda komünizan bir karakter kazanmış olmalarıdır. HES’lere karşı çıkan Karadeniz köylüsünün mücadelesi, konusu ve hedefinin iç mantığı bakımından, nesnel olarak kapitalist metalaştırma ilişkilerinin yadsınmasıdır. Çünkü bu ilişkileri ortadan kaldırmadan dereleri korumak artık olanaklı değildir. Bilginin, enformasyonun özgür dolaşımı ve paylaşımı için mücadele eden internet kullanıcısının durumu da aynıdır vb.

Bu saptamalar, komünist siyasetin kendisini gerçek bir hareket olarak toplumsal ölçekte yeniden üreteceği zeminin kimi ipuçlarını veriyor. 

***

Konu derin, engin ve verimli. Bu yazı için burada duruyor, kapitalist uygarlığın sınırlarına dayandığını gösteren olgular, kapitalizmin bağrında yeşeren komünizan öncüller, toplumsal devrimin toplumsal öznesi proletaryanın verili durumu ve bugünün Türkiye’sinde komünist siyasetin üzerinde temelleneceği tarihsel, toplumsal ve somut siyasal koşulların çözümlenmesi konularını başka yazılara bırakıyorum.

Türkiye’nin bu zor ve kaotik ortamında, komünist siyasetin “Sosyalist Cumhuriyet” programıyla düzenin karşıt kutbu olarak öne çıkması, toplumsal zeminiyle kaynaşarak komünizm iddiasını ete kemiğe büründürmesi olanaklı ve ivedi görev olarak kendini duyuruyor.

Dağılmakta olan Türkiye’yi emek ve toprak kardeşliği temelinde toparlamada, topluma eşitlikçi ve özgürlükçü bir yeni bir yön, heyecan ve enerji kazandırmada komünistlere bugün her zamankinden daha yaşamsal bir sorumluluk düşüyor.

Bu özgörev, düzenin açmazlarını, yönetme güçlüklerini sayıp dökerek, her aşamada kenardan nelerin olmayacağını söyleyerek, steril bir siperden “ bağımsız sosyalizm” diye bağırarak, söylemi keskin etkisi cılız eylemlerin arkasında soluk tüketerek ya da proleter ve sosyalist olmayan bir harekete tutunarak yerine getirilemez.