Kadro için kuşak feda edilir mi?



22-11-2016 05:37


Metin Çulhaoğlu

Son yazımızda, uluslararası sistemin iflas eden iki paradigmasına değinmiş, bu kez gündeme neyin getirilebileceği sorusunu ortaya atmıştık. Yazı şöyle sonlanıyordu: 

“Yani o malum çevreler ‘işte bu’ diye bu kez neyi diline dolayacak?  

“Kimi işaretler var; ama bunlar da bir başka yazının konusu olsun…”  

Buradan devam edelim ve konuyu en azından Türkiye’de beliren işaretlere göndermede bulunarak açmaya çalışalım.    

***

Ama önce, iflas ettiğini söylediğimiz iki tarihsel paradigmayı hatırlayalım: Kapitalizmin II. Dünya Savaşı’nı izleyen çeyrek yüzyılına damga vuran refah devleti-sosyal devlet kalkınma paradigması ve sosyalist sistemin çöküşünün ardından gelen çeyrek yüzyılı tanımlayan küreselleşmeci-liberal paradigma…

“Yenisi ne olacak?” sorusuna vereceğimiz yanıt kestirme ve basittir: “Yeni paradigma” falan olmayacak! 

“Paradigma” dendiğinde, bundan, yeni bir tarihsel dönemin başat eğilimlerini ortaya koyan, bu eğilimlerin “daha iyiye” doğru nasıl yönlendirilebileceğine ilişkin tezler ortaya atan, böylece “yeni bir dünya” vizyonunu da beraberinde getiren bütünlüklü sistemlerin anlaşılması gerekir. 

Ayrıca, her paradigmanın felsefi, teorik, siyasal, ideolojik ve kültürel göndermeleri olur… “Zor” hep yerinde duruyor olsa da “onay” daha ön plandadır… Üstelik toplumun geniş kesimlerine, farklı sınıf ve katmanlarına nüfuz etmiş durumdadır… 

Sözünü ettiğimiz iki tarihsel döneme ait paradigmalarda bu özelliklerin hepsini bulmak mümkündür.  

Bugüne bakarak söylediğimiz ise, mevcut dünya sisteminin az önce değinilen özellikleri taşıyan yeni bir paradigma kuramadığı ve kuramayacağıdır. 

Eski iki paradigmanın kimi öğelerinin yeniden canlandırılmasından, başka öğelerinin ise “yeni bir gözle” eleştirilip reddedilmesinden yeni bir paradigma çıkmaz.

Bu durumda, “refah devletinin-sosyal devletin üzerine fazla gitmişiz, piyasanın işleyişine ve küreselleşmenin nimetlerine fazla bel bağlamışız, bu da bize ders olsun” düşüncesi paradigma değil olsa olsa kaybedilen eşeğin yeniden aranması anlamına gelir. 

***

Türkiye, kayıp eşek arama çabalarının “ilerici”, “demokrasici” ve liberal kesimlerde dikkat çekici boyutlara ulaştığı bir ülkedir. 

Örneğin, saray rejiminin sillesini fena yemiş Cumuhuriyet’te kimi yazarların Avrupa Birliği’nin çatırdamasıyla ve ABD’de Trump’ın başkan seçilmesiyle yaşadıkları dikkat çekici “şok” tam tamına bu bağlama oturmaktadır.  Dahası, yaşanılan bu şok, halktan gelen, halkın duyarlılıklarını yansıtan ne varsa tamamını “popülizm” etiketiyle peşinen sağın ve sağcılığın hanesine yazma gibi tehlikeli ve saptırıcı yönler de taşımaktadır. 

Liberal yazarların ötesine geçip genelleştirirsek söylediklerinin özü şu oluyor: Trump, Brexit, Le Pen, Erdoğan, otoritarizm, populizm, vb. “karşıtı” kim ve ne varsa hepsiyle birlikte demokrasi için çalışalım, demokrasiyi savunalım ve geri getirelim… 

Bu arada Gül’e gül atalım, Arınç’la arındıralım, hazır birileri “Şangay” demişken AB’ciliği canlandıralım, Clinton’ları özleyelim, “kaka çocuklara” (Kürtlere) hiç bulaşmayalım, sırtımızı “koç gibi” unsurlara dayayalım,  MHP’ye de fazla laf etmeyelim… 

Daha kötüsü gelecek gibi, bari eskisini kurtaralım…

Böyle paradigma mı olur?  

Evet, “liberal” diyelim, mücadele edelim; ama karşımızda ilk ikisine benzeyen, kendi içinde belirli bir tutarlılık taşıyan, küresel ölçekli yepyeni bir paradigma varmış gibi gözümüzde büyütmeyelim. 

Karşımızda, sadece ve sadece siyasal içerikte kalan, bu nedenle derme çatma bir ehveni şer dayatmacılığı olduğunu bilelim ve üzerine böyle gidelim. 

***

Buraya kadar, sola, sosyalistlere değen yanları hiç olmayan genel bir durumdan mı söz etmiş olduk?

Böyle düşünmüyoruz. 

Eğer durum gerçekten anlatmaya çalıştığımız gibiyse, yani ortada şöyle ya da böyle gelişkin bir paradigma değil de afallama, çaresizlik ve ehveni şer dayatmalarının öne çıktığı eğreti bir gündem varsa, solun kendi gündemi de bu durumu dikkate almak zorundadır. 

Daha açık konuşursak, dönem, her yere nüfuz edebilen; felsefi, teorik, ideolojik yanlarıyla mütekâmil (olgunlaştırılmış) ve “yeni” olma iddiası taşıyan bir vizyon karşısında steril ortamlarda korunma, ortalıkta fazla boy göstermeden kadrolaşma ve kadro pekiştirme dönemi değildir. 

Mücadele etme, çürük çarık gündeme aralıksız yüklenme, kadroları böyle bir süreçte ve ortamda hazırlama dönemidir. 

Öbür türlü, belki “kadro” kazanılır, ama yeni kuşaklar hepten kaybedilmiş olur.