Kutsal Geyiğin Ölümü



18-11-2017 13:05


Kaya Özkaracalar

Yakın dönem Yunan sinemasının en çok adını duyuran yönetmenlerinden Yorgos Lanthimos’un uluslararası sulara daha fazla açılabilmek, besbelli ki özellikle Amerikan seyircilerine daha fazla ulaşabilmek amacıyla İngilizce olarak ve anavatanının ulusal sinema endüstrisinin dışında, çok-uluslu ortak yapımlar olarak çektiği filmlerden ikincisi olan Kutsal Geyiğin Ölümü (The Killing of a Sacred Deer) dün dört şehirde toplam 17 salonda gösterime girdi. Lanthimos artık anavatanının dışında ve İngilizce olarak filmler çekiyor ama en azından henüz Hollywood’a “transfer” ve ‘teslim’ olmuş değil; Kutsal Geyiğin Ölümü, ABD’de çekilip başrollerde Colin Farrell ve Nicole Kidman gibi Hollywood yıldızlarını barındırsa da finansman yönünden Britanya odaklı bir ortak yapım ve Amerikan ortağı da Hollywood’un majörlerinden değil küçük ölçekli Amerikan “bağımsız” yapımcılarından. Daha da önemlisi, Kutsal Geyiğin Ölümü hiçbir Hollywood yapımcısının ve ortalama Amerikan seyircisinin kabul edemeyeceği kadar sert, anaakım sinemanın kırmızı çizgilerini, tabularını iplemeyen bir film. Anaakım sinemanın kırmızı çizgisi derken kastım anlatı içinde merkezi yer tutan kimi bilinmezleri izah etme gereği duymaması, tabuları derken kastım ise çocuk karakterlere, hele masum çocuk karakterlere zulüm uygulanması ve de bunun cezasız kalması.

Bu yılki Cannes Film Festivali’nde Lanthimos’a ve senaryosunu birlikte yazdığı Ethymis Filippou’ya En İyi Senaryo Ödülü kazandıran Kutsal Geyiğin Ölümü ülkemizde seyirci karşısına ilk kez Filmekimi’nde çıkmış ve biletlerinin çabucak tükenmesi bağlamında sinemaseverlerden büyük ilgi görmüştü. Kutsal Geyiğin Ölümü’nün gerçekten de takdir edilesi çok yönü var ama eleştirel bir bakışla sorgulanması gereken temel bir yönelimi de. Kutsal Geyiğin Ölümü herşeyden önce izleyiciyi bir hayli sarsan, hatta bittikten sonra neredeyse “dayak yemiş gibi” hissettiren bir film (Yurtdışında filme en düşük yıldızı veren bir eleştirmen ironik bir ifadeyle “nefret ettiğiniz biri varsa ona bu filmi izlemesini önerin” diye yazmış, ancak bu ibarenin filmin “gücünü” zımnen kabul etmesi anlamına da geldiğinin belki de farkında olmadan). Filmin bu etkileyiciliği yalnızca öyküsünün rahatsız ediciliğinden kaynaklanmıyor, Lanthimos bu öyküyü son derece usta işi bir sinemasal anlatımla perdeye getirmeyi başarmış, ortada büyük bir “yönetmenlik” başarısı var, eldeki malzemeden en iyi ürünü ortaya çıkarmak anlamında. Yönetmenlik biraz aşçılığa benzer: bir yemeğin iyi olması, etinin, sebzesinin, piştiği ocağın, fırının iyi olmaları dolayısıyla değil “maharetli biçimde” hazırlanması ve pişirilmesi dolayısıyladır. Yönetmenlik aşçılığa benzer benzemesine ama filmleri yemeklere benzetmek filmlerin siyasal, ideolojik ya da ahlaki, etik yönelimlerini ıskalayacağı (*) için yetersiz bir benzetmedir de aynı zamanda.

Bir cümlede özetlemek gerekirse Kutsal Geyiğin Ölümü bir misilleme öyküsü perdeye getiriyor. Lanthimos’un bu yeni filmi adını, Agamennon’un tanrıça Artemis’e ait bir geyiği öldürmesinin ardından Artemis’in Agamennon’u kendi kızını öldürmeye zorlamasına dair bir Yunan efsanesinden alıyor. Filmde de bir cerrah, alkollüyken girdiği bir ameliyatta ölümüne sebep olduğu bir hastasının oğlu tarafından kendi evlatlarından birini öldürmeye zorlanıyor. Filmdeki öyküdeki misilleme daha da zalimce çünkü baba, evlatlarından hangisini öldüreceğini kendisi seçmek durumunda bırakılıyor, bir “tercih” yapmaması durumunda iki evladı da, ölen hastasının oğlunun filmde izahı yapılmayan bir yöntemle onlara nüfuz ettirdiği gizemli bir çeşit “hastalık” (?) sonucu ölecekler.

Kutsal Geyiğin Ölümü, öykünün odağındaki misillemeyi yüceltmiyor ama “olduğu gibi” (tüm zalimliği ile) sunarken fazlaca ruhsuz bir temsil de oluşturuyor çünkü karakterlerin hiçbirinde hiçbir vicdani muhasebe, hiçbir sorgulama yaşanmıyor, yalnızca, ki en kötüsü bu, cerrahın evlatlarının, yani misillemenin mağdurlarının hayatta kalma güdüsü içinde zavallılaşmalarına, hatta insanlıktan uzaklaşmalarına tanık oluyoruz. Bu ise, ‘hiç kimse o kadar da masum değil zaten’ sonucuna varmamız için anlatıya yedirilmiş bir unsur ise orada dur demek gerek artık. Filmde bu noktada bir “Amerikan toplumu eleştirisi” olduğu iddiası fazlaca zorlama bir yorum olur, filmdeki göstergeler buna işaret etmekten ziyade genel ve soyut bir “insan doğasının” ‘teşhiri’ (!) kapısına çıkıyor. Karşımızda çok “iyi yapılmış” ama en iyi ihtimalle manasız, en kötü ihtimalle gayri-ihtiyari olarak olsa bile kötücül bir film var. Bir misilleme vakasını yorumsuz, duygusuz biçimde vermek, didaktizmden, slogancılıktan, “duygu sömürüsünden” uzak durmak değil bambaşka birşeydir, onu tüm rahatsız ediciliğine rağmen son tahlilde “maalesef böyle işte” minvalinde adeta normalize etmektir.

(*) Yemek konusuna sosyo-kültürel açıdan yaklaşan konunun o yönünün uzmanları bu olgunun da siyasal, vd yönlerini açımlayagelmişlerdir ancak ben burada teşbihin en yalın, basit düzeyiyle yetiniyorum.