Liderlik ve devlet adamlığı üzerine



26-11-2016 09:55


Metin Çulhaoğlu

Erdoğan ve AKP’sinin, çok partili dönemin eski liderleri arasında yalnızca Adnan Menderes’e ve Turgut Özal’a sahip çıktığını biliyoruz. 

Peki, sağ gelenekse, örneğin bir Demirel, bir Erbakan neden yok? Bu tercihte, Menderes ve Özal’ın özelliklerinden kaynaklanan, açıkça dillendirilmese bile bilinçaltına vuran bir “yakınlık hissinin” payı olabilir mi? 

Bir ipucuyla ilerleyelim: Erdoğan’a “Beyefendi, bir tercihte bulunmak zorundasınız: Talat mı Enver mi?” diye sorulsa sizce hangisini tercih eder? 

Bizce Enver’i tercih edeceği kesindir… 

Meselenin, siyasetçi/siyasal lider olmayla devlet adamı olma arasındaki farklılıkta düğümlendiği kanısındayız.   

Talat Paşa devlet adamı idi. 1921’de Berlin’de öldürülmeden önce “bu iş bizden geçti, ülke artık başkalarıyla selamete çıkacak” mealli mesajlarıyla Ankara’ya sıcak bakmıştır. Enver Paşa ise böyle değildi; hırslı, iddialı, giderek maceraperest bir siyasetçiydi. Özellikle Sakarya Savaşı’ndan sonra Anadolu’da bir geleceğinin kalmadığını anlayınca şansını başka yerlerde denemişti.   

Evet, her devlet adamı bir şekilde siyasetçidir; ama her siyasetçinin, özellikle her siyasal liderin aynı zamanda devlet adamı özellikleri taşıdığını söyleyemeyiz. 

Türkiye’de çok partili döneme bakarsak İnönü’nün, Demirel’in, Erbakan’ın, Mesut Yılmaz’ın aynı zamanda devlet adamı özellikleri taşıyan liderler olduklarını söyleyebiliriz. Menderes ve Özal’da ise siyasal ihtirasların, “ben yaptım oldu”culuğa varan başına buyrukluğun, devlet adamı dengeciliğine ve ihtiyatlılığına baskın çıktığını görürüz. 

Ecevit, ikisinin kendine özgü bir bileşiminin temsilcisi sayılabilir. 

Erdoğan ise Menderes-Özal tarzının günümüzdeki temsilcisidir. 

***

Buraya kadar gelmişken isterseniz Ergun Çağlayan’ın son yazısını hatırlayalım. Çağlayan bu yazısında Erdoğan’ın “mottolarına” değinmiş, bunların bir kısmının gerçeklikten büsbütün kopuk olduğunu vurgulamıştı: 

“Enflasyonu dizginlemek için faizleri indirelim, enflasyonun kaynağı yüksek faizdir.”

“Emevi Camiinde namazımızı kılacağız.”

“Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılabiliriz.” 

İşte bunlarda devlet adamlığından eser yoktur. 

Olmasına gerek de yoktur; çünkü karşımızda herhangi biri yoktur… Geniş kitleleri peşinden sürükleyen, yaptığı her şeyin doğruluğuna inandırabilen, dediklerinin gerçekçiliğinin bu geniş kesimler tarafından hiç tartışılmayacağını bilen bir lider vardır… Bir ülkeyi, onun tarihini ve talihini kendisinin değiştirebileceğini kafaya koymuş biri… Niye tutup bir de devlet adamı olmaya çalışsın ki? 

Ama gene de unutmayalım: Düzen siyasetinden, bu siyasetin liderlerinden ve devlet adamlarından söz etsek de her şeyi “fıtrata” bağlamak doğru olmayacaktır. Sonuçta bu insanlar düzenin has temsilcileridir ve en iddialısı bile temsil ettiği düzenin bekası adına bir yerden sonra belirli dengeleri gözetmek, kimi konularda görece uzun vadeli düşünmek zorunda kalacaktır. 

Yani onların da ara sıra “devlet adamı” olmaları gerekecektir. 

Menderes ve Özal, bu ihtiyacı kendi partilerinden kişilerle, kimi zaman da devletin yerleşik kurumlarına başvurarak karşılamışlardı.

Erdoğan bu noktada her iki öncülünden de ayrılmaktadır. Devlet adamı olmayan Erdoğan düzen için gerekli bu dolguyu dışarıdan sağlamaktadır. Dışarıdan, nereden? CHP, özellikle Kılıçdaroğlu’ndan ve MHP, özellikle Bahçeli’den!  Şunu söylemiş oluyoruz: Ortada bir tür sembiyoz ilişkisi vardır; cüretkâr lider “devlet aklı” boşluğunu muhalefetin unsurlarıyla kapatıp yoluna öyle devam ederken muhalefet de bunun olmadığı bir yere devlet adamlığı telkinlerinde bulunarak yaşamını sürdürmektedir. 

İşler son birkaç yıldır tam da böyle yürümektedir. 

***

Sorulacaktır: Sürdürülebilir mi? 

Uzun süre böyle gidemeyeceği açıktır; bir noktada mutlaka bir denge, bir törpülenme ya da “normalleşme” gerekecektir. 

“İşte zaten biz de restorasyon derken…”

Hayır efendim!

Hep söyledik: Gündeme gelecek olan, bir döneme geri dönüş, o dönemin başat unsurlarının yeniden tesisi değil, bir birikimin ya da müktesebatın “yeni normal” diye dayatılması olacaktır ve bu da restorasyon falan değildir.  

Restorasyon ısrarının, İslamiyet dâhil dinlerdeki “ahiret” inancına dönüşmeye başlaması tuhaf bir durumdur. Hani insanların bu dünyadaki yaşamları “öbür dünyadaki” yaşamları için bir hazırlık sayılır ya… Galiba öyle düşünülüyor: Türkiye’de ne yaşanıyorsa hepsi bir gün mutlaka gelip çatacak “restorasyon döneminin” hazırlıklarından ibarettir…

Ne diyelim?