'Mahallenin namusu' diyerek bıyık buranlar ve özgürlüğümüz



06-12-2016 04:22


Ebru Pektaş

Hemen her gün kadına yönelik şiddet, tecavüz, taciz, hak gaspı haberleri okuyoruz. Evet, bu konular oldukça hayati, ‘varlık yokluk’ meselesi ve doğalında gündemimizin baş sıralarında.

Yine de aksayan bir şeyler var buralarda…

Kadın hareketini bir tür ‘asgari direnç çizgisinde’ tutan bu başlıkların siyasetin doğası gereği kurucu, pozitif önermeleri, hedefleri olan başka başlıklarla da zenginleştirilmesi gerek. Aynı anlamda, bugün ‘eşitlik’ ve ‘haklar’(kadının insan hakları) kadar ‘özgürlük’ de mücadelenin ana ekseninde olmak durumunda. Üstelik bu başlıkların böylesine yakınlaştığı günlerden geçiyoruz…

Son birkaç haftanın bazı konularına bakalım.

Erkek arkadaşıyla bir bankta yan yana oturduğu için tehdit edilen lise öğrencesi intihara sürüklenip yaşamını kaybetmiştir.

Akdeniz Üniversitesinde bir Yüksekokul müdürünün sekreterine “atölyeye bak sevişen öğrenci var mı?” şeklinde talimatlar verdiği, bir mobbing davasında ortaya çıkmıştır.

Otobüste şort giydiği için tekmelenen kadın vakası neredeyse unutulmuşken yine bir toplu taşıma aracında bacak bacak üstüne attığı için tekmelenen başka bir kadın gündeme gelmiştir.

Aladağ’daki tarikat yurdu yangınında gündeme gelen ‘yurtlarda yangın merdivenleri’ konusu sosyal medyada taşınmış, üniversite öğrencilerinin yurtlarında da benzer biçimde kilitli yangın merdivenleri olduğu ortaya çıkmıştır. Gerekçe ‘mahallenin namusu’dur.

Konya müftülüğünün dağıttığı kitapçıklarda, kadının güzel koku sürmemesi, saçını boyamaması, makyaj yapmaması, dekolte giymemesi, kaşını almaması, yolda yürürken ses çıkarmaması, topuklu ayakkabı giymemesi vaaz edilmektedir.

Tüm bu örneklerin gösterdiği şey yakın bir geçmişe değin ‘özgürlükler’ olarak bildiğimiz, kiminde basit, hatta ‘suya sabuna dokunmayan’ konuların bugün bir rejim meselesine dönüşmüş olması.

Evet, kimse yakın bir geçmişe değin makyaj yapmanın, dekolte giymenin, flört etmenin ya da toplu taşıma aracında bacak bacak üstüne atmanın hararetli birer rejim konusuna dönüşeceğini bilemezdi. Bunlar olsa olsa üstünde taşra gericiliğinin dumanları tüten konulardı; bu konularda iktidara kafa tutmadan da liberal bir düzlemde politika üretmek mümkündü…(tıpkı laiklik meselesindeki dramatik bağlam dönüşümü gibi aslında)

Bu köprülerin altından epey su çağıldayarak aktı tabii ki.

Bugün artık kendini, kaş almanın caiz olup olmadığından makbul cinsel ilişki pozisyonuna, ne giyinip nerede görüneceğimize bizim adımıza karar vermeye kalkan; bedenimize müdahale eden, tüm bu ayrıntılı düzenlemelerde, niyetlerde, boşluksuz türden biyopolitikayla, cinsiyet rejimiyle örmeye çalışan bir düzen var karşımızda…

Hatırlamakta fayda var. Yıllar yılı ‘özgürlükçülük’ denildiğinde sahibi belli bilinen konuların Gezi direnişinde dımdızlak ortada kaldığını, aslında o kadar da ‘sahipli’ olmadığını görmüştük. Önemli bir derstir.

Bize çıkan ders, tüm bu konuların davacısı, sahibi, muhatabı artık ilericilerdir.

Çevre-kent konuları, tüm özgürlükçülükleriyle kadınların talepleri, LGBTİ bireyler, yasaklarla kuşatılmak, kindar ya da dindar olmak istemeyen gençler artık önümüzde AKP rejiminin boğamıza dayadığı kör bir bıçaktır, can yakmaktadır, kanırtmaktadır, ‘yeter artık’ konularıdır…

Peki tüm bu kabulleri bir ana hattan kılcallara doğru izlersek neler çıkacaktır?

Kestirmeden söyleyelim, AKP/Saray rejiminin yasakçılığına, yobazlığına, ‘mahallenin namusu’ diye diye bıyık burmalarına karşı kadınlar tereddütsüz biçimde özgürlüğün temsilcisi olmak durumunda.

Bu özgürlükçülük, erkek arkadaşıyla yan yana oturdu diye gencecik bir kız hayatına kıydığında, üniversitede müdür ‘ahlak zabıtası’ gibi kimin sevişip kimin sevişmediğini denetlemeye kalktığında ya da zorla bekaret testi uygulamasına karşı çıkan hekimler yargılandığında öfkesini, tepkisini gösterecektir.

Ama yetmez…

Tepki gösterenin flört etme özgürlüğümüzden, istediğimiz kişiyle sevişme özgürlüğümüzden, dilediğimiz gibi giyinme özgürlüğümüzden de bahsetmesi, kendisini yalnızca tepkilerle, karşı çıkmalar ya da lanet okumalarla değil ‘özgürlüklerle’ kodlaması gerekir.

Bu anlamda, rejimin biyopolitikası, ahlakı, bıyık buran namusçuluğu varsa bizim de putları yıkan ‘cinsel politikamız’, özgürlük anlayışımız olacaktır.

Sözgelimi onlar kızlı erkekli hallere, sevişen gençlere kafayı takıyorsa biz flörtten, aşktan, cinsel eğitimden, üreme sağlığından bahsedeceğiz.

İşte tam da burası yazının başında değindiğimiz kurucu, pozitif önermeleri olan bir düzleme işaret etmekte; ideolojik kültürel motiflerini ‘KARŞIYIZ’ tavrının ötesinde, flörtü de cinsel özgürlüğü de SAVUNAN ve böylelikle ‘KARŞIYIZ’ı muhatabına iade eden, güçlü, özgüvenli bir hattın önemli bir unsuru olarak belirmekte.

Kabul etmek gerekir ki bu iddia bir cesaret de gerektirmekte. ‘Şortlu diye kadın dövülüyor çok da şey yapmasak mı?’ sorgulamalarına karşı geri basmayan bir cesaret…

Bu cesareti kuşananın ‘bunlar yapay gündem yeaa’, ‘ülke yangın yeri sen tutturmuşsun bir özgürlük teranesi’, ‘şimdi sırası mı?’ ya da ‘bunlar tuzu kuru işleri’ diyene karşı da kararlı duruşundan ödün vermemesi gerek. Bunlar da nereden çıktı diyenlere kısa bir sosyal medya turu öneririz, lakin en fahiş ‘kadın gündemi’ konularında bu tepkileri görüyoruz…