Kıbrıs ve su meselesine dair…



03-03-2016 09:26


Nurettin Abacıoğlu

Can Dündar ve Erdem Gül’e açılan casusluk davası henüz bitmedi. Ağırlaştırılmış müebbetle yargılanan iki gazetecinin, tutukluluk durumlarına yaptıkları itiraza ise Anayasa Mahkemesi, tutuklular yönünde olumlu karar vererek Silivri’den tahliye edilmelerini sağladı. Özetle siyaseten davayı bitirdi ve doğal olarak da RTE’nin büyük tepkisini çekti.

Sarayından ve ağzından, kararın RTE tarafından tanınmayacağını ve gerekliliklerine uymayacağını hiç hayret etmeden öğrendik.

Anayasa mevzuatına ve ruhuna uygun olmayan ve kendini “de facto” “başkan” ilan eden RTE, AKP ve her alandaki yandaşları tarafından hararetle desteklendi. Desteklerin dozu öyle başını alıp gitti ki, sıra mahkemenin, “Başkana” tam tabi bir kuruma dönüştürülmesi gerektiğine kadar geldi. Kuşkusuz bunun için çok da veciz fikirler beyan edildiği. İşte bu sırada, destekçileri daha da kızdıran, yenilip, yutulması kolay olmayan bir açıklama Mahkeme Başkanından geldi. Devletlûyu tam cepheden karşısına alan ifadelerden, mahkemenin verdiği kararların her kurum ve kişiyi bağladığını, milletin her ferdi bir kez daha işitti ve öğrendi.

Bu durumun bir tanımı yapılacaksa, döneme sivil vesayet, eyleme de sivil darbe demek, 2000 li yılların Türkiye tarih yazınına şimdiden uygun düşecektir… “Yetmez ama evet” çilerin bir bölümü aldatılmış olma ağlaklığına devam ederken, önemli bir bölümü bu darbe ve otoriterleşme karşısında sessiz ve nefeslerini kesmiş vaziyettedir.

Ne ki, bu yazı bununla ilgili olabilecekken, bu haftanın mevzusuna, saik nedenlerle Kıbrıs’tan, Kıbrıs’a dair yazı yazma bileti kesilmiştir.

***

Bir müddettir Kuzey Kıbrıs’a gelip gidiyorum.

Şimdiye değin üniversitede geçici olarak görevli iken, artık görevim kalıcılığa dönüştü.

Dolayısıyla, memlekette emek verdiğim 40 yıllık kamu görevimde bir sona geldim ve şimdi bu coğrafyanın ekmeğini yemeye başladım.

Amaç tatil olmayınca ve her sabah, çeşmeden akan acı-tuzlumtrak tadındaki su nedeniyle, ağzını bile neredeyse çalkalamak mümkün olmayınca, havasını yeni soluduğum bu diyarın su meselesine dair bir ilkle bu haftaya şerh düşmek uygun olur görüşündeyim…

***

Kıbrıs meselesi tarihi bir mevzudur. Ayrıntısı yazılı, görsel kaynaklarda çoktur.

1571 de, Osmanlının eline fetih olunarak geçmiştir. 93 harbinde Osmanlı, Ruslara yenilince, müttefik diye İngilizlere müracaat edilmiştir. İngiliz’de 1878 de önce adayı koruma altına almak için kiralamış ve 1914 de de, ada kiracıları tarafından, 1. Dünya Savaşı bahane edilerek Birleşik Krallığa ilhak edilmiştir.

Osmanlı fütuhatı sonrası, Memalik-i Osmaniye’nin muhtelif mıntıkalarından ahali, adaya göç ettirilmiş ve adanın Rum, Yahudi milletlerinin yanında Müslümanlaştırılmasına çalışılmıştır.

Yakın tarihte, Kıbrıs’ın iki cemaat arasında bölünmesi ve Kuzey Kıbrıs ile Güney Kıbrıs Cumhuriyetlerinin doğuşuna neden olan siyasi olaylar ve askeri harekât, henüz tazedir. Sonralarda, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın adıyla anılan plana göre, 24 Nisan 2004 de birleşme referandumu yapılmıştır. Kuzeyin kabul, Güney Kıbrıs’ın reddettiği, bunu takiben de, Güney Kıbrıs’ın, 1 Mayıs 2004 de “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak Avrupa Birliği’ne girişi, hikâyenin derinliklerinde halen çok canlıdır.

Adada bugün de bir birleşme görüşmeleri ve çabası sürdürülmektedir. Niyet beyanları ifade edilirken, izlenmekte olan yolun uzun ve çetrefil kasislerle dolu olduğunu, anlaşıldığı kadarıyla, iki taraf da iyi bilmektedir.

Televizyondaki Türkiye Kanalları bir yana bırakılırsa, KKTC kanallarında neredeyse her akşam, Ada meselelerine dair bir açık oturum izlemek mümkündür. Bu da buradaki süreçleri anlamak bakımından son derece öğreticidir.

 ***

2 Mart itibariyle, kanallarda tartışılan en önemli mevzu “KKTC’ye Su Temin Projesi” dir.

Ada, Türkiye’ye göre “Yavru Vatan, Yeşil Kıbrıs ve Cennet Ada” dır. Adaya Türkiye’den geleni, gideni üç bölüğe ayırmak mümkündür. Turistik nedenler, asker gelişleri ve uçan hocalarla, hem Türkiye ve hem de Akdeniz havalisindeki ülkelerden gelen öğrenciler.

Turistik seyahatlerin cazibe başını gazinolar çekmektedir. Bu itibarla otel gazinolarında kumar keyfini çıkaranların nasıl bir kitlesel kalabalık oluşturduğunu Lefkoşa Ercan hava alanı gümrük çıkışında görmek mümkündür. Gazino ve oteller, karşılama hizmetlerinin en albenilisini genç bayan çalışanlarla yerine getirmektedir. Yanı sıra iklimi hoş, havası güneşli ve kışları ılımandır. Yemek ve mezelerin çeşit ve lezzeti de muazzamdır. İnsanlar içten, sakin ve Türkiye ile karşılaştırılırsa Avrupa, İngiliz kültürüne çok daha yatkın ve aşinadır…

Ne ki içme-kullanma-sulama ve sanayi suyunda problem vardır. Anlaşılan kıt ve kurak giden yıl ve mevsimlerde su rezervi kaynakları çok sıkıntılıdır. Toprakların bereketine karşılık, suyun kimyasının kalitesizliği ve rezervinin düşüklüğü tarımı da etkilemektedir.

Bunu aşmak için, kendini Ana Vatan gören Türkiye’nin bir şeyler yapması gerekmiştir. Yavru Vatan için 2011 de asrın projesi başlatılmış ve şu güne değin ilk ve tek olan denizin altına boru hattı döşenerek Anamur’dan buraya su getirilmiştir.

İşin teknik ve mühendislik faslı kuşku yok ki büyük bir planlama ve yatırım gerektirmiştir.

Bu projenin bel kemiğinde deniz altından su iletimi sağlayacak 66,5 km lik askılı bir boru sistemi yatmaktadır.

Deniz geçiş isale hattı, yüksek yoğunluklu polietilen yekpare 500 metrelik ve 1,6 metre çapında borulardan oluşturulmuş ve bunlar denizin altında (20-280 metre derinlikte) birleştirilip, ağırlık asılarak sabitlenmiştir.

Proje dört bölümden oluşmuştur. Önce Türkiye tarafında, Anamur Dragon çayı üzerinde Alaköprü barajı kurulmuştur. Burada toplanan suyun Kıbrıs’a gelişi hayli maceralıdır. Projeye konu olan iş, Türkiye tarafı 23 km, deniz geçişi 80 km (66,5 km askılı borulu sistem) ve KKTC tarafı 3 km olmak üzere toplam 106 km uzunluğunda bir hattır. Ayrıca suyun KKTC’de inşa edilen Geçitköy Barajı’na aktarılması da işin muhtevasında bulunmaktadır. Anlaşılacağı üzere ana vana Türkiye’dedir.

KKTC tarafında, Güzelyalı’da bir pompa istasyonu ve buradan suyun toplanması için aktarılacağı Geçitköy Barajı bulunmaktadır. Kıbrıs vanası açıldığında su ilkin bir arıtma tesisinden geçirilmekte ve isale hatları ile doğrudan Lefkoşa ve Girne’ye; sonra Lefkoşa-İskele-Mağusa ve İskele-Dipkarpaz isale hatları ile Kuzey Kıbrıs’a dağıtılmaktadır. Bu isale hatları da toplamda 471 km uzunluğunda inşa edilmiş ve edilmektedir.

Projenin rapor özeti içinde de şöyle denmektedir:

“Proje ile KKTC’ye yılda 75 milyon m3 suyun iletilmesi bu suyun 37,76 milyon m3’ünün (%50,3) içme-kullanma ve sanayi suyuna, geriye kalan 37,24 hm3’ü (%49,7) sulama suyuna tahsis edilecektir.

Proje ile halen kısıtlı yeraltı ve yüzeysel su kaynakları nedeniyle su sıkıntısı çekilen KKTC’ye hem içme-kullanma ve sanayi suyu temin edilerek 2045 yılı su ihtiyacı karşılanacak; yapılacak sulu tarım ile yüksek gelir artışları sağlanacaktır. Adada yazların uzun ve sıcak, kışların da kısa ve ılıman geçmesi, ayrıca topraklarının çok verimli olması, yılda 2,3 kat mahsul alınmasına imkân sağlanacaktır.” 

İşin tamamına yakını bitirilmiş ve dağıtım faslının organizasyonu kısmında bu güne değin Türkiye ile KKTC arasında yoğun müzakereler gerçekleşmiştir.

KKTC’de su, elektrik dağıtım işleri, elde olan şebekeler vasıtasıyla ve belediyeler eliyle bir kamu hizmeti olarak yürütülmektedir.

Türkiye su ana vanasının sahibi olduğu gibi, dağıtımın parasal girdisiyle de çok ilgilidir. Yap-işlet-devret mantığıyla tesis edilen proje için, Türkiye işin kamu hizmeti değil, özel bir şirket eliyle yürütülmesini istemiştir. Yürütücünün “Ana Vatan” mahreçli olması; yerel su kaynaklarının (yer altı ve akarsular) da ana su dağıtım şebekesine dâhil olması; iletilecek kota su miktarının (75 milyon m3) tüketiciye intikal fiyatının tekel olması; KKTC’nin bu kota miktarı satış garantisini devlet olarak sağlaması gibi istekler müzakerelerin diğer ayrıntılarını oluşturmuştur.

Kısacası Türkiye kapitalizminin, emperyalist sistemden devşirdiği ne kadar özellik ve özelleştirme eğilim ve girişimi var ise su işinde de KKTC benzeri bir dayatmayla karşı karşıya kalmıştır. KKTC hükümeti ve yönetim buna direnmek için çaba sarf etmiş olmakla beraber, AKP hükümetinin dayatmaları vanayı elinde tutan taraf olmanın yetkinliğiyle galip gelmiştir.

Kıbrıs’a gelen suyun dağıtım ve satışına, adanın kuzey bölgesi yer altı ve akarsuları da dâhil edilerek, kamusal bir hizmet olmaktan çıkarılmak suretiyle AKP’nin uygun gördüklerine özelleştirilmiş veya peşkeş çekilmiştir.

Bu olgu, Kıbrıslıların da şikâyet ettiği üzere ilk değildir. Örneğin Lefkoşa Ercan havaalanı, yatırım yapılacağı bahanesiyle özelleştirilerek, kamu hizmeti ve kurumu olmaktan çıkarılmış, şu anda alan önceki her hizmetin çok daha pahalıya satıldığı ve fakat yatırım için çivi çakılmadığı bir birisini zenginleştirme işlevini yerine getirmektedir.

Anlatıldığına göre, elektrik dağıtım işinin de Türkiye’deki gibi özelleştirilmesi dayatması “Ana Vatan” hükümetinden gelmektedir. Dayatmalarda en önemli tehdit KKTC’ye yıllık yardım fonu ve kaynağı olarak yapılan destek bütçesinin kapatılmasıdır. Üst düzey bürokratlar dâhil insanlar, maaş alamama tehdidi ile her daim baş başadır.

Su işinde olası bölgesel müşteriler de şimdiden bellidir. İlki Güney Kıbrıs’tır. Güney Kıbrıs’ın çıkardığı petrol ve doğal gaza karşılık su bir alternatiftir. AKEL, bu gün yaptığı açıklamaya bakılırsa, su anlaşmasının, iki kesim arasında sürdürülmekte olan birleşme görüşmelerinde yeni sorunlar oluşturacağını ifade etmektedir. Burada işi bilenlerin dediğine bakılırsa, İsrail, su işinde ikinci uzak hedeftir.

Kısacası Doğu Akdeniz’in stratejik adası, her çağda olduğu üzere güçlülerin elde tutma isteğini ve sömürü iştihasını bu gün de kabartmakta ve çekmektedir.

Örneğin birleşme süreci müzakerelerine taşınır taşınmaz malların mübadelesi, tazmini, yeniden yerleşme ve iki bölgeli yönetim tarzı gibi akla gelen her konu dâhilken, İngilizlerin elinde tuttuğu Ağrotur ve Dikelya üsleri görüşmelere mevzuu değildir.

Türkiye kendi boğuştuklarından başını kaldırıp, Kıbrıs’ın ne denli farkındadır; tartışma götürür. Ancak Kıbrıs, kendi içinde yoğun biçimde kaynamaktadır. Ne ki kaynama derecelerine etki eden ve konuşma, gösteri yapma gibi temel hakların kullanımında Türkiye’den çok farklı olarak, burada bir korku veya tehdit hissedilmemektedir.

Şimdilik Kıbrıs’a dair bu kadar olsun…

nuriabaci@gmail.com