Kapitalizmin 'yeni normali' mi? Yoksa…



26-12-2016 23:50


Haluk Yurtsever

2017’nin nasıl bir yıl olacağını bilemiyoruz. 

Her gün, dünyada ve Türkiye’de olup bitenler üzerine yüzlerce yazı, yorum, analiz okuyoruz. Bunların çoğu, jeo-politik, jeo-stratejik içerikli. İçlerinde, dünyaya yön veren büyük güçlerin amaç ve yönelişleriyle ilgili, bilgiye dayanan, ciddiye alınması gerekenler de var. Ama hiçbiri dünyanın gitmekte olduğu yön ve yer konusuna ışık tutmuyor. 

Hangi dip akıntılarının hangi yüzey hareketlerine yol açtığını anlamadan bu hareketlere doğru tanı koymak gerçekten kolay değil. 

Öte yandan, kapitalizmin tarihinde ilk kez, kapitalizme alternatif bir toplum düşüncesi, tasarımı, tercihi olmayan düşünce insanları 'kapitalizm sonra'sını ya da böyle giderse kapitalizmin kendiliğinden nasıl sona ereceğini tartışıyor. Bunların arasında, kapitalizmin “çok başarılı” olduğu için de son bulabileceğini ya da bu sistemin yerini alacak geçerli bir alternatif olmasa da sona erebileceğini ileri sürenler de var.

“Kapitalizmin yeni normali” böyle bir ortamda, ihtiyaç üzerine icat edilmiş bir kavramdır. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığının, olmayacağının itirafıyla birlikte kapitalizmin kendisini “böyle” de sürdürebileceğinin ilanı oluyor. Sorun, aradaki farkın kapitalizmin niteliğiyle ilgili olup olmadığı noktasında düğümleniyor.

Toplumlar ve toplumsal düzenler insanlar gibi ölmezler. Ama insan gibi yaşlanır ve hastalanırlar. Hastalık, ciddiyet derecesine göre, ölümün habercisi olabilir.

***

“Kapitalizmin yeni normali” denen şey, sistemin sınırlarının onların dilinden anlatımıdır. Örneğin, “sürekli durgunluk”, “sürdürülebilir istikrarsızlık”, “düşük/sıfır büyüme” kapitalizmin yeni normali sayılıyor. 

Gelişen üretici güçlerle, sermaye ve artık değer birikimini var eden üretim/mülkiyet ilişkileri arasındaki ölümcül çelişkinin, dünya toplumlarını çürüme ve dağılma noktasına getirdiği bir evredeyiz. Bu evrenin ne kadar süreceğini, nasıl sonuçlanacağını bilemiyor, sonuyla ilgili kesin tarihler de veremiyoruz. Kendini, artık yadsınamaz açıklıkta ortaya koyan belirti ve bulguları, ipuçlarını irdelemek ise zamanın görevi olarak kendini dayatıyor.

Bugün bu çelişki, kendini en belirgin biçimde bilimin, bilgi ve enformasyonun en önemli üretici güç durumuna gelmesiyle belli ediyor. Giderek artan miktarda metanın sıfır maliyetle, sınırsızca çoğaltılabildiği koşullar, başlıca amacı kâr olan mülkiyet ve mülksüzleştirme düzeninin anti-tezi olarak olgunlaşıyor. Kapitalizmin Sınırları ve Toplumsal Proletarya ve Orta Sınıf Efsanesi çalışmalarımda bu konuyu elimden geldiğince açmaya çalıştım. Burada bunlara girmeyeceğim.

Bu yazıda, Karl Polonyi’nin ve onun şimdi özetleyeceğim tezini güncelleştiren Wolfgang Streeck’in yazdıklarından yararlanarak , üç “meta” üzerinden, kısaca, kapitalizmin sınırlarının nasıl belirginleştiğini göstermeye çalışacağım. (Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm, Çeviren: Ayşe Buğra, İletişim Yayınları, 3. Baskı, İstanbul 2003).

Polonyi,  “üç meta”nın sınırsızca metalaştırılmasının kapitalist pazarı yok edeceğini savunuyordu. Bu üç meta, emek, toprak (doğa) ve para’dır. Polonyi’ye göre, pazarın genişlemeye devam etmesi metalaştırmayı frenleyen öğeleri gerektirir. Emek, toprak ve parayı da içine alan “tam metalaştırma”  arz ve talebe dayanan piyasayı ortadan kaldırır ya da işlemez hale getirir. 

Bugün, insan emeğinin metalaştırılması kritik bir noktaya ulaşmıştır: Artan emek üretkenliği, teknoloji vb. toplumsal olarak gerekli emek zamanını azaltmakta,  ancak çalışma zamanı buna koşut olarak azalmamaktadır. Bu durumda, işsizlik, güvencesizlik kapitalizmin “yeni normali” oluyor. Dahası, bu süreç tam otomatikleşmeye, robotlaşmaya doğru yol aldıkça canlı emek sömürüsü tehlikeye düşüyor. Süreci geciktirmek için frene basıyorlar ama nesnel gidişin yönünü ve sonuçlarını engellemeleri olanaksız. Ayrıca, “insan emeği”nin tam metalaştırılması, tanımdaki “insan”ı yok ediyor. Artan gelir eşitsizliği kapitalist büyümeye reel bir sınır getiriyor. Bunun üzerine çok satan kitaplar yazılıyor.

Kapitalizmin kâr ve büyüme dürtüsü sınırsız, doğal kaynaklar ise sınırlıdır. Zengin emperyalist ülkelerin enerji tüketim kalıbı tüm dünya için geçerli olsa yeryüzünde insan yaşamını temel önkoşullarının ortadan kalkacağı hesaplanıyor. Küresel ısınma, iklim krizi vb. sürekli büyümeye, sermaye biriktirmeye programlı kapitalizmin umurunda değildir ama bu giderek ağırlaşan bir sorun olarak insanlığın önündedir. 

Günümüz kapitalizminde para aşırı derecede metalaşmıştır. Paradan para kazanma ya da kapitalist ekonominin malileşmesi, sınırsız ucuz kredi üzerinden para spekülasyonuyla büyük kaynak geçişlerini getirmiş ve mali balon 2008’de patlamıştır. Durum bugün de aynıdır. Dünya ekonomisi, çok önemli ölçüde mali oligarşinin denetimi altındadır.  Öte yandan, küresel kapitalizm bugün tüm dünya ekonomisinin güvenliğini, parasal istikrarını sağlayan bir merkezden ve para biriminden yoksundur. 1920’lere kadar merkez Britanya para Sterlindi; 1945 sonrasında ABD ve dolardı. Şimdi merkez dağılıyor. Dünya ekonomisine katılan ülkelerin paraları arasındaki karşılıklılığı, döviz rejimini düzenleyen merkezin ve paranın yokluğu sermayenin hareketi açısından ulus devletler arası ilişkileri de içine alan yeni bir sınırdır.  

Yeni bir yıla girerken kapitalizmin sınırları üzerine yeniden düşünmenin ufuk açıcı olacağını düşünüyorum.