Kırmızılı kadından T.C. Ayşe teyzeye bizim Haziranımız



31-05-2016 08:50


Ebru Pektaş

Bugün tarihimizin en büyük halk kalkışması olan Gezi Direnişinin 3. yıldönümü. Bir dönemi kapatan bu görkemli direniş dalgası, doğal olarak pek çok boyutuyla değerlendirildi, değerlendirilmeye devam edecek.

Biz de isyanın kadınlarından bahsetmek istiyoruz.

Önce bazı sorular...

Türkiye için fazlasıyla geçerli olduğu üzere, siyasette, iş yerinde, ev içinde hülasası hayatta sıkça karşılaştığımız ‘kadınların görünmezliği’ bahsi, nasıl oldu da bir direniş dalgasıyla tersyüz olup ‘barikatın önündeki kadınlar’, ‘isyanın gözbebeği olan kadınlar’ bahsine dönüştü?

Gezi direnişi boyunca isyanın çeşitli biçimlerine kendi rengini, kadınlığını, duruşunu katan kadınlar, aslında karnavalesk tınılar ardında ‘liberal bir heyulayı’ mı taşıdılar?

Peki isyanın kadınları, ‘fabrikada tütün saran’ ‘emekçi kadınlar’ gibi değil de dekoltesi ve mini eteğiyle tuzu kuru ‘orta sınıf’ unsurlar mıydı?

Kuşkusuz kadınların, kürtaj yasaklarından, ‘kadın mıdır kız mıdır’a, dekolte alerjisinden üç çocuk söylemine AKP rejimiyle yaşadığı çatışma, isyanın belirleyici unsurlarından oldu. Peki bunun ötesinde kadınların direnişini etkileyen bir tür ‘tarihsel/özgül dip dalgadan’ bahsetmek mümkün mü?

Görünmezlikten sembolleşmeye Gezi’nin kadınları

Gezi direnişinden önce yalnızca kocalarından dayak yiyip hastanelik olduklarında, sokak ortasında eski sevgilisi tarafından bıçaklandıklarında, fabrika servisinde iş cinayetine kurban gittiklerinde, tecavüze uğrayıp öldürüldüklerinde bildiğimiz, gördüğümüz kadınlar artık bambaşka bir güçlenme stratejisiyle karşımıza çıktılar.

Yıllar yılı gazetelerin 3. sayfa haber nesnesine dönüşen/dönüştürülen egemen ‘mağdur kadın’ olgusu, direnişle birlikte yerini güçlü kadınlara bıraktı.

Kadınların vitrin ya da figüran değil başkahraman olduğu pozitif direniş örnekleri hızla çoğaldı.

Kırmızılı kadın, sandalyesini kapıp dozere karşı oturan Kıymet teyze, TOMA'nın suyuna karşı kimliğini gösteren çantalı kadın, direniş boyunca apartman kapılarına süt ve talsid koyan kadınlar, evlerinde yaptıkları zeytinyağlı sarmaları çadırlara taşıyanlar anneler, Gezi parkını boydan boya zincir yapıp saran Gezi anneleri, Yırca’lı köylü kadınlar, Caretepenin en önde yürüyen kadınları ve daha niceleri.

Gezi direnişinde yitirdiğimiz gencecik kardeşlerimizin anneleri bile bir kez daha o mağduriyet tablosuna dönmediler. Acılarını öfkeye, öfkelerini her fırsatta diktatör bozuntusuna yönelttiler. Park park, meydan meydan, mahkeme mahkeme gezip direnmenin en güçlü sembolleri haline geldiler.

Görünmezlikten sembolleşmeye, mağdurluktan güçlenmeye bu ülkenin kadınları, bizler Gezi direnişiyle birlikte tarihsel bir kırılma yaşadık. ‘Bu daha başlangıç’ sloganı tam da bu nedenle en çok biz kadınlara yakıştı. Geziden sonraki her eylemde kural olarak biz kadınlar ön saflarda yer aldık.

Tuzu kuru ‘orta sınıflar’ mı?

Sınıf demek için şantiye, işçi tulumu, nasırlı eller, balyoz gibi inecek sıkılı yumruklar bekleyenler için Gezi direnişi ‘kitabın’ hayata uymadığı bir garip kavşak oldu. Onlara kalsa bu bir komplo bile olabilirdi…

Dahası emekçi kadının, soyut bir fabrika işçisi olmadığı; düpedüz özgürlükçü taleplerinin de olabileceği, hayalleri süsleyen o işçi tulumu ve sıkılı yumruklarla değil de dekolteli giyimi, manikürlü elleri ve kırmızı rujuyla da sizi karşılayabileceği Gezi direnişiyle birlikte faş oldu.

Evet, bugün emekçi kadın soyut bir fabrika işçisi değildi. Bugün emekçi kadın dekolteli giyimiyle tacize uğramadan evine gitmek isteyen plaza çalışanıydı, iş çıkışı arkadaşlarıyla bara gidip eğlenmek isteyen,  bedelini tecavüzle ödemek istemeyen kasiyerdi, erkek arkadaşıyla yaşayan çağrı merkezi çalışanıydı, ‘çalışan kadın fuhuşa hazırlıktır’ söylemine öfkelenen temizlik işçisiydi, gerici ustabaşının hakaretlerine maruz kalmak istemeyen fabrika işçisiydi, topuklu ayakkabı giymek zorunda kalan ilaç mümessiliydi…

Dahası özgürlükçülüğün de emeğin de sahibi bu kadınlardı.

Liberal heyula mı?

Gezi direnişiyle birlikte, aslında yıllar yılı uygulanan neoliberal politikaların, sınıf çelişkilerini yalnızca pür anlamda emek sürecinde değil de, -önceki sermaye birikim biçimlerinden görece farklı olarak- emeğin yeniden üretildiği alanlarda da yığdığı ve hatta buralarda ciddi tortular oluşturduğu görülünce konunun yalnızca bir park-bahçe konusu olmadığı anlaşıldı.

Yine de forumlardaki kendiliğinden anti-hiyerarşik şekillenme, özgürlük talebindeki kadınların kendi kimlikleriyle öne çıkışları, kırmızılı kadın oluşları, diren kırmızı ruj ya da diren dekolte çağrıları, Validebağ’daki gibi polisle burun buruna gelen kadınların hırsla erkekleri safların gerilerine itmeleri, yine kadınların ortalık yıkılırken cinsiyetçi sloganlara, tezahüratlara dikkat çekmeleri, neredeyse tüm politik varlığını anti-liberal teyakkuz timi olmaya hasretmiş olanlar için kaygı vericiydi.

Var mı bir tarihsel dip dalga?

Gezi Direnişinde AKP rejimi ile kadınları karşı karşıya getiren güncel konular bir bakıma tarihsel olarak tansiyonu yüksek konulardı.

Bu tarihsel dip dalga, meşruluğunu kanıtlamış bir söylem çizgisiydi. Bu çizginin yılar yılı, kuşaklar boyunca varsaydığı; kadınların okuyarak ‘kurtulacağı’; ‘ekonomik bağımsızlığını kazanarak’, ele güne, kocaya avuç açmayacağı, kendini ezdirmeyeceği, idealist mesleklerin sahipleri olması gerektiğiydi.

Münevver öğretmenlerdi, gerekirse taşrada sürünmeye razı çilekeş hemşirelerdi…

O kadar onurlu ve güçlü bir çizgiydi ki ananelerden kız torunlara, köy enstitülerinden kız meslek liselerine, geçmişin koca dayağından bugünün ‘modern ilişkilerine’, ‘ben okuyamadım sen oku’ telkinlerinden, nasihatlara ve gururlara uzandı…

On yıllara uzanan ideolojik, kültürel dokusuyla bu çizgi karşısında, AKP rejiminin ‘çok çocukla aile kariyeri yapan makbul kadınlığı’ gerçek bir fiyaskoydu; okuyamamış ananelerin ve belki de annelerin hayallerine ihanetti…

Gezi direnişi bu anlamda kadınlar için sadakatle ihanet arasındaki bıçak sırtında doğdu.

Bıçak sırtının ihanet hattında bugünün AKP’ye ensar olanlarını, doğum kontrolüne karşı çıkanlarını, boşanma hakkını gasp etmeye çalışanlarını, çocuk gelini gelenek olarak propaganda edenlerini görüyoruz.

Bıçak sırtının diğer hattı ise T.C Ayşe teyzelerle üniversite hocası ‘kırmızılı kadını’ buluşturan bir hat.

Bugün tam da buradan yol almak zorundayız…