Politik alan - II



28-05-2017 09:57


Ercan Gündoğan

Politik alanı ilk yazımızda politikleşmiş olanın bütünlüğü olarak tanımlamıştık. Politikleşmeyen her ne ise, bu alanın dışındadır. İyi ama, neyin politikleştiğini, politikleşebileceğini belirtmemiştik. Bu konuyu açıklamak için, kelimenin kökenine kısaca değinelim ve konuya girmeye çalışalım: Polis kent demekti, politika da kentin yönetimiyle ilgili her şeyi ifade ediyordu. Antik Yunan'da kentler, kent-devletiydi, ama bu günün pek çok kasabasından bile küçüktürler. Politika, sayısı sınırlı yurttaşların adeta günlük uğraşıydı. Öyle ki, günün çoğunu yurttaşlar politika yapmakla geçiyordu. Tüm kamu görevleri için seçim yapılıyor ve tüm görevler, sık yapılan doğrudan seçimlerle el değiştiriyordu. Politikanın yurttaşların temel uğraşlarından biri olması, felsefeyi de en önemli “gereksinim”lerden biri yapmıştır. Felsefe, politika için gerekliydi. Konuşmak, tartışmak, iddia etmek, kanıtlamak için. Bu nedenle, Yunanlılar politika ve felsefe yanında, diyalektiği de keşefetmişlerdir. Sokrates ve öğrencisi Plato ilk diyalektikçilerdir. Ama bu politik dünyanın çökmeye başladığı dönemde yaşamaları, politikadan onları uzaklaştırmıştır da.

Oradan buraya gelelim. Ne kentlerimiz o kadar küçük, ne de devlet halindedir. Belki sadece belediye olan kentler, yerel devlet benzeri özellikler gösterirler. O da kısmen. Çünkü, her dönemin hakim develet biçimi farklı, ve yaklaşık dört, beş yüz yıldır, hakim devlet “ulus-devlet”tir. Diğer devletimsi yapılar, bu devletin yerel, alt parçaları olup, devlet özelliğine yerellik derecesine göre taşırlar. Eğer, “ulus-devlet” öncesinde güçlü ve özerk burjuva komünlerine (belediyelerine) sahipseniz ancak bu tarihi temel nedeniyle devlete çok benzeyen belediyelere sahip olabiliyorsunuz. Maalesef bu özellik sadece Avrupa'nın batısı ile (ilk kapitalistleşen bölgeler) ve burjuva kolonileri geçmişine sahip genç ABD'de görülebiliyor. Bizde belediyeler, su, lağım, imar işleri, otobüs işletmeciliği, emlak vergisi toplama, ruhsat verme düzeyinin sadece biraz ilerisine daha yeni yeni gelmeye başlamıştır.

Örnek olarak kent devleti, ulus-devlet ya da belediye olsun, politika alanının çerçevesini belirlerken, konunun, hangi ölçekte olursa olsun, bir “yönetim” sorunu da olduğu anlaşılıyor. Kim yönetecek, kimler yönetilecek, ve yöneten hangi aygıtla yönetecek? Küçük bir mekansal ölçekte ve doğrudan mı, yoksa, büyük ölçekte kaçınılmaz biçimde, temsili olarak mı?

Sanıyoruz, nelerin “politikleşebileceği”, ya da “politikleştirilebileceği” sorusunu açıklamaya başladık : Yönetim ve bu nedenle de, kamusal işler sorunu, kamusal karar alma sorunu. Antik Yunan 'dan bahsetmemiz ise, bize, politikanın mekansal ölçeğe, nüfusun büyüklüğüne de bağımlı olduğunu gösterir. Doğrudan demokrasi, tarihi açıdan, sadece küçük ölçek değil, çoğu zaman ve yerde, politika yapabilen kitlenin sayıca az olmasını da gerektiriyor. Sayıca az bir kitle ve yüz yüze ilişkiler zorunludur. Bu durum ise, artık köylerde bile geçerli olmaktan çıktı. Çünkü örneğin Türkiye'de köy muhtarı bile temsili durumdadır. Nedeni, köyün büyük devletin küçük uzantısı olması. Köy muhtarı, aslında köyde devleti de temsil ediyor. Bu nedenle, politikanın değil, doğrudan “idare”nin bir parçasıdır.

Büyük bir nüfus ve mekanda, temsili demokrasiden doğrudan demokrasiye geçmek, ancak ve ancak, en azından şimdilik, sadece “şura” ya da “sovyetlerin”, ya da “konseyler” diyelim, alttan yukarıya doğru örgütlenmesi biçiminde olanaklı olabiliyor. Bunun bazı ilk örneklerine, savaş ve yeni devlet kurma süreçlerinde, en güzeli de, devrimci süreçlerde yaşanabiliyor. Ancak, burada bile, yönetim sorunu denilen, çetrefil sorunu çözemiyoruz, çözemedik de. Tartışılabilir ama, Sovyeler Birliği bile, Ekim Devrimi'nden sonra, “sovyet” örgütlenmesini, tıpkı sendikalar gibi, parti-devlet bütünleşmesi biçiminde işlevsiz hale getirmiştir. Elbette, “sosyalizm zaten devlet biçimini aldı, bu eski örgütlenmelere gerek kalmadı” denilebilir. Politikanın gerçekten işçi sınıfı ve müttefikleri için toplumsallaştığı, devletin zaten işçi devleti olduğu da eklenebilir. Hatta, Stalin'in dediği gibi, bu devletin, “proletarya” ve “diktatörlüğü” için, diğer devlet modellerinden daha da güçlü olmak zorunda olduğu, gittikçe daha da güçlenmesi gerektiği de söylenebilir. Ancak, “yönetim” sorunu, politikanın esas sorunlarından biri olarak, yine de karşımızdadır. İşçi devleti, kuramsal olarak her yurttaşın işçi olduğu bir toplumu yönetirken bile.Elbette, burada şu soru da sorulabilir: Sovyet devleti, “toplumu” mu, yoksa bu toplumun “kamusal işlerini”, Saint Simon'u gönderme yaparak söyleyelim, “şeyleri” mi yönetmeye çalışıyordu, önemli bir ayrım olduğunu düşünüyoruz.

Yönetim sorunu, sosyalistler için, “yöneten-yönetilen” ayrımının geçersiz hale gelmesi gibi temel sosyalist amaç nedeniyle önemlidir. Sosyalizme yöneten-yönetilen değişimi olmalı, bunun yanında, yukarıda ima ettiğimiz üzere (Saint Simon), insanların yönetimi yerine, “şeylerin” yönetimi gelmelidir. Ancak, antik Yunan doğrudan demokrasisinde bile, yöneten-yönetilen değişimi, “şeylerin” yönetimi için de yapılıyordu. Bu sorunun çözümü aşağıda belirtmeye çalışacağımız gibi, Marks'ın tespitleriyle ancak çözüme kavuşabilir. Üretimle-bölüşümün aynı anda gerçekleşen paralel süreçler olduğu gerçeğini kavradığımızda.

Yöneten-yönetilen ayrımının geçersizleşmesi için, ne köleci antik Yunan'ın kısa sürmüş ve dışlayıcı olan “erken” burjuva deneyimini, ne de, sadece, geçici ve özel bir tarihsel dönemin eseri olan ve sonradan da işlevsiz hale gelen, “şura” ya da “sovyet”modelini olduğu gibi, eleştirmeden alabiliyoruz..Ne de, Yugoslavya'nın bir örneğini verdiği ve başarısız olan “öz yönetim” modelini. .

Yönetim sorunu, bizim için esas olarak, “yöneten-yönetilen” sorunu olduğu için, konu sadece model sorunu değil, öncelikle “sınıf” sorunudur. Anlaşılacağı üzere, bu sorun, ekonomik alanın “kapitalist-işçi” sorunun, politik alandaki karşılığıdır. Sorunun çözümü, ki “yöneten-yönetilen” olarak tanımladık, ekonomik alanın, olanaklı olduğu kadar, politik alanın içine çekilmesi, ya da tersi, ekonomik alanın tümüyle politik alan içine alınmasıyla olanaklıdır. Sosyalist olmayanlar için, bu öneri sadece müdahaleci liberalizm, refahçı liberalizm, hatta sosyal-demokrasi anlamına gelebilir. Ancak, sosyalistlerin düşündüğü, sadece devletle ekonomin iç içe geçmesi türünden bir ilişki değildir.

Sosyalistler, Marks ve Lenin'den sonra, çok ama çok fazla, “bölüşüm” alanına yoğunlaşmış, politikayı bu bölüşüm sorunları ve devletin ilgili politikalarına hapsetmişlerdir. Bilinen ama tümüyle kavranmadığını düşündüğümüz bir gerçeği Marks'ı anımsayarak anımsatalım: Bölüşüm ilişkileri üretim sürecinde belirlenmektedir. Üretim ve bölüşüm aslında eş zamanlı gerçekleşen iki “paralel” süreçtir. Marks Kapital'de aslında politik cephane üretmektedir. Tesadüf değil, Kapital'de, Marks önceki çalışmaları içinde, Engels'le birlikte yazdığı, özellikle Komünist Manifesto'ya atıf yapmaktadır. En “bilimsel” ve en fazla “ekonomik” kitap, en “politik” kitaba gönderme yapmaktadır.

Yönetim sorunu diye başladık, ama Marks'ın Kapital'ine, ilk başta metalar yığını olarak görünen kapitalizme bağladık konuyu. Şunu demek istedik, kısaca yazalım: Yönetim sorunu, sadece devlet ve benzeri aygıtların değil, ekonomik alanın yönetim sorununu da ele almalı, politikleşmenin bir aracı olarak, “ekonomikleşme”lidir de. (Okuyucu, “fabrika konseyleri-sovyetleri-şuraları, türünden” iş yerlerinin “öz yönetimi”nden mi bahsediliyor acaba diye soracaktır).

Temsili demokrasinin karşısına öz yönetimi, şuraları (sovyetleri, konseyleri), ya da, doğrudan demokrasiyi koyalım. Ya da, devletin merkezinden vazgeçip, “katılımcı” yerel devlet ve belediye aygıtlarını.

Bu konu, sanıldığı gibi sadece sosyalist devrim sürecine giren toplumların değil, sosyalizm öncesi toplumlarında sorunudur ve çalışma yaşamının, özel olarak üretim sürecinin, bir bütün olarak, yönetim sorunu haline getirilmesini gerektirir. Elbette kapitalist özel mülkiyet, çalışma yerlerinin çalışanlarca yönetimine hiç bir biçimde izin vermez. Bu konu, sendikaların çalışma yaşamıyla ilgili elde ettikleri yetkileriyle, son sınırlarına ulaşmıştır. Doğaldır, sendikalar sosyalist örgütler olarak ortaya çıkmamıştır. Çözüm, parti-sendika-dernek diyebileceğimiz, çok işlevli, çok “alanlı” (ekonomi ve politika ve ideoloji alanlarını kastediyoruz) örgütlenmelere doğru gitmek, üretim ve bölüşüm alanlarını birlikte görerek, çalışma ve yaşam alanları sorunları birlikte ele alabilmekte yatmaktadır.

Belki şu öneriler üzerinde düşünerek başlayabiliriz: Bir “çalışma yerleri” partisi, bir “yurttaşların yönetimi” partisi, bir de “sosyalist ideoloji ve bilim” partisi kurabilmek. Tabi, bu partilere artık parti denilebilir mi, bilemiyoruz. Sanıyoruz başka isimler gerekir. Ancak, tespitimiz, şimdilik ve uzun zamandır, sadece “sosyalist ideoloji ve bilim” partisi halinde bulunduğumuzdur. Ekonomik alanda yokuz, politik alanda da. Çünkü, üstünlüğümüz, farklılığımız, bu iki alanı birleştirebildiğimizde görünür hale gelecektir. Birleştiremediğimiz için, ikisinde de yok denecek kadar azız.

Her yönetilenin sürekli düzenlenen seçimlerle ayrıca yönetici de olabilmesi, tüm kamu görevlerinin yurttaşlara açık olması, diğer değişle, “atanmışlar” kesiminin olmaması, dışlayıcı antik Yunan demokrasinin özelliğiydi. Bu erken demokrasiye “köleci burjuva komünizmi” bile diyebiliriz. Bu düzenin bir benzerini Orta Çağ sonuna doğru, “burjuva komünleri” biçiminde de kurmuşlardır. Ancak, ulus devletin içinde eriyip, güçlü ve özerk belediye halinde bu güne geldiler. Bizde bu tarih bulunmuyor. Bu alandan bir yerlere gitmek zordur.

Bizde yönetim sorunu, ya emperyal düzeyde, ya da bürokratik ulus devlet biçiminde çözüldü. İlginç olansa, bizim için olumludur, ekonomiyle politikanın, işlevsel olarak tam olarak ayrışmamış olmasıdır. Biz de, bir de, politika ile idare de iç içe oldu. Tarih bize, güzel ayrıcalıklar sunmuştur. Ekonomi değil, politika değil, “ekonomi politik olmak”, politik değil, ideolojik değil, “politik ideolojik” olmak, olanaklı olduğu kadar birleştirmek ve bütünlüğe yaklaşmak.

**
Devam edeceğiz.