'Önce ciddi bir savaşa girin…'



24-04-2018 00:01


Metin Çulhaoğlu

Ne olursa olsun, her durumda ve koşulda sosyalizmi düşünmek, gündemlere oradan bakmak sosyalistler açısından doğru bir ilkedir.

Ancak, bu ilke benimsendiğinde bile farklı yaklaşımlar olabiliyor. İlkeyi benimsediklerinden kuşku duyulmayacak sosyalistler arasında iki farklı yaklaşımın öne çıktığı görülüyor. Bu yaklaşımlardan ilkinde sosyalizm, yaşanan maddi süreçlerin dışında, ayrı bir yerde durur. O gösterilir, ona işaret edilir, gerçek çözümün orada olduğu söylenir…

İkinci yaklaşımda ise sosyalizm, yaşanan süreçlerin birbirini izleyen her evresinde bu süreçlerden, barındırdığı çelişkilerden, dinamiklerden ve beliren yeni durumlardan çıkarılır. İlk yaklaşımda sosyalizm bir kütüphanedeki referans kitabı gibiyken, ikincisinde aynı kütüphanedeki her kitabın bir yerinde, bir bölümünde, sayfasındadır.

Kendi açımızdan, bu yaklaşımlardan ikincisinin daha doğru olduğunu düşünüyoruz. Elbette, içerdiği riskleri de kabul ederek…

Birinci yaklaşıma özgü sosyalizm anlayışında, gündeme gelen kritik konularda “referans kitaba” işaret etme dışında somut bir şey söyleyememe, genel geçer şeyler dışında öneride bulunamama gibi sorunlar vardır. Buna karşılık ikinci yaklaşım, maddi süreçlerin anaforu içinde insanları oraya buraya savurma, “referans kitaptan” uzaklara sürükleme gibi riskleri beraberinde getirir.

Peki, durum buysa ne yapılması gerekir?

İkinci yaklaşımı benimsiyorsak, en iyisi Napolyon’a atfedilen, Lenin’in de tekrarladığı bir sözü kılavuz almaktır:  “On s'engage et puis… on voit”. Lenin, “serbest bir çeviriyle” şu anlama geldiğini yazıyor: “Önce ciddi bir savaşa girin, sonra ne oluyor bakın…” (Devrimimiz, N. Sukhanov’un Notları Dolayısıyla, Seçme Eserler III (İngilizce) s.707).

Lenin bunu 1923 yılı başında, sosyalist iktidar sonrasında söylüyor.

Böyle olsa da genel bir geçerlilik taşıdığı rahatlıkla söylenebilir.

***

Konuyu nereye getireceğimiz herhalde belli olmuştur.   

Birinci tur… İkinci tur… Solun ortak adayı… Sosyalistlerin ortak adayı… Kim olursa oy verilebilir, kim olursa verilmez, vb. vb…

Bunların hepsi kuşkusuz önemli başlıklardır; ama hepsine ağır basan, oradan yürünmesi gereken bir başka nokta daha vardır ve önce bu noktada net olunması gerekir.

Bugün sosyalistlerin odaklanması gereken asıl nokta, kaybeden bir AKP ve Erdoğan ile Türkiye’de ne gibi yeni durumların ortaya çıkabileceği ve bu yeni durumların sosyalist mücadele açısından sunabileceği imkânlardır.  Örneğin, başka her şey bir yana, 16 yıl sonra kaybeden bir AKP için düşünülen düzen içi alternatiflerin gerçek yüzünü ortaya koyma imkânlarının ortaya çıkacak olması önemli değil midir?

Kuşkusuz, AKP’nin kaybetmesi durumunda…

Aslında bu bile bir sonraki evrenin işidir. Kaybeden bir Erdoğan’ın “tamam, demek buraya kadarmış” deyip sonuca razı olacağını düşünen herhalde yoktur. Sonuçta, Erdoğan kaybetse bile Türkiye işlerin daha da kızışacağı yeni bir evreye girecektir. Sosyalistler açısından bu evrenin potansiyel imkânları eskisinden daha farklı, pek çok açıdan daha umut verici olacaktır.

Bir kez daha, başka her şey bir yana, bir tarafın “yenilmez olduğu” algısı büyük yara alacağı için…

***

İşin içinde bir de “vicdan meselesi” vardır.

Bu mesele, “yeter ki AKP ve Erdoğan kazanamasın” dendiği noktada devreye girer. Öyle isimler gündeme gelir ki karşı tarafın kazanamama ihtimalini güçlendirse bile kalkıp oy vermek bizlerin, sosyalistlerin vicdanına sığmaz.

O zaman vermeyiz, olur biter…

Yalnız, vicdanın sesini ayrı, siyasal tutumu ve sonuçları ayrı yere koymak gerekir. Vicdanımızın sesine uymak önemlidir; gereği neyse o yapılır. Ancak, yapılan bu işe siyasal saflaşmaları yeniden belirleyecek, sosyalist mücadelenin geleceği üzerinde önemli etkileri olacak bir önem atfetmek de kendimizi bir dönem için avutmuş olmaktan öte işe yaramaz.

Tekrarlarsak, önce bir savaşa girelim, sonra ne oluyor bakalım…