Muhalefeti oyalama komisyonu



26-01-2016 08:00


Erkin Özalp

AKP, muhalefet partileriyle oyalama görüşmeleri yapma politikasını başarıyla uygulamaya devam ediyor.

En son, 2 Haziran 2015 genel seçimleri sonrasında, başta CHP olmak üzere muhalefet partileriyle yapılan ve haftalarca süren koalisyon görüşmelerinin ardından, Kaçak Sarayda alınmış karar doğrultusunda erken seçimlere gidilmişti.

Koalisyon görüşmeleri sürerken, 20 Temmuz 2015 Suruç Katliamı gerçekleştirildi. IŞİD’in yaptığı iddia edilen (ama örgütün üstlenmediği) bu katliam sonrasında, Kandil’deki PKK mevzilerine yönelik hava saldırıları ve içeride Kürtlere ve solculara yönelik gözaltılar ve tutuklamalar başladı. 1 Kasım seçimleri öncesindeki 10 Ekim 2015 Ankara Katliamı, ülkenin iç savaş ortamına sokulmasının bir başka vesilesi olarak kullanıldı.

Bu arada, 17-25 Aralık yolsuzluk dosyaları, Suriye’ye silah taşıyan MİT tırları, Kaçak Sarayın yasadışılığı vb. gündemden düşürüldü!

Meclisteki muhalefet partilerinin etkisizliği gösterilerek ve kaos tehdidiyle kazanılan 1 Kasım seçimleri sonrasında, bir yandan MİT tırlarını haber yapan Can Dündar ve Erdem Gül hapse tıkılır, iç savaş politikaları sürdürülür, buna karşı çıkan herkes vatan hainliğiyle suçlanır ve cumhurbaşkanı talimatıyla kovuşturmalara uğratılırken, diğer yandan “yeni/sivil/demokratik anayasa” tartışması yeniden gündeme sokuldu.

Bir kez daha bir Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruluyor.

Erdoğan-AKP cephesinin amacı belli: Aylarca sürebilecek olan boş görüşmelerin ardından, “bu muhalefetle anlaşmaya varılamıyor” diyerek başkanlık sistemini dayatmanın yeni yollarını deneyecekler. Örneğin, HDP’nin barajın altında kalacağından emin olurlarsa, ülkeyi bir kez daha erken seçimlere götürecekler. (MHP’den transfer ettikleri Tuğrul Türkeş’e başbakan yardımcılığı verdiklerini hatırlatarak, başka transferler gerçekleştirmeye de çalışabilirler.) Başaramazlarsa, bugünkü “fiilî başkanlık” rejimini devam ettirecekler.

Anayasa tartışmalarından çıkmayacağı kesin olan bir şey varsa, o da “demokratikleşme”...

Daha 2010 yılında, ülkemizi demokratikleştireceği iddia edilen bir anayasa değişiklikleri paketi, “yetmez ama evet”çilerin desteğiyle, halk oylaması sonucunda kabul edilmişti.

Tayyip Erdoğan, mevcut anayasa yeterince “demokratik” olmadığı için mi, barış isteyen akademisyenlere iki haftadır neredeyse her gün hakaretler yağdırıyor ve savcılara talimat veriyor? Akademisyenler, anayasa yeterince “demokratik” olmadığı için mi gözaltına alınıyor, soruşturmalara uğruyor, üniversitelerinden atılıyor?

Erdoğan’ın ve AKP’nin kabul edeceği herhangi bir anayasa değişikliğinin, onları baskıcı ve gerici uygulamalardan, yolsuzluklardan, mezhepçi ve saldırgan dış politikalardan alıkoyma ihtimali var mı?

Bugünkü meclis bileşimiyle ve tek başına bu meclis içinde mücadele ederek, Erdoğan-AKP iktidarının gerici ve faşizan yönelimlerinin önünü kesmek mümkün değil.

Başta 17-25 Aralık dosyalarındakiler olmak üzere tüm yolsuzluk iddialarının tarafsızlıkları güvence altına alınmış yargı kurumları tarafından şeffaf bir şekilde incelenmesi ve yolsuzluk yapanların cezalandırılması; MİT tırlarıyla ilgili gerçeklerin ve AKP ile IŞİD ve benzeri cihatçı örgütler arasındaki ilişkilerinin aydınlatılması; başta Suruç Katliamı ve Ankara Katliamı olmak üzere son yıllarda gerçekleştirilen kanlı saldırıların gerçek sorumlularının açığa çıkarılması ve cezalandırılması; yasalara aykırı bir şekilde inşa edilen, ülkemizi küçük düşüren ve varlığıyla bile israf kapısı olan Kaçak Sarayın yıkılması...

Bunları ulaşılamayacak hedefler olarak gören bir muhalefet, Erdoğan-AKP rejimini kabullenmiş demektir.

Bu hedeflere ulaşma mücadelesi ise, ancak, toplumsal muhalefet dinamiklerine yaslanarak ve halkın siyaset sahnesindeki ağırlığının artmasını sağlayarak yürütülebilir.