“Put in” veya haydi zaman geçirmeden…



03-12-2015 08:30


Nurettin Abacıoğlu

“Put in” kelimesi burada neyi çağrıştırıyor? Yazılışına dikkat edilmezse, okunuşundan başka, Rusya Devlet Başkanı Putin’le bir ilişkisi olmadığı hemen anlaşılıyor…

Putin, Rusçada ne anlama gelir, bilmiyorum. Ne ki, “put in” İngilizce bir sözcük ve genel anlamıyla, öbek fiil olarak ve diğer sözcüklerle kazandığı Türkçe anlamlarına baktığımızda, iki yüz kadar değişik anlamı var. En yaygın Türkçe anlamlarına gelince, “içeri, içine koymak; sokmak; olay çıkarmak; yerleştirmek; geçirmek (zaman)” gibi fiili işlemlerle ilgili olduğu anlaşılıyor. Yani nasıl İngilizcede “turkey-Turkey” yerine göre hindi, duruma göre de bizim memleketin adı diye anılıyorsa, “put in-Putin” sözcükleri de İngilizcede yapılan vurguyla ayrılıyor ve insanlarda ya koymak fiilini çağrıştırıyor veya Rus Başkanı anlaşılıyor… İki taraf bakımından ne kader ve hayatın cilvesi…

Vikipedi sayfalarında özetlenmiş; Rus-Osmanlı veya Rus-Türk Savaşları denince, tarihen Rus’larla 1568'den bu yana on dört kez muharebe alanlarında karşı karşıya gelmişiz. İki taraf çoğunda tek başlarına birbirlerine diklenmişler; bazılarında dünya ahvaline göre müttefikler de var. Bizim tarih kitaplarında Osmanlıya başarı diye yazılan Prut savaşının nedenleri ve sonuçlarından çok, Çariçe Katerina ve Sadrazam Baltacı Mehmet arasında yaşandığı rivayet edilen aşk veya efsane, belleklerimizde iz bırakmıştır.

Meraklısı isterse bir defa daha araştırsın; bu savaşlar içinde hesaba göre Ruslar, Osmanlıyı yedi kez mağlubiyete uğratıyor. Bunların içinde en acılı hatırlananlardan birisi 1877-1878 Savaşı veya bizim tarihte andığımız şerhle “93 Savaşı”dır. Sonraki ise 1914-17 Kafkas Cephesi Savaşlarıdır. Bu Cephe savaşları, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile karşı tarafta Rus Çarlığının Sovyetlere dönüşümünün bağlamını ve derin izlerini taşır. Savaşlar her ne kadar 17'de sonlanmışsa da, fiili olarak 1921 Moskova anlaşması ile iki ülke bugünkü sınırları içerisine dönmüş ve tarihin bu faslı barışı düzenleyen hükümleriyle son bulmuştur.  Yerine oturmaz ama bu savaşı tam bir Rus yengisi saymazsak, artık ikisi de tarih olmuş devlet, aralarında ettikleri savaşlarda neredeyse berabere kalmışlardır.

Ta ki 25 Kasım 2015'e değin…

RTE, Putin’in karizmasına derin bir çizik atmış, “beğenmeyen ikna olmasın kabilinden”, falan, filan bahane angajman nedenleriyle, tereddüt etmeyip, Rus uçağını tepetaklak etmiştir. Karşılaştığımız, vaziyete bakılırsa ve hani dünyanın ahvali gözetilmese ve biraz daha kaşınmaya devam edilse, ertesi günü, III Dünya Savaşını patlatacak denli ağır bir siyasi tablodur. Şimdilik de işin biraz yatışması beklenmekte,  Rusların hiddeti, tarihteki beraberliğe rahmet okutacak cinsten şiddetli ve ağır söylemlerle devam etmektedir.  

Yine memleket ve ahali olarak biraz hayretlerimizin şaştığı yeni bir aralıktan geçmekteyiz. Durup dururken Ruslarla bu it dalaşına neden girildiğini tam da anlayanı yoktur. Ne ki, IŞİD petrolüne ilişkin Rusların öne sürdüğü iddialara bakılırsa ve her ne kadar birbirine pusuya yatmış ülke siyasetçileri tarafından şimdilik kabul edilmez gibi görülse de, işin içinde iş olduğu ve bunca dünyalık işlerle ilgili fütursuzlukların ancak böyle tavan yapabileceği anlaşılmaktadır…

Kara kış kapıyı çalmaktadır. Soğuk, Doğu bölgelerinden Orta Anadolu’ya adım atmıştır. Rusların doğal gaz gibi elindeki büyük kozu şimdilik masaya koymamasına karşın, Başbakana bakılırsa, Türkiye ısınmak için tezek yakma tedbirini almıştır.

Bu arada hükümet mecliste yemin ederken, bir yandan kucağında kendilerinin kendilerine hediye ettiği Rus uçağını bulmuş, diğer yandan Can Dündar-Erdem Gül’ü, IŞİD’e yapılan yardımları açık etti diye casusluktan kodese koymuş ve barış dedi diye muhtemelen “Beyaz Torosluların” herhangi bir versiyonundan olan bir tetikçiye katlettirilen Tahir Elçi’nin cenazesiyle buluşmuştur…

En basit akılla izah edilemeyecek bir sürecin içinde yuvarlanılmaktadır…

Olanı biteni restorasyon işine bağlayıp, bu zordan kurtulmak ve düzen tutturulmasını kenardan seyretmek kabildir.

Oysa önümüzde bekleyen, yani kendini memleketin emekçi, laik-cumhuriyetçi, yurtsever ve ilerici sol kesimi diye ilan edenler bakımından toplumsallaşmanın en büyük fırsatı ve mücadelenin şah damarı kabul edilebilecek yeni bir sürece girilmiştir…

Bu da harcanacak olursa ve acaba başka ne beklenecektir?

Dündar-Gül Silivri’de kelepçelenmiş vaziyettedir. Anlaşılan henüz Balyoz süreci bitmemiştir… Orta Doğu; memleketin geleceği bakımından artık kendi Vietnam’ımız olmuş vaziyettedir. Dünyada ve özellikle bölgemizde neredeyse selam verilebilecek bir ülke kalmamış gibidir. Geldiğimiz nokta, sınırlarımız etrafında sıfır komşuluk düzeyidir. Ekonomik sıkışma arttıkça, rejimin otoriterleşmesinde ve tek adam dayatmasında sınırsız bir mutlaklaştırma yaşanmaktadır.

Yani ve kısacası bir şeyler yapmak ve gidişata toplumsal esenlik ve refaha kapı açacak yeni bir ışık çakmak gerekmektedir…

Bu bir asgari program etrafında bir araya gelecek bir süreci gerektirmektedir. Ya da diğer adıyla, Haziran Direnişine mecburiyet ve büyük halk hareketini yeniden ete-kemiğe büründürmektir.

Oysa eleştirilere bakılırsa Kürt işinde yanlış edilmiş ve seçim diye kuyruğa takılarak fırsatlar heba edilmiştir Yani artık ruhuna Fatiha okunan bir Haziran’dan bahsedilmektedir. Kürtlerin, AB’ci-Amerikancı-PKK’cı ve milliyetçi çıkarcı bir menzilde güvenilmez bir özne olduğuna dair kayıtlar paylaşılmaktadır.

Ulusalcıların sola yakın duranlarının RTE ile ittifak ettiğine ve buradan bazılarının çıkardıkları millicilikle artık onun yanında yol aldıkları hükmüne mutlak olarak varılmıştır… MHP milliyetçisi kesimin ise zaten AKP stepnesi edildiğine dair hiçbir şüpheye yer bırakılmamaktadır…

CHP’nin sünepe ve hatta cemaatle oluşturulmuş yeni bir cephe ve onun yüzde yirmi beşlik oy deposu seçmeninin ise, şaşı göz bir küçük burjuva olduğuna ve bu kumaştan bir esvap çıkmayacağına bir kez daha karar verilmiştir.

İşe sınıf cephesiyle bakıldığında, sayılan bütün öznelerin içinde pekala emekçi halk sınıfları olanlarının çoğunlukta olduğu kabul edilebilecek iken ya da gerekirken, buna karşın, hangi işçi-nerede (?) beğenmezliği tavan yapmış vaziyettedir…

Uzun lafın kısası ortada tam bir “ört ki ölem” havası hüküm sürmektedir…

Yani yapılan edilen eleştirilerin içinde, doğruya denk düşecek olanlar elbette yadsınamazdır. Ne ki eldeki malzeme bu kadardır. Türkiye’de ilerici, halkçı ve toplumsal kurtuluşa kapı açmış bir devrim olacaksa, bunun kadroları ve gövdesi aydan gelmeyecek, eldeki bu kumaştan çıkacaktır…

Burun kıvırmadan oturup düşünmek ve Haziranın kendisi demek olan bu gövdeyi yeniden hareket etmeye yönlendirmek ve bunu geniş bir cephe içinde hem örgütlemek ve hem de becermek gerekmektedir. Yoksa yakın bir vadede bu fırsat da bir defa daha heba edilecektir…

Çok genel yazıldığı düşünülebilir. Doğruysa da, ayrıntıyı görüşmek ve imece etmek için önce bu genelde anlaşmak gerekir…

nuriabaci@gmail.com