Kendiliğindenlik ve katalizörlük



05-08-2017 09:21


Metin Çulhaoğlu

Son dönemde dünyanın ve Türkiye’nin durumuna, olası gelişmelere ilişkin pek çok analiz ve yorum okuyoruz. Kimi uç değerlendirmeler dışında çoğu önemli, yaşadığımız dünyaya ve ülkeye ışık tutucu içerikte.

Bunların arasında soldan yapılan değerlendirmelerin kuşkusuz ayrı bir önemi var. Gelgelelim, “eğer durum böyleyse ne yapmak gerekir” sorusuna verilen yanıtlar doğru olsa bile biraz genel geçer kalıyor. Örneğin, “örgütlenmek lazım” ve/ya da “güçleri en geniş anlamda seferber etmeliyiz” gibi…

Eleştirmiyoruz, normal sayıyoruz.

Normal sayıyoruz; çünkü güncel durum analizleriyle “ne yapmak gerekir” sorusunun yanıtı arasında mutlaka bir düzlem farkı olacaktır. Analizde pek çok olguya, ilişkiye, çelişkiye vb. yer verilebilir ve analiz bu anlamda zenginlik taşır. Ancak, işin sonunda gelip dayandığı pratik arayışı bu zenginliği aynen yansıtamaz. Bir sadeleştirme ya da odaklanma gerekir.

İşte, bu sadeleştirme şimdilik “örgütlenmek lazım” ve/ya da “en geniş cephe” gibi söylemlerin etrafında dönüp durmaktadır.

Bu durumda, işin doğası gereği önümüzde duran sınırların biraz zorlanmasında sakınca olmasa gerek.

***

Türkiye toplumu, “teslim olmadım”, “için için kaynıyorum”, “bende ciddi bir muhalif birikim var” mesajlarını 2013 Haziran’ından başlamak üzere son dört yıl içinde belirli uğraklarda net biçimde vermiştir. Bu bir veri olarak alınmalı, ince eleyip sık dokumaktan kaçınmalı, “Haziran bitti mi bitmedi mi” gibi tartışmalara fazla itibar edilmemelidir.

Eğer sol/sosyalist öznelerin kendi etkinliklerinin ötesinde, “kendiliğindenliğin” öne çıktığı hareketlenmelerden söz ediyorsak, bu tür hareketlenmelerde iniş çıkışlara meydan vermeyen bir süreklilik aranması işin doğasına aykırıdır. Belirli bir uğrakta kazanılan ivmenin fazla düşmeden dört yıl devam ettiği nerede görülmüştür?

Bu durumda, sol/sosyalist öznelerin kendi çalışmaları ile koşullara göre bir ihtimal “patlamaya” da dönüşebilecek kendiliğindenlik arasında genişçe bir “gri alanın” olduğunu söyleyebiliriz. Can alıcı soru ise şudur: Sosyalistlerin bu gri alanla ilişkisi ve mesafesi ne olmalıdır?

Sosyalistlerin kendi çalışmalarını şimdilik bir yana bırakırsak, aslında olması gereken, gri alanın ve oradaki kendiliğindenlik unsurunun “içerden” ya da “alttan” gelen, enformel yanı ağır basan örgütlenmelerle belirli ölçülerde başkalaşmasıdır. Yani diyoruz ki örneğin toplumdaki laik duyarlılık öylesine bir duyarlılık olarak kalmasın; belirli bir yerellikteki insanların (bir kez daha örneğin) yaklaşan yeni ders yılında eğitimdeki son adımları hedef alan, kolektif, somut hedef gözeten tepkilerine ve eylemliliklerine dönüşsün…

İyi de (sosyalistler olmadan) olur mu, “yaparlar” mı?

Bir bakıma, zurnanın zırt dediği yerdir.

***

Bizce sorun, bir yanda ülkede kendiliğinden tepkilerin kendi örgütlülüklerine dönüşme geleneğinin olmayışı ile diğer yanda sol/sosyalist birikimin kendi dışındaki oluşumlara bir şekilde müdahil olma geleneği arasındaki gerilimden kaynaklanmaktadır. Başka bir deyişle ilki nesnel olarak “bana müdahale edin” daveti çıkarırken bu davete icabet edenlerin kendi öznellikleriyle aşırı yüklü olmaları sorun yaratmaktadır.

Eğer bu tespit doğruysa akla en yatkın görünen çözüm, sosyalistlerin “ne halleri varsa görsünler” ile “benim dediğim, önerdiğim gibi olacak” arasında, fikir ve esin veren, yol öneren, ama kendi ağırlıklarını sürekli hissettirip belirleyici kılmaktan kaçınan “katalizör” işlevi görmeleridir.

Becerilebilirse, kendiliğindenlik unsurunun uzantısı olan kitlesellik/nicelik ile katalizörün sağlayabileceği süreklilik arasında az çok istikrarlı bir denge de kurulmuş olacaktır.

Toparlarsak, şunları söylemiş oluyoruz:

Sosyalist özneler, zaten asli görevleri olan sosyalist propaganda ve örgütlenme çalışmalarına elbette ara vermeden, ama bu çalışmayı başka her şeyin yerine geçmesi gereken tek doğru/yol olarak görmeden devam etmelidir.

Sosyalist özneler, kendilerine görece uzak, daha “bakir” alanlarda az önce sözü edilen katalizörlük görevini ciddiye almalı, hakkını vermelidir.

Birleşik Haziran Hareketi gibi oluşumlar ise saflarına yeni unsurlar kazanmanın yanı sıra aynı katalizörlük işlevini toplumun, çeşitli yerelliklerin “kılcal damarlarına” uzanarak yerine getirmelidir.