İsyanın 600. yılında Börklüce Mustafa



16-06-2016 11:46


E. Attila Aytekin

İçinde bulunduğumuz yıl, Şeyh Bedreddin İsyanı olarak bilinen ve 1416 yılında Balkanlar’da ve Batı Anadolu’da gerçekleşen ikiz isyanların 600. yıldönümü. 

İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İzmir Akdeniz Akademisi de çok iyi bir iş yaparak, isyanın Ege ayağının önderinden yola çıkarak, 2-4 Haziran tarihlerinde İzmir’de bir “Börklüce Mustafa Sempozyumu” düzenledi.[1] Sempozyumun adı Börklüce Mustafa olsa da üç gün süren etkinlikte bu tarihsel kişilikle ve isyanla sınırlı olmayan pek çok farklı konu da konuşuldu. Bildiri konuları arasında 1416 İsyanı’nın iki ayağı ve ikisi arasındaki bağıntılar, isyanı müteakip yüzyıllarda Osmanlı tarihyazımında isyanın ve özellikle Şeyh Bedreddin’in ele alınma biçimi, isyanın modern tarihyazımına yansımaları, isyana ve önderlerine dair tarihsel kaynaklar, erken dönem Osmanlı toplumunun özellikleri, 1402 Ankara Savaşı sonrası Anadolu’nun durumu ve isyanda torlak denilen dervişlerin rolü vardı. Sempozyumda isyanın fikrî-ideolojik boyutları da ele alındı; genel anlamıyla din-siyaset ilişkisi ve özel olarak da isyanda heterodoks İslam’ın rolü birden fazla bildiride gündeme gelen temalar arasındaydı. Sempozyum çağrısına paralel olarak sempozyumda 15. yüzyılın ötesine geçen aşan mevzular da, mesela Osmanlı’da köylü isyanları, vergi ayaklanmaları ve toprakta üretim ilişkileri, tartışıldı. Ve nihayet, hem düzenleme komitesinin hedefleri doğrultusunda hem de sempozyum tarihlerinin Haziran Direnişi’nin başlangıç günlerinin yıldönümüne denk düşmesi nedeniyle, gerek bildirilerde, gerek izleyicilerden gelen sorularda ve gerekse bazı konuşmacıların kürsüden gönderdikleri selamlarda, ‘Gezi İsyanı’ da gündeme geldi.

1416 İsyanı’nın, ya da daha yaygın bilindiği ismiyle Şeyh Bedreddin İsyanı’nın yıldönümünün ve bu vesileyle yapılan çalışmaların ve özel olarak da sempozyumun hem tarihsel-akademik, hem de güncel-politik açıdan önemli olduğunu söylenebilir. Sempozyum, isyana ve önderlerine dair tarihsel çalışmaların gayet dinamik olduğunu ve bu konudaki bilgimizin geliştirilmeye muhtaç çok yönü olduğunu gösterdi. Evet, isyana ve önderlerine dair çok temel bilgiler konusunda bile belirsizlik var. Şeyh Bedreddin’e dair bilgilerimiz biraz daha doyurucu ama hareketin Ege ayağının önderi olan Börklüce Mustafa’ya dair hala pek az şey biliyoruz. Ancak isyanın temel karakterine ve binlerce Anadolu köylüsünü Osmanlı idaresine karşı ayaklanmaya iten koşullara dair bilgimiz gelişiyor. Nazım Hikmet’in müthiş şiirinden beri Şeyh Bedreddin’in Türkiye solu için önemi tartışılamaz. Öte yandan, sempozyuma da yansıyan yeni eğilimin Börklüce Mustafa’yı ve Batı Anadolu’daki isyanı Şeyh Bedreddin’den ve isyanın o ayağından daha fazla önemsemek olduğunu belirtmek gerekir. Bu konudaki bilgiler esasen eski kaynaklara yönelik yeni yaklaşımlar yoluyla gelişiyor; mesela, Şeyh Bedreddin’in torununun yazdığı ve uzunca bir süre torunun dedesini Osmanlı otoriteleri nezdinde temize çıkarmak için yazdığı bir ‘apoloji’ addedilen “Menakıb” artık başka bir gözle ele alınıyor ve bazı tarihsel gerçekleri içermiş olabileceği söyleniyor. Döneme, harekete, isyana ve önderlerine dair bilgimizi geliştirecek bir başka alan, arkeolojik çalışmalar. Kaynakların çok sınırlı olduğu erken dönem Osmanlısına dair pek çok şey gibi, 1416 İsyanı’na dair bildiklerimizin de arkeolojik çalışmalar yoluyla gelişeceğine şüphe yok. Örneğin, Osmanlı güçleri ile asi ordusu arasında çatışmaların Karaburun yarımadasının hangi bölgelerinde gerçekleştiğini dahi kesin olarak bilmiyoruz; arkeolojik çalışmaların bu noktayı ve bunun gibi pek çok meseleyi aydınlatması mümkün.

600. yılında 1416 İsyanı’nı tartışmanın bir başka anlamı daha var. Osmanlı İmparatorluğu’na ilişkin akademik ve politik çevrelerde yaygın olan kanılardan biri de Osmanlı’da halk kitlelerinin esasen pasif olduğu ve özellikle de köylülerin büyük isyan hareketleri yaratmadığıdır. Osmanlı köylüleri kimi zaman Fransa, İngiltere gibi Batılı örneklerle, kimi zaman da Rusya, Çin gibi ‘bize’ daha çok benzediği varsayılan ülkelerin köylüleriyle mukayese edilerek toplumsal ve siyasal olarak etkin olmadıkları varsayılır.

Oysa 1416 yılında Osmanlı topraklarının iki bölgesinde köylüler, salt anti-feodal bir tavırla değil, toprağı ve doğal kaynakları müştereken kullanmak talebi üzerinden alternatif bir toplum tasavvuruyla da harekete geçmişlerdi. Yaygın ama talihsiz bir adlandırmayla ‘Celali İsyanları’ olarak bilinen toplumsal hareketler de büyük ölçüde köylü karakterliydi. 16. yüzyılın sonunda ve 17. yüzyılın başında gerçekleşen bu ayaklanmalar, Anadolu’da gerçek bir toplumsal çalkantıya neden olmuş, Anadolu’nun demografik yapısı ve yerleşim örüntüsü sonraki yüzyıllara damgasını vuracak ölçüde değişmişti. Celali İsyanları ve onlara eşlik eden muazzam göç hareketi, merkezi devletten ve sipahilerden gelen çifte baskı sonucu kırsal ekonominin sürdürülemez olmasına karşı köylülerin verdiği yer yer kaotik ama kitlesel bir tepkiydi.

Osmanlı İmparatorluğu’nda köylü hareketlerinin yoğun olduğu bir başka dönem de 19. yüzyıl ortalarıydı. Tanzimat reformlarına dayanan uygulamaların aşama aşama imparatorluğa yaygınlaştırılmasını içeren bu dönemde imparatorluğun farklı yerlerinde köylü isyanları görüldü. Birbirlerinden çok uzak bölgelerde benzer biçimlerde direnen bu köylüler literatürde sık sık vurgulandığının aksine, reformlara karşı ayaklanmamış, tam tersine reformları sahiplenmiş ve siyasal eşitlik varsayımına dayanan reformları daha da ileri götürerek kendi toplumsal eşitlik taleplerini gündeme getirmişlerdi.

Velhasıl, 1416’da olsun, 16-17. yüzyıllarda olsun, Tanzimat döneminde olsun, Osmanlı köylüleri büyük toplumsal kalkışmalar yaratmışlardı. Bu apaçık olgunun görülmeyip, Osmanlı köylülerinin ve genel olarak halk kitlelerinin pasifliğini bir aksiyom haline getirmenin ideolojik bir tercihi yansıttığı ortada. Bu tercih Türkiye tarihinde devleti merkeze koyan yaklaşımla da uyum halinde olduğu için sorgulanması iyice zorlaşıyor. ‘Börklüce Mustafa İsyanı’nın 600. yılı, sadece isyana ve döneme ilişkin bildiklerimizi çoğaltmak için değil, Osmanlı-Türkiye tarihine dair sorgusuz sualsiz kabul edilen nice yargının eleştirilmesi için de iyi bir fırsat olarak görülmeli.