Komünistlerin gündemi Saray Rejimi’ni yıkmaktır



10-07-2017 12:51


Doğan Ergün

Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gerici bir kalkışma yaşanmış, 16 Nisan referandumuyla islamcı-faşist Saray Rejimi’nin kurumsallaşması yolunda büyük bir adım atılmıştır.

15 yıllık AKP iktidarının geldiği bu aşamayı bir yeni rejim olarak tanımlamanın önünde bir engel bulunmuyor. 

SARAY REJİMİ NEDİR?

Yasama, yürütme, yargı erkleri arasındaki ilişkilerin faklı şekilde tesis edildiği; akademi, ordu, milli eğitim, din işleri gibi alanların yapısal dönüşüme tabi tutulduğu; iç ve dış siyasetin ırk ve mezhep temelli savaşlar ekseninde belirlendiği; emekçilerin neredeyse tüm haklarının ellerinden alındığı bu düzeni kısaca Saray Rejimi olarak kodluyoruz.

Saray Rejimi, Türkiye emekçi halklarının cumhuriyetin kuruluşu sürecinde kazandığı ilerici mevzilerin tümünü elinden alma fikri üzerine inşa edilmektedir. Bu anlamıyla bir karşı devrimdir. Geriye dönüş çabasıdır.

Saray Rejimi, Türkiye Komünist Partisi’nin Haziran 2017 tarihli MK Tezleri’nde de belirtildiği gibi sosyal gelişmesizliğin ürünüdür. 

Sosyal gelişmesizlik sermayenin uluslararası eğilimidir; özel olarak coğrafyamızda belirginleşmektedir.

Saray Rejimi Türkiye sermaye sınıfının mutlak desteğiyle kurulmuştur ve yine bu destekle varlığını sürdürmektedir. 

16 Nisan referandumu Saray Rejimi’ne halkın çoğunluğunun destek vermediğini göstermiştir. Ancak iktidar olanaklarını kullanan Rejim, halka rağmen ve halka karşı ayakta durmaktadır. 

ULUSLARARASI SERMAYE SARAY REJİMİ’NE ONAY VERMEKTEDİR

Emperyalist sistemi, tepedeki tek gücün bütün yönelimleri belirlediği bir yapılanma olarak görmek sorunludur.

Elbette hiyerarşik bir niteliği olan bu sistem pek çok aktör içermektedir ve bu aktörler arasında karşılıklı bağımlılık ilişkileri mevcuttur. 

Sistem krizlerle maluldur ve bir süredir de hiyerarşik yapıyı sarsan, merkez aktörlerin kolay hareket etmesini engelleyen ideolojik, siyasi ve iktisadi krizler belirginleşmektedir. 

Saray Rejimi yukarıda andığımız bağımlılık ilişkilerinin bir parçasıdır. Emperyalist hiyerarşi içinde yukarı çıkma niyeti içindedir. Bu noktada, şu ana kadarki gelişimini emperyalist merkezlere borçlu olan Saray Rejimi’ni emperyalizme meydan okuyan bir rejim olarak anmak abesle iştigaldir. 

Dahası, bugün emperyalist merkezlerin Saray Rejimi’ni yıkmak için harekete geçtiği tezini destekleyecek tek bir gerçekçi kanıt mevcut değildir. Uluslararası sermayenin çeşitli aktörlerinin çeşitli düzeylerde rahatsızlık duydukları, Türkiye için daha farklı iktidarlar arzu ettikleri/edebilecekleri söylenebilir ancak bu zaten politik-ideolojik-iktisadi kriz içinde olan merkez kuvvetlerin Rejim’e karşı bir hareketlenme içine girdikleri anlamına gelmez. Saray Rejimi’nin lideri konumundaki Erdoğan, merkez kuvvetler arasında yaşanan bu sıkışmayı lehine çevirmek istemekte, faşizme özgü otoriter ve savaşkan tabiatıyla bu yolu zorlamaktadır.

SARAY REJİMİ’NİN YIKILMASI BİR DEVRİM SORUNUDUR

Daha önce de belirtmiştik*, Türkiye özgün bir dönemden geçmektedir. Türkiye’de milyonlar düzenle, onun kurumlarıyla, onun mekanizmalarıyla, ideolojisiyle kopuş yaşamaktadır. Saray Rejimi’ni karakterize eden gerici-faşist nitelikler sermaye düzeninin Türkiye’de gelip dayandığı noktadır ve uluslararası sermayenin durumu da göz önüne alındığında, düzenin buradan çıkışının kolay olmadığını görüyoruz. Türkiye’de sermaye düzeni için büyük bir ihtiyaç olan, çok nemalandığı gerici-faşist rejim bataklığı onun aynı zamanda sonunu getirecek bir gerilimi taşımaktadır. Böyle bir tabloda, düzen içinde her türlü arayışın sınırları bellidir. Tarihsel gerçeklik, gerici-faşist bir rejim olmadan ayakta duramayan bir kapitalist düzen ve istese de istemese de düzen dışına itilen emekçi milyonların karşı karşıya olduğudur. 

Böylece şu berraklığa ulaşmış oluyoruz. Türkiye sermaye sınıfının desteklediği ve uluslararası sermayenin bugüne dek geneliyle onayladığı Saray Rejimi’nin varlığının devamı milyonların düzenden kopuşunun gerekçesi haline gelmektedir. 

Geçen Cumartesi TKP Parti Meclisi toplantısında sarf edilen veciz bir ifadeyle rejimin yıkılması bir devrim sorunu haline gelmiştir.

Elbette “AKP iktidarı değişecek ve devrim olacak” demiyoruz.

Dediğimiz şudur: Saray Rejimi’nin yıkılmasına solun damga vurması Türkiye devriminin kapılarını aralayacaktır.

ADALET YÜRÜYÜŞÜ’NÜ TETİKLEYEN UNSUR MİLYONLARIN RAHATSIZLIĞIDIR

Kemal Kılıçdaroğlu tarafından başlatılan ve nihayet 9 Temmuz Pazar günü 2 milyona yakın kişinin katıldığı bir mitingle tamamlanan Adalet Yürüyüşü uluslararası sermayenin bir operasyonu değildir. Yine daha önce belirttiğimiz gibi Türkiye’nin geleceğini son uğrağı referandum sürecindeki HAYIR’a denk gelen direniş ve direnenler belirleyecektir. Kılıçdaroğlu bu dinamiğe hitap etmek istemiştir. Bu dinamiğin doğal öncüsü ise sosyalistler/komünistler/sol kuvvetlerdir, değilse de öyle olmalıdır. 

Bu başarılamadığında, tam da Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’nin düzen içi karakteri nedeniyle daha önce Cumhuriyet mitingleri örneğinde ve başka bir dizi örnekte yaşandığı gibi, ilerici-emekçi dinamiğin düzen siyaseti tarafından soğrulması mümkündür.

Sol-sosyalist-komünist güçlerin üzerinde durmaları gereken, bu dinamiği Saray Rejimi’ni yıkacak bir kuvvet haline getirilmesidir.

SOSYALİSTLERİN GÖREVLERİ

Bunun için şu görevlere odaklanmak gerekmektedir: 

1. Talepler ve mücadele programının netleştirilmesi: Komünistler açısından güncel siyasi talepler sorunu özel önemdedir. Düzen siyasetinin karşılayamayacağı ve siyasete konu olan geniş halk kesimleri açısından kapsayıcı talepler belirlenebiliyorsa, o noktada büyük bir kuvvet yaratabilmek mümkündür. Bu açıdan, Türkiye’de gerici-faşist Saray Rejimi’ne can suyu olan OHAL’in kaldırılması birleştirici bir talep olarak değerlendirilebilir. OHAL kaldırılmalı, OHAL’in ürünü olan KHK’larla yapılan fiili uygulamalar, bunların adli sonuçları geçersiz kılınmalıdır. Öte yandan, yine TKP MK Tezleri’nde vurgulanan, halkçı, özgürlükçü, devrimci bir Cumhuriyet için mücadele programının oluşturulması ve bu programın örgütlenmesi acil gündemdir.

2. Yeni mücadele cepheleri: Komünistler açısından “adalet” mücadelesi ve sloganı tek gündem olamaz. Milyonlar rahatsızdır ve bu rahatsızlığın kaynağında özgürlük, laiklik, emeğe dönük saldırılar gibi sorunlar mevcuttur. Bu sorunlara ilişkin yeni mücadele cepheleri açılmalıdır. Burada solu sürekli marjinalleştiren, halkın katılımına kapalı biçimler değil yaratıcı ve kapsayıcı eylem ve mücadele yöntemleri bulunmalı, milyonları etkileyen sorunlarda kazanımları zorlayan mücadele cepheleri açılmalıdır. 

3. Yerel örgütlenmelerin kuvvetlendirilmesi: Toplumsal örgütlenme yol/yöntemlerini geliştiremeyen hiçbir dinamiğin uzun süreyle var olamaz. Türkiye sosyalist hareketi düzen içi siyasetin zayıf kalacağı hatta zorlamak istemeyeceği yerel örgütlenmeleri, dayanışma ağlarını hızlıca örmeli, açılacak mücadele cephelerini bu yerel örgütlenmelere ayağını basması sağlanmalıdır.