Seçimden sonra?



26-05-2015 07:19


Haluk Yurtsever

Tüm özneleriyle siyaset 7 Haziran seçimlerine kilitlenmiş durumda. 7 Haziran, 8 Haziran’dan sonra ne yapılacağını, nasıl bir yol izleneceğini kararlaştırma anlamında herkes için bir dönüm noktası, milat olma özelliği taşıyor.  Seçim günü ne yapacağını belirleyip, bu doğrultuda çalışma ve çağrı yapanların yanı sıra, “şu seçim belası bitse de işimize, gündemimize dönsek” diyenler de, pratik çalışmalarını çok önemli ölçüde seçime endekslemiş, seçim sonrasına ertelemiş durumdalar. 

Seçim, sınıf mücadelesinin de araçlarından, alanlarından biri. 

İşçi sınıfı siyaseti,  sosyalizm bu seçimde de doğrudan, bire bir temsil edilmiyor. Ama, siyaset de boşluk tanımıyor. Boşluk, doğrudan olmazsa ikame yoluyla bir biçimde dolduruluyor.  Sonra,  sınıf mücadelesi, iki temel sınıfın kafa kafaya çarpışması biçimini almadığı zamanlarda da sürüyor. Kırılmalı ve dolayımlı biçimde tüm siyasal alana ve bu arada seçime de yansıyor. “Sızıyor” da diyebiliriz. Emek taleplerinin, düzen partilerinin programlarına yıllar sonra ilk kez bu ölçüde yansıması rastlantı değil. 

2015 işçi sınıfı hareketi açısından da bir milat olacağa benziyor. Metal işçilerinin, seçime çeyrek kala başlattıkları, fabrikaların içinden, sendikal hareketin dışından mayalanan direnişi, zamanlamasıyla, dipten gelen yüksek enerjisiyle, yaratıcı ve doğrudan örgütlenme, eylem ve önderlik tarzıyla yeni dönem işçi hareketiyle ilgili bir işaret fişeği değeri taşıyor. 

Buna daha sonra işlemek üzere seçim ve sonrası konusuna dönelim. 

***

Düzen ve AKP tarafından seçimlerin nasıl görüldüğünün daha net anlaşılması için birkaç not: 

AKP Mardin birinci sıra adayı Orhan Miroğlu 18 Mayıs günü Star’daki köşesinde şunları yazdı: “Bu seçim, HDP’nin barajı geçmesi veya geçmemesi halinde bir kader seçimidir. (…) Çözüm sürecini, çeşitli sebeplerle durduramadılar, ama, barajı aşarlarsa, durduracaklar, yeni anayasa bir hayal olacak,  ve Öcalan’ın çözüm sürecinde oynadığı rol büyük bir olasılıkla sona erecek. (…)Baraj aşılmazsa, Türkiye değişirken, silahlı mücadeleye dair hiçbir gerekçe ortada kalmamışken, hala, kendi içinde kırk yıldır ördüğü Berlin Duvarını, her nasılsa tahkim ederek bugünlere gelen bu hareketin içindeki Berlin Duvarı çatırdamaya başlayacak ve nihayet Kürtler’in Berlin duvarı çökecektir.”

Erdoğan, 21 Mayıs’ta Mehmet Barlas’la yaptığı TV programında, 7 Haziran’ın kırılma noktası olduğunu, bu işlerin Demirtaş’la yürümeyeceğini, devletin B ve C planları olduğunu, güvenlik ortamını bozacak olanların ağır bedel ödeyeceğini söyledi. 

Devlet Bahçeli, aynı tarihte, 7 Haziran seçimlerinden sonra Türkiye’nin bölünebileceğini, iç çatışma ortamına girebileceğini, siyasi partilerin işlevsizleşebileceğini söyledi. 

23 Mayıs’ta Yalçın Akdoğan,  “HDP barajı geçerse çözüm süreci biter” dedi. 

Bu söyleme, Mardin/Diyadin komplosunu izleyen, Mersin ve Adana “eylem”leri eklendi. 

AKP için HDP’yi baraj altında bırakmak temel seçim stratejisidir. Erdoğan ve adamları HDP’yi baraj altında bırakmak için, yeni provokosyonlardan, psikolojik savaş yöntemlerine, seçim hilelerine kadar ellerinden gelen her şeyi sonuna kadar deneyecek, ama asla bununla yetinmeyeceklerdir. AKP’nin stratejisi Kürt hareketini toplumsal tabanından soyutlarak tasfiye etmek, ya da en azından bölmek üzerine kurulmuştur. 

***

Artık herkesin görmeye, teslim etmeye başladığı gerçeği bir kez daha yazalım:  7 Haziran seçimleri, AKP ile HDP arasında geçiyor. Daha önce gerekçeleriyle yazmıştım; 330 vekil sayısına ulaşamayan bir seçim sonucu  Erdoğan ve AKP için sonun başlangıcı olacaktır. Bu seçimin düğümü, HDP’ye oy verilmesi çağrısının temel gerekçesi budur. 

Bir yandan HDP’nin barajı aşamayacağını yayıp, bir yandan da AKP’nin tek başına hükümet kuramayacağı varsayımı üzerinden HDP’nin AKP ile koalisyon yapacağını, ya da AKP azınlık hükümetini destekleyeceğini öne sürerek HDP’ye oy verecek seçmeni caydırmaya çalışanlar tam bir tutarsızlık içindeler ve ağır eleştiriyi hak ediyorlar. 

Tekrar ediyorum. Bu seçimin düğümü AKP’nin anayasayı değiştirecek bir çoğunluk sağlamasını önlemektir ve bunun HDP’nin barajı aşmasından başka bir yolu yoktur. Konu budur.

Aslında burada bırakmak gerekirdi ama haksız ve apolitik spekülasyonlar karşısında da birkaç söz daha söylemeden geçemeyeceğim. 

AKP’nin tek başına hükümet kurabilecek bir sayıya ulaşması hâlâ en güçlü olasılıktır. AKP ve seçmeni henüz çözülmemiştir.

AKP’nin MHP ile, olmazsa CHP ile koalisyon kurmasının, hatta bu üç partinin bir milli koalisyon hükümeti kurmasının önünde hiçbir ideolojik, siyasal engel yoktur. 

AKP-HDP koalisyonu, ya da HDP’nin AKP azınlık hükümetini dışarıdan desteklemesi ise, niyetler ve teorik olasılıklar üzerinden değil de,  verili siyasal konjonktür üzerinden değerlendirildiğinde siyaseten geçerli ve gerçek bir olasılık olarak öne çıkmıyor.

Türkiyelileşmiş, güçlenmiş bir HDP’nin, gerilemiş, çözülme sürecine giren bir AKP’yi kuyudan çıkararak kazanacağı hiçbir şey, “çözüm” vb. yoktur. Tersine, böyle bir tutum, kazandığını kaybetmesi demektir. Kürt siyasetçiler, bunu ölçemeyecek kadar donanımsız ve deneyimsiz değiller. İktidar olup olmamak AKP’nin kendi sorunudur. HDP, kim iktidar olursa onunla muhatap olur. HDP’nin müzakere için AKP’den başka muhatap bulamayacağını iddia etmek safsatadan başka bir şey değildir.

AKP ile HDP arasında Kürt coğrafyasında sürmekte olan hegemonya mücadelesi uzlaşmazdır.  

Zayıflamış bir AKP’nin,  kendini HDP’ye teslim etmesi anlamına gelecek bir koalisyon ya da dışarıdan destek formülüne evet demesi düşünülemez.

AKP’nin tek başına ya da öteki iki partiyle koalisyon kuramaması durumunda tutulacak yol bellidir: Erken seçim!

Komünistlerin ise, her durumda istikrarsızlığın, ekonomik, siyasal krizin hüküm süreceği, emek taleplerinin ve eylemliliklerinin yükseleceği çetin bir döneme hazırlanmaları gerekiyor. 

İşçi sınıfı içinde köprü başları tutmak, Sosyalist Cumhuriyet hedef ve programını bir mücadele ve eylem programı ve eylemliliği olarak bedenleştirmek tutulacak iki önemli halka olarak öne çıkıyor.