Kıbrıs 2017



10-01-2017 01:29


Nurettin Abacıoğlu

KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı Cenevre’ye gitti.

Bu iş için son tur deniliyor; ama bu iş daha çok su kaldırır gibi görünüyor. Hep beraber göreceğiz...

***

Ne olduğunun farkında mıyız?

Türkiye kendi içinde boğuşmaktan ötesini göremiyor. Acılarına her gün yenisi katılıyor ve yas tutması tükenmiyor.  Ölümlerin hangisinin şehit, hangisinin sıradan olduğuna ise devlet yetkilileri karar veriyor. Memleket ve ahali, çözümlerin anası diye sunulan anayasa değişikliği, başkanlık ve referandum hikayelerine sıkışmış bir aralıkta yaşıyor. Her olumsuzluğun ya FETÖ’ye, ya PKK’ya veya DAEŞ’e bağlandığı, olmadıysa “üst akılda” karar kılındığı ve yönetimin, bütün bunlarda hiç bir rolünün bulunmadığı retoriği ortalığı kaplamışken, memleketin bir karış ötesindeki Kıbrıs adasında, bölgenin  yarınına da etki edecek başka bir hikaye yazılıyor...

Kıbrıs tarihini buraya baştan şerh düşecek değilim. Merak edeni, biraz zahmetle kitap karıştırabilir ve hafıza tazeleyebilir.

***

Kıbrıs’ın hal-i pür meali ve verili durum...

Kıbrıs 1974 den beri bölünmüş bir adadır.

Bu bölünmüşlük içinde bugünün ada coğrafyası iki muhtariyete ev sahipliği etmektedir.

Birisi, Türkiye’nin yavru vatan dediği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’dir. Siyaseten Türkiye’den başka tanıyanı yoktur. De facto ayaktadır ve tanınmayan bir ülkenin, tanınmayan siyasetçisi olarak Mustafa Akıncı ve ekibi, uluslararası bir arenada, siyaset masasında, Güney Kıbrıs Rumları ile adanın geleceğini ve ortaklaşabilirlerse ortak geleceğini konuşmak üzere Cenevre’ye gitmiştir.

Güneye gelince, kendisini 1960 Anayasasının resmi temsilcisi ve devamı gören muhtariyettir. “Kıbrıs Cumhuriyeti” sanını elde tutmakta olup, Avrupa Birliği üyesidir. 42 yıldır “işgal” dedikleri bir tarihi değiştirmek  ve kuzey coğrafyasını da siyasi haritaya katmak istemekte ve bu bağlamda resmen tanımadıkları kuzey yöneticileriyle, siyaseten Cenevre’de muhatap olmaktadır. 

Masanın etrafında, 1960 Anayasasının eki olan anlaşmaya göre garantör olarak ilan edilmiş Yunanistan, Türkiye ve İngiltere bulunmaktadır. 9 Ocakta başlayan Cenevre görüşmelerinin ilk üç gününde, adalı liderler görüşüp ilerleme sağladıkları taktirde, garantörler onlardan sonra toplantıya katılacaklardır. Kuşkusuz bu katılılm sadece bir seromoni olmayacaktır. Yani adanın geleceği, adalıların anlaşmasından çok, garantörlerin alacağı pozisyona da bağlıdır. Çipras ve Erdoğan’ın ne yapacağı, merak bakımından tavan yapmış durumdadır. İngiltere, göreli olarak daha pasif konumda görünse de, bir çıkar odağı olarak sadece kendisinin değil, batı denilen merkez kapitalizminin temsiliyetini de üstlenmiş durumdadır. O halde esas oğlan rolü, Yunanistan ve Türkiye’ye kalmaktadır. Hesapça bu iki ülke, NATO’da ve batı ittifaklarının içinde yer almaktadır. Kıbrıs nedeniyle Türkiye ve Yunanistan NATO içinde bir çok kez savaşla karşı karşıya kalmışlardır. Sonrasında Yunanistan ve Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, Türkiye’nin Avrupa Birliği ile olan katılım müzakerelerinde fasıl açılmasının da başlıca vetocuları olmuşlardır. Kısacası aynı kazanda kaynama kabiliyetinde olmayan bu ülkeler topluluğu, şimdi Cenevre’de bir masa etrafında toplanmaktadır.

***  

Cenevre: Dön baba dönelim...

Cenevre toplantısında, anlaşmaya varılması gerekenler arasında başlıca beş başlık sayılabilir: İlki siyasi başlıktır, ikincisi coğrafi sınırlardır. Üçüncüsü mülkiyet meselesidir. Diğerleri ise yönetim biçiminin düzenlenmesi ve güvenlikle (askeri-garantörlük temsiliyeti) ilgili hususlardır.

Siyasi başlığın logosu olan “Kıbrıs Cumhuriyeti” parantezinde bir sorun bulunmamaktadır. Ne ki federal bir devlet olup olmayacağı, halen tartışmalı görünmektedir. Rum milliyetçi kesimlerin, Türk tezi diye karşı çıktığı ve dolayısıyla Kıbrıs Rum toplumunun geçmişte reddettiği, “İki Bölgeli-İki Toplumlu Federal Kıbrıs Cumhuriyeti” kavramı bugün masada bulunmakta ve mutabakat sağlanabilecek bir olgu olarak değerlendirilmektedir. Bu siyasi başlıkta anlaşma olduğu taktirde, Federal Cumhuriyetin temsiliyeti, yani “dönüşümlü başkanlık meselesi” ise sonraki etabın sancılı başlığı olarak gündemde sıra beklemektedir.

Coğrafi sınırlarda düzenlemede asıl  ölçüt, ada yüzölçümünün nüfusa bağlı oranlaması esasına dayanmaktadır. Burada soru, “hangi nüfus (?)” sorunudur! 74 öncesi nüfus kayıtlarıyla, şimdiki arasında oran değişmiştir. Annan planına bakılırsa, “Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki bakanlıkların en az üçte biri Türklerden oluşacaktı”. Anlamı şudur: hem coğrafi, hem de nüfus olarak verili durumdan hareketle Kıbrıs Türk tarafı üçte bir büyüklükteki ortak kabul edilmiştir. Referandumda, Türk tarafı yüzde altmış beş oranında “kabul” demesine karşın, Rum tarafı yaklaşık yüzde yetmiş altı ile bu planı “reddetmiş” ve bugünkü durumda masaya Türk tarafına dörtte birlik büyüklükteki bir ortaklık teklifiyle gelmiş bulunmaktadır. Yani günü önceden okuyan Rum yönetimi, Annan planını reddettikten sonra başka bir kazaya meydan vermemek için elinde bulundurdukları 74 öncesi nüfus kayıtlarına dayalı olarak köken olarak Kıbrıs Türkü sayılanlara, Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu, Avrupa Birliği vatandaşlığı ve Rum kesiminde de serbest dolaşım ve yerleşme hakkı tanımış bulunuyor. Özellikle bu girişim, kapı olarak ve bu gün bakımından, KKTC muhtariyetindeki bölgeden Rum tarafı çıkarına yeni sınır düzenlemesinin yapılması taleplerine çıkmaktadır. Güzelyurt, adanın en verimli tarım toprakları olarak, bu sınır düzenlemesinde Rumlar tarafından istenmektedir. Mağusanın kapalı bölgesinin mülkiyet sahiplerine iadesi talep edilmekte ve Karpaz yerleşiminin tekrar Rum bölgesine dönüşümü öngörülmektedir. Ayrıca yüz bin kişilik bir Rum nüfusun Girne bölgesine göçü ve yerleştirilmesi Rum talepleri olarak masaya getirilmiştir. Önceki görüşmeler sırasında çıkmaza giren başlıklar arasında olduğu ifade edilen bu başlıklar, üç günlük bir sürede sonuca bağlanabilir mi; bunun yanısıra coğrafi sınırlarla mülkiyet meselesine çözüm bulunabilir mi ve sonuçta ortaya bir harita çıkabilir mi, hepsinin en geniş parantezde kamuoyunca bilinen bir yanıtı bulunmamaktadır ve  müzakere bu başlıklarda sürdürülmek üzere başlatılmıştır.

Mülkiyet işi hayli baş ağrılıdır. Adanın bölünmesinden sonra, tarafların elinde kalan coğrafyalarda karşılıklı mülkiyete konu olan araziler bulunmaktadır. Türk tarafında Rum mülkiyeti üzerinde imar, iskan gibi girişimler olmasına karşın, bunların kamulaştırılma bedelleri herhangi bir fonda toplanıp bloke edilmemiştir. Arazi ve tapulu gayrimenkullerin hak sahiplerine iadesi bundan böyle mümkün olamayacak durumda olsa bile uluslararası hukuka dayalı kamulaştırma bedellerinin ödenmesi gerekmektedir. Bunun kimin tarafından ve nasıl yapılacağı belli değildir. Uluslararası mahkemelerde açılacak davalarla hak talebinde bulunacakların davaya Birleşik Kıbrıs’ı muhatap edemeyecekleri düşünülürse, fatura Türkiye’ye mi çıkarılır belli değildir. Rum tarafında da Türk mülkiyeti bulunmaktadır. İfade edilenlere bakılırsa, Rum Yönetimi kamulaştırma bedellerini banka fonlarına yatırarak bloke etmiş görünmektedir.  

Yönetim biçiminde baş ağrıtacak ve siyasi başlığı da içerecek ana mesle dönüşümlü başkanlık –başbakanlık işidir. Eğer bu kurum kabul edilmez ise, yani muhtariyet meclisleri dışında federal mecliste temsiliyette, nüfus oranlamasına göre, Türkler eşit statülü bir halk olarak değil, bir azınlık olarak varlıklarını idame ettirecek veya ettiremiyecek pozisyonundadır.

Askeri durum ve garantörlük işi veya güvenlik meselesi, zurnanın zırt dediği delik olmaya adaydır. Rum tarafı garantör devlet olarak adada bulunan Türk askeri varlığını “işgal güçleri” olarak tanımlamaktadır. Oysa geçmiş Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 Anayasası dahil bütün hukukuna da bağlı olduğunu ilan eden Rum tarafı, o anayasanın eki olan garantörlük anlaşma belgesindeki garantörlükten doğan hükmü ve askeri varlığı bu gün yok saymaktadır. 

Kıbrıs Türkleri’nin içinde de Türkiye’nin askeri varlığını “işgal güçleri” olarak gören kesimler bulunmaktadır. Bu kesimler, işgal argümanına şunu konu etmektedir: 74 harekatı kurtarıcı olduysa bile, sonrasında Türkiye, Kıbrıs Anayasasına uygun olarak yönetimi adalılara vermeyip, toprak üzerindeki varlığını kalıcılaştırdı demektedirler. Söylenenin, jeostrateji ve jeopolitik olarak neresinden tartışılabileceği ise hayli karışık görünmektedir. 

Rumlar, Türkiye’nin garantörlüğünün kaldırılmasını veya garantörlükle beraber Türkiye ve Yunanistan’a adada bulundurulması cevazını veren eski orana dönülmesini, şimdilik bir koz olarak elde tutuyor görünmektedir. Konjonktürel olarak değiştiremedikleri bir faktörü, anlaşma zemininde daha fazla çıkar sağlama aracı olarak kullanacaklardır öngörüsünde bulunmak da fazla eksikli sayılmamalıdır.

***

Türkiye ne diyor? 

Memleket siyasetinin kamuoyuna yansıyan yusyuvarlak ve tostoparlak laflarından başka ortada somut ve bilinen bir durum görünmemektedir. Kaldı ki Türkiye kamuoyu iç sorunlar, terör acıları, OHAL uygulamaları, Suriye sınırındaki savaş gibi başlıklarla kendi içine gömülmüş bir yalıtıklık içindedir. Kıbrıs’tan haberi olan kesim de hayli sınırlı bir vaziyettedir.

Kıbrıs Türk yönetimi ile Türkiye yönetimi ve siyasetçileri, kuşku yok ki sürekli görüşme halindedir. Buralardan kamuoylarına doğrudan bir yansıma yoktur. Garantör bir devlet olarak Türkiye’nin, her ne kadar KKTC yi ayrı bir devlet olarak tanıması yanında, bu politikalar üzerinde “işlere karışmazlık” gibi bir lüks icat ettiğine dair de elde herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.

Kulislerde Cumhurbaşkanı’nın Kırım usülü bir ilhak sözünü gündemine aldığına ilişkin rivayet ise muhteliftir. Nitekim Mustafa Akıncı Cenevre’ye giderken mealen ne Türkiye’nin 82. vilayeti olmak ve ne de Rum kesimine yama olmak üzere masaya oturmaya gitmiyoruz demektedir. Bu da “ilhak” işinin gerçek bir telaffuz olduğunun kanıtıdır.

Türkiye’nin Hatay usülü bir referandumla KKTC’yi ilhakı, iç siyaset açısından ve hele Başkanlığa yönelen bir yönetimle beraber Cumhurreisinin kendisi açısından, hayli güçlü bir çıkış diye düşünülebilir. Konjonktürel olarak ve siyaseten bunun mümkün olup olmadığı bir yana, Dünyada Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı nasıl kabul edilmediyse, bu girişimin de, “velev ki olursa” kabulü mümkün görünmüyorsa bile, sonuçta “de facto” bir pozisyon oluşturabilir. Kuşkusuz bunu Türkiye penceresinden “aba altı sopa politikası” diye de okumak kabildir. Yani nasıl Rum’lar, Türkiye garantörlüğü ve askeri varlığı kalksın, işgal sonlansın diyorsa, RTE’de karşı argüman olarak bunu ortaya atmış olabilir. Ne ki bu bilinen ve eskimiş ağız dalaşlarının kalıcı bir çözüm ve istikrara katkısı bir faydası olur mu bilinmez.

Kıbrıslılar ne diyor?   

Kıbrıs referandumunda Türkiye’den gelip buranın vatandaşlığını almış olanlar da oy kullanacaktır. 74 öncesi yüz yirmi binlerde olan nüfus, bu günün hesabıyla yerleşik üç yüz elli binlere erişmiş durumdadır. Hatta kökenden Kıbrıs Türkü olanlar, bugün Anadoludan gelenlerin yanında azınlıkta kaldıklarını dahi ifade etmektedir.
Kıbrıs Türk kesiminde miiliyetçi ve sol siyasetler arasında kuşku yok ki açı farkı bulunmaktadır. Sol eğilimli sendikalar ile Kıbrıs Rum kesiminin benzer yapıları arasında ortak barış ve birleşme eğilim ve iradesi galebe çalmaktadır. Sağ kesimin ise toprak ve garantörlük tavizine tahammülü bulunmamaktadır. Tıpkı Rum milliyetçilerinin çözümü “Enosis” te görmesi gibi. Bu arada, sendikaların Avrupa Birliğinden fonlandırıldıkları da burada en çok konuşulan mevzular arasındadır. Ne ki Türk tarafının milliyetçi kesimleriyle, Rum tarafının Ulusal Konsey dedikleri ve Siyasi parti başkanlarından oluşan konseydeki temsiliyetlere bakıldığında, her iki tarafında, kendi meşrebine uygun türküyü söylediğini ifade etmek gerekmektedir.

Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL), 1926 da kurulan Kıbrıs Komünist Partisinin 1933 den sonraki ardılıdır. KKP kuruluşunda,  Yunanistan ve Kıbrıs'ın birleşmesine (Enosis)'e karşı kurulan parti olarak temayüz etmiştir. Tam bağımsız ve iki uluslu Kıbrıs Cumhuriyeti'ni savunmuştur. 1933 yılında Birleşik Krallık Kıbrıs İdaresi tarafından "Kıbrıs Ortodoks Kilisesi ile komünistler arasında şiddet olayları olacağı" yönündeki rapor sonucunda kapatılmıştır.

AKEL de Ulusasl Konsey’de yer almaktadır. Ulusal Konsey’in içinde, Rum kesimi bakımından siyaseten ağırlığı tartışılmayacak otorite Kilise ve Başpsikoposluk makamıdır. Baş Psikoposluk, Makarios döneminden bu yana hayli yön değiştirmiş olup, bu gün Enosis’in tek çıkar yol olduğunda ısrarcıdır ve bu minvalde yoluna devam etmektedir. Anastasiadis içte Ulusal Konsey, dışta da garantör olan Yunanistan’la yol yürümektedir. AKEL’in buralarda da yayınlanan haber portallarındaki bildirilerine bakılırsa “kazan kazan” mantığı ile hareket ettiği ve Kıbrıs’ın iki toplumundan birisi olan Rum kesimine vurgu yaparken, Türk tarafının adını bile telefafuz etmediği hesaba katılırsa, burada şimdi gündeme oturtulan birleşme görüşmelerinin ileri de yeni siyasi krizlere gebe olabileceği azımsanacak bir ihtimal değildir.

Ne olur?  

Birleşmiş Milletler (BM) çevrelerine ve masada olan sorunlara bakılırsa, Cenevre görüşmelerinden bir sonuç çıkabilmesi, şimdilik pek mümkün görünmemektedir.
BM, Cenevre’de görüşmelerin sonucundan fazla bir beklenti içinde olmadığını satır arası beyanatlarında ifade etmektedir. Hedefe ulaşılamaması halinde, bundan sonra da müzakerelerin devam ettirilmesi ve canlı tutulmasını temel alacak bir kararın çıkarılmasını öngörmektedir. Yani BM, güvenlik ile garantiler meselesinde, ortaya çıkacağı düşünülen zorluklar olabileceğine işaret etmekte ve bu nedenlede “Blame Game-Suçlama Oyunu” olmasını istememekte ve başarısızlıktan kaçınmak için sürecin açık tutulmasını, teknokrat komitelerinin çalışmaya devam etmesini, böylece askıda bekleyen konuların paralel çözümüne doğru ilerleyecek bir sürecin devam etmesini istemektedir.

Kısacası BM daha önce de olduğu gibi “idare edin” demektedir.

Çevredeki Kıbrıslılardan aldığım malumata bakılırsa, iş bu haliyle referanduma kadar gelip dayanabilirse, toplumdaki “hayır” olasılığı sanki baskın durumdadır.

Sonuna kadar okunma tahammülü olduysa, ada havadisleri de şimdilik bundan ibarettir...


nuriabaci@gmail.com