Politik Alan - VII



08-10-2017 00:29


Ercan Gündoğan

Politik alanın tanımı ve sorunları konusunda az da olsa yol aldık. Şimdi, Marks'ın Kapital'in ilk cümlesi olarak yazdığını politika ve politik alan için yazalım: Politik alana bakıldığında neler görürüz? Devleti, parçalar halinde, politik partileri, ideolojilerin söylem biçimlerini, profesyonel politikacıları, sivil toplum örgütlerini. Bizde bir de, bol bol, liderleri görürüz. Tüm bunları görürken, medya denilen, araç, ortam dolayımıyla görürüz. Bu nedenle, medya da, politikanın has öğelerindendir. 

Marks'ın kapitalist ekonomi derken, piyasada metaları, meta yığınlarını görürüz diye başladığı cümlenin ardından bütün olarak Kapital'in geldiğini biliyoruz: Uzun ve derin, devrimci ve devrim için, bir sermaye çözümlemesi. Politikada da, diğer toplumsal alanlarda da, benzer başlangış gereklidir diye düşünüyoruz. 

Devlet, hem Marks'da hem Weber'de zor gücünün, silahların, merkezileşmesi, merkezin tekeli altına alınması olarak tanımlanır. Yararlı bir tanımdır ama, tanımın özellikle kapitalist devletin, ulus-devletin oluşumunu ve onun feodal dönemin üzerine yükselmesini dikkate aldığı açıktır. Ama, feodal dönemde merkezileşmiş silah tekelinin olmaması, feodal devletin olmadığı anlamına hiç gelmez. Devlet, silahlı güçlerin merkezileşmesi, diğer deyişle, merkezi sürekli ordunun kurulmasına ille de bağlı ve bağımlı değildir. Bizim tanımıza göre, devlet, belli bir cografi alanda kurulan egemen siyasal iktidardır. Feodal devlet de vardır, ama, bu devlet, feodal mülk ve yetkilere ayrılmış olarak bulunur. Bu devlet ancak kendine yeterli bir ekonomiyi çevirebilecek bir tarımsal ekonomiye dayandığı için, ekonomi-politika ayrımına gerek duymaz. Lord, ya da ağa diyelim, hem ekonomik hem de politik güce, hatta hukuki güce de, sahiptir. İdeoloji üretimi ise, bilindiği üzere, kilisenin ve 11.yüzyıldan sonra gelişecek üniversietelerin işlevidir. 

Çok uzağa gitmeyelim. Bu günün devleti neredeyse her türlü toplumsal işleve sahip, yaşamın her alanına sızmış, ister ağ, ister ahtapot diyelim, dallı budaklı, kemikli ve kaslı, sinirli ve düşünceli bir yaratık gibidir. Mahalennin muhtarıyla bekçisi, sağlık ocağının doktoru, bakkalı denetleyen vergi memurundan, alt yapı tamirinden sorumlu kamu işçisine, kamu ilkokulunda ders veren öğretmeninden başlayarak, en tepede develt başkanına kadar bir yaygınlığa, genelliğe, etkinliğe sahiptir. Devlet yatırım yaptığı alanlarda, doğrudan işlettiği şirketlerde de vardır. Ancak, devletin tam ve doğrudan yeralmadığı alanlar da bulunmaktadır. Örneğin aile içine doğrudan giremez. Daha önemlisi, özel sermaye işletmesine de. Bu tür alamlarda, devlet sadece düzenleyici, destekçi, müdahale edici işlevde bulunur. İşte devletten görece ve kısmen özgür ve uzak kalınan alanlar bu kadardır. Bu alanlara devletin yetkisini fazla uzatmaması ya da uzatamaması nedeniyle, devletle aile, devletle piyasa, diğer deyişle, politikayla ekonomi alanları arasında hem yetki, hem de işlev farklılaşması bulunur. 

Devletin doğrudan ya da bütünüyle sızamadığı ya da sızma gereksinimi duymadığı alanlardan biri de, elbette, özel, bireysel alanlardır. Faşist bir devlet sözkonusu değilse, devlet kiminle evleneceğimize, hangi romanı, gazeteyi okuyacağımıza, hangi televizyon kanalını izleyeceğimize müdahele etmez, edemez. Elbette, izleğimiz televizyon kanalının kendisine müdahele edebilir. 

Devlet güçlüdür güçlü olmasına da, muhalefet ve muhalifler hep vardır. Sistemin tümüne ya da bir kısmına muhalefet, malum, devrimci ya da reformist olabilir. Muhalefet genelleşmiş olabilir ya da yerel düzeyde gelişip hemen sönebilir. Her ne olursa olsun, iktidarın geliştiği her yerde, iktidar karşıtı bir güç her zaman gelişir. Nedeni, diyalektiktir: Çünkü iktidar, iktidarsızlaştırarak kendini oluşturur. İktidarsızlaşan da, iktidarı yabancı bir unsur olarak görür, benimsemez. 

Devlet iktidarı kimleri iktidarsızlaştırarak oluşmuş ve nerede egemenliğini kurmuştur? Devlet iktidarı, devletli güçleri ve dışındakileri, sırasıyla devletin ideolojisini ve genel olarak muhalif ideolojileri bize gösterir. Ve her ideoloji, bir düşünme ve ifade biçimi, bir seslenme biçimi olarak, belli kesimlere ve onların sorun ve iddialarına atıf yapar. İdeoloji,  en geniş anlamıyla bir “parti” halinde örgütlenir de. Devletin egemenleri için, merkezi olarak yoğunlaşmış büyük bir "parti" olduğunu da söyleyebiliriz. Diğer durumlarda “parti”, bir kulüp de olabilir, günümüz anlamıyla siyasi parti de. Ya da, sivi toplum içinde, bir tarikat olarak da. Bu ideoloji, bir aydın ideolojisi olarak da gelişip örgütlenebilir. Her ideoloji, kendi özelliklerine, iddiasına ve daha önemlisi sahibine göre kendini ifade eder, örgütler. Aydınların “partisi” genelde kültür üretimiyle ilgili örgüt ve kurumlardır. Dinsel ideolojiler, kilise, cami, tarikat biçiminde varolurlar. 

Kendi ideolojini belli ve tekil partiler dışında, bizzat işletmelerde, geniş olarak piyasada ve en gelişmiş ve ileri haliyle devlet biçiminde üreten toplumsal kesimse, kapitalist sınıftır. Bu sınıfın kapitalist devlet oluştuktan sonra onu ele geçiren bir sınıf olarak görülmesi yanlıştır. Bu sınıf, bu devletle birlikte, bu devlet aracılığıyla, bizzat bu devlet olarak, gelişmiştir. Eş zamanlı bir süreçten bahsediyoruz. Sınıfın gelişimiyle devletin gelişimi eş zamanlı, karşılıklı ve çoğu zaman uyumlu biçimde gerçekleşmiştir. Devletin bu sınıfla arasına ne kadar mesafe koyacağı, söz konusu ülkede sermaye birikiminin özel tarihiyle ilgilidir. Birikime devlet katkısı, doğrudan desteği fazlaysa, devlet ve yöneticileri (bürokrasi-profesyonel politikacılar), bir özerklik elde edebilecektir. Tersi durumda, yani, devletin ve sınıfın oluşumu ve hakim hale gelme sürecinde, devleti finanse eden özellikle sermaye sınıfı ise, devlet, zorunlu ve özel işlevleri ve kadrosu nedeniyle özerkliğini kısmen sürdürse de, esas patron, kapitalistlerdir. Burada, kapitalist sınıfın devlete göre, devletten, daha fazla özerk olduğu söylenebilir. 

Marks Kapital'de, sermaye birikiminde devlet borçlanmasının önemine dikkat çeker. Sanıldığı gibi, sermaye sadece kendi olanaklarıyla birikip güçlenmez. Sınıfla devletin güçlenmesi eş zamanlı ve simbiyotik bir süreçdir. 

Politik alanın en önemli öğesi olarak devlet yaygınlaşmış ve merkezileşmiş bir iktidar tekeli olmakla birlikte, doğası ve işlevlerinden kaynaklanan sınırlılıklara da sahiptir. Hiçbir zaman, piyasaya ve aileye, tümüyle sızıp düzenleme yapmak bir yana, bu iki alana doğrudan temas bile edemez. Toplumun bütünü düşünüldüğünde, devlet daha da sınırlı bir güçtür Kendi iktidarının oluşumu ve devamı açısından, devletin toplumla esas bağlantı ve temas alanlarını siyasal partiler ve sivil toplum sağlar. Siyasal partiler ve onların yetkisinde bulunan seçme ve seçilme süreci olmazsa, devletin toplumla "siyasal bağlantısı" ancak aristokrasi ve bazı zengin kesimlerin katılımıyla, sınırlı oranda olur. Kitle olarak toplum, ancak, partiler yoluyla ve temsili olarak devlete katılır. Sivil toplum ise, devlete katılım işlevinden çok, devletin uzantısı, devletin bir ön biçimi olarak görev görür. Sivil toplum, devletin yetersiz ya da gereksiz olduğu, daha önemlisi, devletin kendi başına bıraktığı ve politik temsil özelliği taşımayan kamusal ama politik olmayan örgütlerden oluşur. Mevcut ve yaygın anlayış, devletin sivil toplumla ilişkisinde, devlet- sivil toplum ayrımı olduğunu, sivil toplumun da sivil toplum örgütlerinden ibaret olduğunu söylüyor. Bu anlamda, sivil toplum, devletin parçası olmayan örgütlü toplum kesimleri anlamına geliyor. Örneğin, muhtar devletin parçasıyken, mahalle örgütleri sivil toplum alanına giriyor. Şirketlerse, mevcut anlayışa göre, sivil toplum içinde değil, ekonomi alanında bulunuyor. Bu düşünceler ve gözlemler, devletin dışında ve ona karşı kulanılabilecek bir alan olduğunu söyleyerek, yeni bir ideoloji, örgütlenme ve mücadele alanı da önermiş oluyorlar. "Sivil toplumculuk" diyebileceğimiz bu düşünce, her şeyden önce, kapitalist sınıfın, burjuva toplumunun ve kapitalist devletin eş zamanlı oluşumunu, birbirleriyle simbiyotik ilişki içinde olduğunu göz ardı etmenin yanında, sivil toplumu devlet dışında örgütlü tüm toplum kesimleriyle eşitlemekte ve, toplumun burjuva karakterini gözardı etmektedir. Toplum burjuva toplumu olarak, burjuva olmayan öğeleri ve muhalefeti de kapsar. Bu öğeler de, bizzat burjuva olmayan sınıf ve kesimlerdir. Diğer deyişle, burjuva sivil toplumu, dar ve teknik anlamda, burjuvazinin kurduğu sivil örgütlenmedir. Oysa, burjuva toplum içinde burjuva olmayan ve çoğunluk olan sınıf kesimler de bulunmaktadır. Denilecektir ki, burjuva sivil toplum örgütlerinde sadece burjuvalar bulunmaz. Doğrudur, saçünkü dece burjuvazi değil, küçük burjuvazi de yaygın olarak bulunur. Ancak kentlerdeki örgütler, ticaret ve meslek odaları, tüketici dernekleri, cemiyetler, vakıflar, kooperatifler, ezici çoğunlukla, işçi örgütleri değildir. Bilindiği üzere, işçi ve emekçi kesimler büyük çoğunlukla o da örgütlü oldukları ölçüde, sendikalar, bazı kooperatifler, hemşehri örgütleri ve dini sivil örgütlerde örgütlü durumdadırlar. Sivil toplum hala, örgütleri açısından, burjuva sivil toplum özelliğini korur. Doğaldır, sivil toplum Avrupa keökeninde de, kentlerde, burjuva komünleri ve örgütleri biçiminde gelişmeye başlamıştır. Bu nedenle de, merkezi ulusal monarşlerin gelişiminde "devlete", "merkeze" karşı bir muhalefet içeriği ve aracı olmuşlardır. Bildiğimiz kadarıyla, işçi sınıfın yükselmesi ve militanlaşması bu kapsamda olmamıştır.

***
Yazının başında, piyasada gördüğümüz metalar gibi politik alanda da "Devleti, parçalar halinde, politik partileri, ideolojilerin söylem biçimlerini, profesyonel politikacıları, sivil toplum örgütlerini", "Bizde bir de, bol bol, liderleri", "Tüm bunları görürken, medya denilen, araç, ortam dolayımıyla görürüz" demiştik. Bu yazıyı, sadece ve kısaca, siyasal partiler hakkında yazarak bitirmeye çalışalım. 

Siyasi partilerin kökenlerinde sadece "parti" olduklarını söyleyebiliriz. Parti, "kısım", kesim", "parça" anlamında olup, en yaygın düzeyde bile, belli çıkarların örgütlenmesi anlamına gelir. Partilerin siyasal parti olarak gelişmeleri, parlamentoların, daha sonra da temsili demokrasinin gelişimyle oldu. Seçme ve seçilme hakkı sınırlı olduğunda, parlaemento içi gruplaşmalar parti gibi hareket ederler. Söz konusu hakkın yaygınlaşmasıyla birlikte, çıkarların örgütlenmesi ve temsili için siyasal partiler gelişmiştir. Başlangıçta parlemento içi zümre partileri, gruplaşmaları varken, süreç kitle partilerinin oluşumuna doğru ilerlemiştir. Kitle partisi olmaktan çok, dar ideoloji partileri de elbette gelişti. Burada bizi ilgilendiren gözlem, partilerin oluşumu ve evriminde, seçim sistemlerinin büyük rol oynadığıdır. Partilerin ideolojisi, söylemi, büyüklüğü, başarı ya da başarısızlığı büyük ölçüde seçim sistemi tarafından belirlenmektedir. Burada en önemli müdahale ve mücadele alanı, seçim sistemidir. Partiler seçim sisteminin verdiği olanaklara göre büyüyüp gelişebilir. Seçim sistemi, temsili demokrasinin kime açık, kime kapalı olduğunu göstererek, seçmeni yönlendirir. Seçim sistemi ve onun uzantısı olan partiler yasası, hangi sınıf ve kesim çıkarlarının devlet içinde temsil edilebileceğini gösterir. Kapitalist çıkarların devlet içinde temsilinin yapısal olarak gerçekleşmesinin ve kapitalistlerin devleti yapısal olarak denetimlerinde tutmalarının önemli araçlarından biri de budur. Seçim sisteminin devlet ve sınıf çıkarları tehdit edildiğinde hemen değiştirlebileceğini biliyoruz. Sistem seçim sonuçlarının ne olacağını değil, seçim oyununun nasıl ve kimler tarafından oynanabileceğini önceden tayin eder. Zaten bu da yeterlidir. Hatta, sonunçlarla ilgili kesin bilinmezlik, sistemin esnekliğini, değişitirilebilir olduğunu, farklı partilere açık olduğunu gösterir. 

Devletten sonra burjuva sivil toplumdan ve siyasal partilerden kısaca bahsettik. Başta belirtilen diğer konular diğer yazıların konusudur.