Portre: Sanatta 'başarı' ve kuşku



19-08-2017 08:25


Kaya Özkaracalar

Bu haftanın en dikkate değer filmi, iki yıl kadar önce Pera Müzesi’nde düzenlenmiş bir sergi üzerinden Istanbullu sanatseverlerin çalışmalarını yakından tanıma olanağı bulmuş olduğu dünyaca ünlü heykeltraş ve ressam Alberto Giacometti’nin (1901-1966) yaşamından kısa bir kesit sunan Portre (Final Portrait). Dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nde yapmış olan Portre Türkiye’de izleyici karşısına ilk olarak bu yılki İstanbul Film Festivali’nde çıkmıştı; ABD’de henüz gösterime girmemiş olan bu Britanya yapımı, ülkemizde dün Başka Sinema zinciri üzerinden sınırlı ölçekte vizyona girebildi.

Amerikalı yazar James Lord’un Paris’te Giacometti’ye iki hafta kadar modellik yaptığı günlere dair anılarını kaleme aldığı A Giacometti Portrait’in (1965) uyarlaması olan Portre, (usta oyuncu Geoffrey Rush’ın büyük bir başarıyla canlandırdığı) Giacometti’nin Lord’a portresini yapmayı önermesiyle açılıyor. Giacometti bunun için Lord’un “birkaç saat” modellik yapmasının yeterli olacağını söylüyor en başta. Lord’un Giacometti’nin Paris’teki stüdyosunda tahta bir sandalyeye oturarak modelliğe başlamasının üzerinden çok geçmeden Giacometti bu vadeyi “bir-iki güne” çıkarıyor, derken portrenin biteceği vade ‘çıkmaz ayın son Çarşamba’sı’ misali iyice belirsizleşiyor ve Lord kendini Paris’ten ayrılışını sürekli ertelerken buluyor. Sürecin Lord açısından alarm verici oluşu ise Giacometti’nin bir müddet sonra çalışmalarının en başlarındaki mesafe kat edememe aşamasını atlatıp portrenin tam nihayete yaklaşır gibi görünmeye başladığı noktada o ana kadarki çalışmasının büyük bölümünün üzerini beyaza boyayıp neredeyse en baştan tekrar başlama döngüsüne girmesiyle yaşanıyor; Giacometti’nin süreç boyunca hep “birkaç gün yeter” minvalindeki beyanlarına karşın pratikte son noktayı koy(a)mama tavrının emaresini aslında en başta Lord’la bir sohbet esnasında “bir portre hiçbir zaman tamamlanamaz” ifadesiyle göstermiş olduğu, o sözünün salt teorik bir soyutlama olmadığı hissediliyor. Usta sanatçı ve Amerikalı yazar arasındaki bir başka diyalog ise Giacometti’nin sanatsal üretime dair, daha doğrusu sanatsal üretimin içine düşebileceği tuzağa karşı pozisyonunu daha net ortaya koyuyor: Çalışmalarının ürünlerinden bir türlü memnun olmayan Giacometti’nin her geçen yıl kendisine olan güveninin azaldığını söylemesi üzerine Lord her geçen yıl çalışmalarının daha yüksek fiyatlara alıcı bulduğunu anımsattığında (nitekim filmin bir sahnesinde Giacometti’ye bir sergideki satışlar sonucu tomarla para teslim edildiğini görüyoruz) emektar sanatçı şu karşılığı veriyor: “Kuşku için başarıdan daha büyük bir üreme alanı olabilir mi?”

Giacometti’nin ortaya çıkarmakta olduğu üründen tatmin olamayıp bir türlü son noktayı koy(a)mamasının takıntılı bir mükemmeliyetçilikle ilgisi yok, ya da en azından mükemmeliyetçiliğe indirgenemeyecek bir tavır bu. Giacometti, sanat çevrelerinde başarılı addedildikçe kendinden kuşku duymaya başlıyor ya da kendinden duyduğu kuşku perçinleniyor, artıyor. Sanatçının, çalışmasına son noktayı koy(a)mama tavrının arkasında aslında başkaları tarafından başarılı addedilmenin kendisine dair kendi değerlendirmelerini ön belirlemesi ihtimaline karşı bağışıklık kazanma kaygısı yatıyor. Kültürel-sanatsal faaliyetlerini ne yaparsam, nasıl yaparsam ödül alırım, çok satarım saikiyle planlayıp öyle yürütenlerin el üstünde tutulduğu, örnek alınmaya çalışıldığı günümüzde mumla aradığımız bir tavır bu.