Ölmüşük de Habarımız Yok ya da Öykü Gazetesi’nin Hikâyeleri



12-08-2017 09:30


B. Sadık Albayrak

Can Yayınları’nca yayınlanan Öykü Gazetesi’nin Mayıs 2017, 8. Sayısında öykü niyetine 20 metin yer alıyor. Yarım gazete boyutunda 16 sayfaya sığdırılmış bu 20 öykünün biri mezarlıkta bitiyor, arkasından gelen mezarlık sahnesiyle başlıyor. Bir başkası, Mezar Kedisi’nin ise bütünü mezarlıkta geçiyor. Sekiz Gözlü Kiştey (Kadire Bozkurt) öyküsünde mezarlık yok ama, metnin bütünü bir mezarlık atmosferi altında, ağaçlar bile ölüyor: “Bir ağacın ölmesi pek acı bir şeymiş, dedi. Hele düşün ki koca ormanı.”1 Sonu ölümle bitenleri de sayarsak en az dörtte biri mezarlıkla ilişkili öykülerden oluşan bir Öykü Gazetesi bu; günlük gazetelerin Üçüncü Sayfa’larıyla yarış ediyor. Gerçeğimiz ölümle dolu olduğu için mi böyle bu? Sonuçta yaşamın açık ya da kapalı dolaylı bir yansıması olan hikâye sanatı, gerçeğimizin bu acı yanına dikkatimizi çekiyor diyebilir miyiz?2

Yirmi hikâyenin ortak özelliklerini ayrıştırmaya çalışırken, bir başka buluşma daha dikkati çekiyor; üçünde fal, büyü, kurşun döktürme sahnesiyle karşılaşıyoruz. Yazarken öykü ya da hikâye diye söz etmem yanıltmasın, bu yirmi metnin içinde bu nitelemeyi hak edecekler iki veya üçü geçmez. Bir paragraflık Ruh Haritası (Özge Lena) başlığını taşıyanı, mağarada “Fokurdayan kazandan yükselen buhurla”, yaratılan “yaşam oyuklarını” resmediyor. Çocukluğumuzdan beri yüzlerce kere karşılaştığımız pespaye bir sahneden, nasıl bir kendine güven ve yaratıcılık duygusuyla bilinmez, bir paragraflık bir “öykü” yazılmış!

Metinlerin ikisi akıl hastasının bilincinden veya ufkundan yazılmış, üçü ise, halüsinasyon aleminde yaşayan insanları anlatıyor. Bir başkası, bir sarhoşun bilinciyle yazılmış bir metinden ibaret. Demek ki, beşte birinden fazlası gerçeklikle doğru ilişki kuramayan bir bilinci, bu bilincin dışından bakacak bir konuma yerleşmeden, bu bilincin ufkuna inerek metinleştiriyor. Yarısı ölüm ve akılsızlık yüklü yirmi metinden oluşan bir Öykü Gazetesi var elimizde.

BAYAĞI HİKÂYENİN EDEBİYAT FELSEFESİ

Geriye ne kalıyor; herhalde çok beğenmişler ki, baş sayfaya koymuşlar, Konteyner Zaafı (İsahag Uygar Eskiciyan), fantastik bir yaratıcılık örneği veriyor, benzin işeyen bir öğretmeni anlatıyor. Biraz dil beğenisi ve mizah duygusu olsa, seksenli yılların başında Oğuz Aral’ın Gırgır’ında mizah hikâyesi olarak yayınlanabilecek bu metin bu haliyle “öykü” kategorisine alınabiliyor ve yayınlanabiliyorsa başlıktaki şaşkınlığımızı dillendirmekten başka çare yok. Bu fantastik metinden bazı cümlelerle, dil beğenisi ve edebi düzeyini daha iyi gösterebileceğimi düşünüyorum: “Bazen sadece fermuarını açması yetiyordu. Gece uyanmaları sırasında ise lastikli ve çizgili pijamasını sıyırması pekâlâ daha hızlı oluyordu.” “Bir öğretmen için hayal edilemeyecek kadar arabasının deposu hep fulldü.” “Tacettin’in ağzı aşağı yukarı bir saat ve bir metre açık kaldı ve bu Arat’ın tokadına kadar sürdü.” “(…) Arat foşur içeriye boşalttı organik benzini.” “Tacettin öğretmen gibi sevindi, zaten öğretmendi.” “Sınıf öğretmeni olduğu için espri seviyesi yerlerdeydi. Tacettin’e tamam anlamında kafa eğdi.” “Gözlerinde dolar işareti belirmedi. Milliyetçiydi ve tuğralı çil çil tam altının resmi geldi irisine yerleşti.” “Bir devlet büyüğü gibi karşılandı. Yüksek temsil buldu.”3 Bu dille ve şartlanmış bakış açısıyla değil öykü yazmak, mahalle kahvesinde fıkra bile anlatamayacak Eskiciyan, Öykü Gazetesi’nin başyazarı olmayı başarıyor. Bayağılıkta sınır tanımayan Eskiciyan, çişli fantezisini edebiyat felsefesi yaparak bitiriyor: “(…) hesaba katmadıkları tek şey: öykünün dünyaya, kelimelerinse insana benzemediğiydi. Aslında işin sonunda evlilik olmasa biraz daha uzaktan seyredecektim onları. Buna onay veremezdim. Üstlerinden onlara yaklaştım, gölgemi bilerek hissettirdim. Hikâye bitti dedim ve bitti.”

Herhalde, Eskiciyan’ın bayağı metnini baş sayfaya çıkaran da bu edebiyat felsefesidir: Öykü dünyaya, gerçeğe, hayata benzemez ve yazar aklına estiği gibi uydurur; “öykü bitti dedim ve bitti.” İşte bu, Öykü Gazetesi’nde yer alan metinlerin üzerinde birleştiği edebiyat felsefesidir. Metinlerin çoğu yazarların şaşırtıcı bulduğu sonları için yazılmış; başıyla ne kadar uyumsuz olursa o kadar çarpıcı zannediliyor. Bu sonlar, kimi zaman okuru aptal yerine koyacak kadar pervasızlaşıyor. Ayça Işıldar’ın Necla Sönmez öyküsü, Necla’nın cenaze töreniyle, “Necla canına kıymıştı, bir günahkârdı” diye başlıyor. Sonu ise, kendisini döven kocasından kurtulmak için evi terk etmeye hazırlanan Necla’nın anlamsız ölümüyle, bitiyor: “Gözü karardı. Dengesini kaybetti.” İntihar diye başladığı metni, kararan gözlerle bitirmek de yazara yetmiyor, şöyle devam ediyor: “Son gördüğü çocukları oldu, yolun başındaydılar, geliyorlardı. Becerebilseydi kaçmayı, belki daha güzel olacaktı her şey ya da kaçmasaydı daha güzel olacaktı. Ya da telefonu açsaydı, kocasının trafik kazasında öldüğünü haber veren polisle karşılaşacaktı, daha mı iyi olacaktı o zaman her şey…”4 Hikâyeye Necla’nın cenazesi, intiharıyla başlayıp geriye dönüşle anlamsız bir ölüm ve kocasının trafik kazasında ölümüyle bitirmek, Eskiciyan’ın yazarın keyfine göre edebiyat felsefesine tam uyuyor. Ayça Işıldar, gerçeğe aldırışsızlığını Dersim’den göçtürdüğü ve “Kuru Karı” diye adlandırdığı karakterine sabah namazı kıldırırken de sergiliyor. Dersimliler alevidir ve aleviler namaz kılmazlar. Ama yazarımız “kıl!”, diyor ve “Kuru Karı”, namaz kılıyor.

TÜRK HİKÂYECİLİĞİNE SUİKAST

Nurdan Atay’ın Tahta Köprü öyküsü de benzer bir sonla bitiyor. Yazdığı kitap yayınevi editörünce geri çevrilen Aykut, derin bir düş kırıklığıyla yazarlığı bırakmaya karar verecekken, köprüde intihar eden bir kadınla karşılaşıyor. Kadını ölümden kurtarıp evine götürüyor. Düşlerindeki kadar güzel, akıllı ve uyumlu bu kadınla evlenmeyi düşünürken kadının ısrarıyla onun romanını yazıyor ve bu kez editöre kabul ettiriyor. Ama öykü burada bitmiyor, yazar, anlattığı her şeyi boşa çıkarmaya azmetmiş: “Dilek gölge gibi süzülüp Aykut’un koluna girdi. Başını omzuna dayadı.

“Kendi kendine konuşarak yürüyen takım elbiseli adama yan gözle bakanlar, onu biraz sonra unutup bir daha hiç anımsamayacaklarını ama yazdığı kitabı başuçlarından ayırmayacaklarını bilmiyorlardı.”5 Ne son, meğer kadın yokmuş, adam halüsinasyon içindeymiş, bir sayfa boyunca gerçek gibi yazılanlar palavraymış. Öykü Gazetesi’nin yazarları, buna benzer sonlarla, yazdıklarını boşa çıkarıyorlar. Gerçeğe yerleşmekten, hayata ilişkin köklü ve duyarlı bir tavır almaktan kaçıyorlar. Gerçeğe teğet geçiyorlar da diyebiliriz. Hep iğreti bir dünyada geziniyorlar. Ya da iğreti durum ve duyguları abartarak önemli hale getirmeye çalışıyorlar.

Nurdan Atay’ın metnindeki yazarın başarısı da, gerçek’ten değil, gerçekdışı’ndan, halüsinasyondan yola çıkarak roman yazmasından kaynaklanıyor. Bu tutum, Öykü Gazetesi’ndeki metinlerin çoğunun gerçeğe ilişkin ortak kavrayışını yansıtıyor. Bu yazarlar gerçeği bütünsel kavrayamıyorlar. Yaşamı çelişkileri ve akışı içinde gözlemleyemiyorlar. Olgu düzeyinde algılayabiliyorlar. Nurdan Atay’ın öyküsündeki yazarın başarısızlığı, olgu düzeyinde kavranan ve sunulan bir editöre bağlanıyor. “Kibirli editör”, onun eserini geri çeviriyor. Bu editörün sermayeleşmiş yayın piyasasında küçük bir dişli olduğunu göremiyor: “Artık, kendini tanrı sanan editörleri dinlemekten çok sıkılmıştı.” Yazarımız “kibirli editörle” toplumsal bir ilişkiyi açıkladığını sanıyor. Sermayeleşen, edebiyatı metalaştıran yayın sürecini göremediği için, karşılaştırma da yapamıyor. Reddedilenin karşısında seçilen ve yayınlanan da var. Niye editörün kibri ona işlemiyor? Sözgelimi, Öykü Gazetesi’nin editörleri, azıcık kendilerini tanrı sansalardı, bu kadar bayağı metni, öykü diye bu gazeteye almayı herhalde kişiliklerine yediremezlerdi. Oysa onlar yayınevi patronunun memurları ve anlaşılan Türk hikâyeciliğine suikast demek olan böylesi bayağı metinlerden oluşan bir gazeteyi yayımlamayı içselleştirmiş bulunuyorlar.

Öykü dergiciliği deyince, Türk öykücülüğünü kuran bir dergi, Salim Şengil’in 1947-1957 yılları arasında yayımladığı Seçilmiş Hikâyeler dergisi aklımıza geliyor. Yalnızca hikâyelerine özel sayı çıkarttığı bazı yazarlar, Memduh Şevket Esendal, Orhan Kemal, Nezihe Meriç, Fahri Erdinç düşünüldüğünde bu derginin hikâyeciliğimize nasıl bir katkıda bulunduğu tahmin edilebilir. Günümüzün Öykü Gazetesi, incelediğimiz sayısından yola çıkarak söyleyebiliriz, bırakın katkıyı, edebiyatımızın hikâye birikimine, aştığı onca aşamaya karşın yer verdiği geri ve bayağı örneklerle hikâyeciliğimize bir suikast girişimidir.

BİR ŞEKİLDE YAZARLIK

Bu metinlerin yazarları ve gazetenin editörleri, öykünün her şeyden önce bir edebi dil gerektirdiğini unutmuş görünüyorlar. Günlük dille öykü yazıyorlar; her şeyi “bir şekilde” halletmek istiyorlar.

Mustafa Kara’nın iki koca gazete sayfası ayrılmış Kömür Geldi öyküsü, bir yazma heveslisinin yaşadığı bir flörtü hatıra defterine karalamaktan öteye geçmiyor. Sıradan bir tanışma ve buluşma anısının son derece kısır bir kültür ve çağrışım düzeyiyle anlatılmasından ibaret bu metin, edebi olmayan dili ve hazcı duyarlılığıyla, Öykü Gazetesi öykücülerinin tipik özelliklerini içeriyor. Şili’nin bir liman kentine kömür götüren bir geminin çalışanı olan anlatıcı, “Şili’den iki güzel hatıra kaldı; gün batımına karşı, küçük bir sahil kasabasında yediğim şahane lezzetli bir sosa yatırılıp servis edilmiş somon balığı, yanında yine bu kasabada üretilen ev yapımı torobayo birası… ve Karen.”6 diye söze başlıyor. Lezzetli bir yemeğin anısıyla esmer Latin dilberi Karen’in anısını eşdüzeyde sunan bu cümleden sonra nasıl bir metinle karşılaşacağımız azçok belli oluyor. “Bir şekilde onunla konuşmak” istiyor, “ortaya bir zarf atıyor” ve çantasından bir şişe şarap çıkarıyor. “Şarabı görünce çok sevindiler. Sahilde şarap içme fikri özellikle Karen’in yüzünde güzel bir heyecana neden olmuştu.” “Güzel bir heyecana neden olduktan” sonra yine “bir şekilde ona” şarap kadehi olup olmadığını soruyor. Sahile gidiyorlar, beklentiye uygun, soslu somon benzeri tatlı hatıra vuku buluyor. “Sonra da tatlı Karen, uzattığım dudaklarıma dudaklarını kapatmış ve dilini dilimin üzerinde kaydırarak karanfili kendi ağzına almıştı.” Yaratıcı bir anlatımla kapatılan dudaklar bu kez gemicinin alnını tercih ediyor. “Hurt” diye ısırılan dudaklardan sonra, “Sırtüstü yere kapaklandık” cümlesini okuyoruz. “Karen’in elimin üzerine kapanan parmakları avucumun içerisinde kaydı ve parmaklarımın arasına, ait oldukları yerlere girdi.” Ne yazık ki, Mustafa Kara’nın bu sıradan flört defterinde, kapanan dudaklar ve ellerden sonra başka kapanma sahneleri göremiyoruz.

Bunlar günlük dille, hiçbir seçme ve kurgu içermeden, çağrışıma açık bir anlatımdan yoksun, anlamlı ve insani bir perspektif taşımadan uzun uzun yazılıyor. Estetik yoksulluklarını boşluğa çıkan sonlarla, laf cambazlıklarıyla kapatmaya çalışıyorlar. Mehmet Oktay Onbaşı, akıl hastasının bilinci içinden bakarak yazarlık tutumuna ilişkin ipuçları veriyor. “Seni okuyorum ya, beni bir görmen lazım, o takla attırdığın cümlelere hayranlıkla gülüyorum.”7 Dil beğenileri gelişmemiş, eksiği cümlelere “takla attırarak” kapatmaya çalışıyorlar. “Biz bir iki gülüyoruz, canlı hikâyeler karalıyoruz ya, sanırsın dünyanın en kıyak insanıyız.” “Canlı hikâyelerin” zerresini ben Öykü Gazetesi’nde bulamadım, herhalde bu da bir halüsinasyon halidir, şöyle devam ediyor: “Biliyorum biliyorum, insanlar öyle zannediyor bizi. İçimizi kim bilebilir ki üstat. Şu anasını sattığımın dünyasında bitpazarında bedavaya veriyorlar derdi. Akşama kadar Hisar’da oturup, çay babam çay, yaz babam yaz, karala babam karala. Bitirmesi ayrı dert, yayınlanması ayrı çile. Eline üç beş kuruş kalıyorsa şanslısın vesselam.” Eskiciyan’ın edebiyat felsefesine Mehmet Oktay Onbaşı’nın yazdıklarını da ekleyebiliriz. Küçük burjuvaların dünyasında, Hisar’da çekilen bir çile, “insanları öyle zannettirecek” bir blöften ibaret bir etkinliktir edebiyat. Sermayeleşmiş yayın piyasasında bu çilenin üç beş kuruşluk karşılığı, ödül plaketleri, methiye düzenekleri vardır…

Oysa bizim bildiğimiz, yazarın yaşamla bir sorunu vardır. Bir davası ve kavgası vardır. Bütün yazdıklarında bunun damgasını okuruz. Yazarın, Sait Faik’e “yazmasam deli olacaktım” dedirten hayati bir sorunsalı olur. Öykü Gazetesinde’kilerin neredeyse hepsi, davası ve kavgası olmayan, kendisini göstermeye çalışanların samimiyetsiz metinlerinden ibarettir. Bunlara “bir şekilde” yazarlar diyebiliriz. Yazarlığa “bir şekilde” bulaşmışlar ya da edebiyat piyasasına sokulmuşlar.

İDEOLOJİDEN KURTULMAK

Hakkını yemeyelim, Öykü Gazetesi’nde istisnaları, hikâye diyebileceğimiz birkaç metni ayıralım.

Ertuğ Uçar, öykümsü diyebileceğimiz Deniz başlıklı metninde hapishane avlusunda bir darağacının yapım sürecini öyküleyerek Deniz Gezmişler’in idamını çağrıştırır. Alabildiğine kısıtlı, dar ve olgucu anlatımına karşın okurun bilincindeki birikime yaslanarak, canlandırma gücü ve dilinin güzelliğiyle öyküleştirmeyi başarır diyebiliriz. Burak Çapan’ın duyarlı dil ve anlatımıyla, özellikle emekçi ananın çocuk gözüyle çizilişinde belli bir incelik gösteren Dünyanın Uykusu metnini de azçok öyküleşme düzeyinde istisnalar arasına katabiliriz.

Bahar Aslan’ın Kilit Taşındaki Aslan öyküsü de, bunlardan biri, belki de biriciği. Bakü’nün kapitalist kentleşme sürecinde yıkımını, insanların evlerinden, anılarından koparılmasını içli bir anlatımla dile getiriyor. Bütünsel bakışıyla az çok olguların üzerine çıkmayı başaran, süreçleri gözlemleyebilen Bahar Aslan, sınıflı toplumda aşamayacağı bir gerçeğin üzerinden atlamayı düşünür. Öykünün baş kişisi gibi Bahar Aslan da aynı yanılsamanın kurbanıdır: “Acaba ömrüm yetecek mi bu memleketin her türlü ideolojiden uzak, yalansız tarihini yazmaya?”

Sınıflı toplumun tarihini her türlü ideolojiden arınmış yazma peşinde koşmak nafile bir çabadır. Sınıflı toplumun hikâyesini ideolojisiz yazmak da pek mümkün değildir. “Yalansız yazmak”, gerçekçi yazmaktır, gerçekçilik ise tarihsel olarak ilerici sınıfların sanatsal yöntemi olmuştur. Gerçekçiliğin de oluşturucu ideolojisi vardır. Ortaçağın din ve mitolojisini yerle bir eden, İkarus’u çift süren köylü, koyun güden çoban, mal taşıyan gemi karşısında suya düşen bir kelebek küçüklüğünde resmeden Brueghel, hayata, yeni egemen olmaya başlayan gerçekçi burjuva ideolojisinin çerçevesinde bakıyordu. Büyük değişmenin resmini yapıyordu. Günümüzün egemen sınıfı kapitalistler ise, değişmeden nefret ederler, gerçekçi değil, bilinemezci olmuşlardır. Akılcılığa düşman, postmodernisttirler. Değişim isteği ve bunun estetik yöntemi gerçekçilik, günümüzde emekçi sınıfın ideolojisinde yaşamaktadır. Gerçekçilikten kaçış, egemen sınıfın ideolojisine götürür. Günümüzün burjuva ideolojisi, estetiği ve felsefesi gerçekçilik ve akılcılık düşmanıdır.

Öykü Gazetesinin yazıcılarının ortak özellikleri de gerçekten kaçmak üzerine kuruludur. Bütünsel bir dünya görüşünden yoksunlar. Tarihsel zamana yabancılar. Öykülerinde dün, bugün, yarın akışı yok. Yalnızca an’ları görüp yazabiliyorlar. Bir süreç olan yaşamı açıklarken sık sık kaderciliğe başvuruyorlar. Bir felsefeden yoksunlar. En bayağı new age düsturlarını yaşamı açıklamak için aralara sıkıştırıyorlar. Öztekin Düzgün’ün baştan sona sıradan, günlük dille yazılmış Zeki Kim? metninde, “Bizim patronlar ise fakir çocukluklar yaşamış, bir şekilde doğru yerde ve doğru zamanda durup zengin evlilikler yapmış ve bu cemiyete girmiş insanlardı.”8 diyor.

Öykü Gazetesi’nin yazıcıları, doğru yer ve zamanda değil, “bir şekilde” yanlışta duruyorlar. Yazdıklarına kültürsüzlük sinmiş. Türk edebiyatının hikâye ve roman birikimine yabancılar. Sait Faik’i, Orhan Kemal’i, Memduh Şevket’i, Adnan Özyalçıner’i, Osman Şahin’i yaratmış bir öykü dünyasında bu türden bayağı metinlerin Öykü Gazetesi adıyla yayınlanabilmesi bunu belgeliyor. Dünya edebiyatından bihaber olduklarını söyleyebiliriz. Hikâye sanatını kuranları, bir Gogol’ü, Çehov’u, Maupassant’ı, bir Gorki’yi azıcık okumuş olsalar bunları karalarlar mıydı?

Bir de bunların ödüllü öykü kitapları olarak karşımıza getirilenleri var. Söyleyin, başlıktaki gibi, dövünmeyip de ne yapalım?

Not: Bu yazı daha önce EK Eleştirel Kültür dergisinin 2. Sayısında yayınlanmıştır.

 

1 Kadire Bozkurt, “Sekiz Gözlü Kiştey”, Öykü Gazetesi, Mayıs 2017, 8. Sayı, İstanbul.

2 Diyemeyiz; benim Bestseller Okuma Kılavuzu (Doğu Kitabevi, 2017, İstanbul) kitabımda geliştirdiğim “Ölü Yazıcılar” kategorisiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Hayattan kaçıp ölüme sarılıyorlar.

3 İsahag Uygar Eskiciyan, “Konteyner Zaafı”, Öykü Gazetesi, Mayıs 2017, 8. Sayı, İstanbul.

4 Ayça Işıldar, “Necla Sönmez”, Öykü Gazetesi, Mayıs 2017, 8. Sayı, İstanbul.

5 Nurdan Atay, “Tahta Köprü”, Öykü Gazetesi, Mayıs 2017, 8. Sayı, İstanbul.

6 Mustafa Kara, “Kömür Geldi”, Öykü Gazetesi, Mayıs 2017, 8. Sayı, İstanbul.

7 Mehmet Oktay Onbaşı, “Sessizce Susuyoruz”, Öykü Gazetesi, Mayıs 2017, 8. Sayı, İstanbul.

8 Öztekin Düzgün, “Zeki Kim?”, Öykü Gazetesi, Mayıs 2017, 8. Sayı, İstanbul.