İlk hedef, “İleri”…



11-02-2016 11:01


Nurettin Abacıoğlu

Geçen hafta yazamadım. Kıbrıs-Türkiye arasında ve memleket içi sürekli bir seyahat hareketliliği yaşarken, Perşembe yazısı, internet ortamı olmayan bir zamana denk geldi. Oysa daha önceleri, bu yazıları, denizin ortasından da, dağ başlarından da göndermeyi becerebilmiştim. Bu defa olamadı…

Hoş, ben yazamadım diye kıyamet kopmadı. Hatta nedendir diye soranın sayısına bakılırsa, kıyametin neden kopmadığı, hayli anlaşılabilir bir durum bile gösterdi. Lafı uzatmak gereksiz; geçen hafta ile bu hafta arasında uzanan çizgide, hem öncesinde, hem de şimdi, belirgin olan faşizmin izleri, daha da seçilir olmaktan başka bir değişiklik göstermedi.

***

Ben yazamadım ama “İleri”, bütün bu gelişmeleri, yazarları ve haberleriyle, gerçeğin kendisi olarak okurlarına yansıttı…

İleri, sadece “ilk hedefiniz Akdeniz’dir…” komutundaki emir kipi değildir. Hedef gösteren ve hedefe yönelimin bir eylemlilik durumu ile bitiştiği toplumsal örgütlülüğü de anlatır bu tümce… İleri gidebilmek için “ilerleme”, yani hareketlilik eylemini gerçekleştirmek gerekir. Bu hareketlilik içinde, hem öncelenen bir hedef vardır; hem de gerçekleştirilen eylem kadar hedefe yaklaşım söz konusudur.

İleri Haber Portalı, “gerçekler devrimcidir” diyerek, gerçeğin diyalektiğini, ilerleme hedefinin ve eyleminin içine koymuştur. Yani portalın varlığı, bir mücadele öznesi olduğunu vaz etmektedir. Bu mücadelenin hedefinde de laik, eşitlikçi, kamucu bir cumhuriyet; kısacası “sosyalist cumhuriyet” ütopyası bulunmaktadır. İleri’de şerh düşülen her düşünce, fikir, haber ve yorum, bu ütopyanın şimdiden dokunmuş ilmeği, örgüsü olmaktadır.

İleri, bir “Haziran Direnişi” öyküsünün parçasıdır. Onun sonuçlarından birisidir. Hedef için bir eylem kılavuzu, örgütlenmenin bir aracıdır.

İleri, 2014 Ağustosunda, yola çıkmıştır. Sosyalist cenahın bir kesiminde, Haziran Direnişinin içe yarattığı, yıkıcı bir kasırganın ardından, yeniden varoluş gerçeği olarak doğmuştur. Bu doğuşa katkı koyanları, ayrılanları ve yeni katılanlarıyla, “büyük imece” şimdi daha da ivmelenerek devam etmektedir. Gerçekleri saptamak, aktarmak ve gerçeği karartan her türlü yalana, dolana; talana, bozgunculuğa ve dahi her boydan ve soydan hem haksızlık, hem de uğursuzluğa; insanın, doğanın ve bilcümlesinin sömürüsüne karşı durmak, bir yayın aracı olarak “İleri’nin”, gerçeği devrimci kılan ilkeleri arasında bulunmaktadır.

İşte aydınlanmanın bir mücadele aracı olarak “İleri”, her gün halk sınıflarının gerçek seslerinden birisi olma çabasıyla, inanılan yarınların inşasına değip, dokunmaktadır…

Geçen haftaya dair not aldıklarımı, şimdi böylece aktarmış oldum ve kaldığım yerden devam ediyorum…

***

“Geniş halk kitlelerinin edilgenleştirildiği, aydınların toptan kırımdan geçirildiği, aydınlanma doktrininin yerini post-modernizm ile dinsel gericiliğin aldığı bir dönemde...”

Yalçın Küçük Hoca’nın Aydın Üzerine Tezler I- 1830-1980 kitabının ilk tanıtım cümlesi işte böyle başlıyor…

Üç temel saptamaya bakarmısınız?

“Geniş halk yığınlarının edilgenleştirilmesi…”

“Aydınların toptan kırımdan geçirilmesi…”

Ve…

Üçüncü olarak da, “aydınlanma doktrininin yerini alan” akım ve/veya süreçlere zaman-mekân sürekliliğinde örnek gösterilen bir tekillik düzlemi…

Yani el ele vermiş, iç içe geçmiş bir “post-modernizm… ve dinsel gericilik…”

Kısacası kitabın yazıldığı tarih bir yana, bugünümüze de baktığımızda; eksiği olmayan ve yaşamaya devam ettiğimiz bir ortak çağ ve yeni orta çağ türdeşliğinin resmedilmesi…

***

Geniş halk yığınlarında edilginleştirilme saptaması, aynı zamanda ahalinin bölünmüşlüğüne en iyi örnektir. 7 Haziran ve onun rövanşı mahiyetinde gündeme sürülen 1 Kasım seçim süreçleri, bir defa daha göstermiştir ki, Türkiye coğrafyasına mensup, her sınıftan ahali, birbirine karşıt iki büyük bölüğe yarılmıştır. Bir yanda iktidar partisini destekleyen bir oy yüzdesi, diğer yanda ise iktidarın kendine düşman ve öteki gördüğü diğer insan yığınları, bu bölünmüşlüğün temel görüntüleridir…

Bakın geçen haftanın haberleri arasında ne yer aldı? Yeni Şafak Yazarı A. Dilipak bu durumu şöyle özetliyor: “Fırtına öncesi bir sessizlik söz konusu; iç dengeler, dış şartlar altüst… Görünen o ki dışarıdakiler, içeridekiler hepsi bu işin içinde, sağ, sol, Alevi, Sünni, derin, paralel, PKK hepsi bu kirli oyunda taraf. İttifak ettikleri AK Parti düşmanlığı. Erdoğan ve Davutoğlu düşmanlığı… Okyanus ötesindekiler, Avrupalılar, Mısır, Suriye, İsrail, İran, Rusya hepsi bu oyunun bir ucunda…”

Dilipak, nedense ABD’yi “Okyanus ötesindekiler” parantezi içinde yuvarlıyor.  Oysa RTE, ABD’ye, Türkiye mi(?), yoksa PKK, YPG mi diye çıkışıyor. Bir anlamda da kendini ortaya koyarak araya ciddi bir mesafe sokuyor.

İki nedenle itiraz ediyorum!

Birincisi, AKP bu denli beş benzemez ulusal ve/veya uluslararası unsur ile hem papaz olacak ve hem de “milli kahramanlık”  yapıyormuş masallarıyla ahaliyi bir defa daha uyutacak… Karabasan ittifakı diye yutturulan ve AKP'ye mutlak muhalefet odağı olarak sayılan dış kesimin batı merkezinde yer alanlar, bu siyasi kurumu, bir proje diye Türkiye’nin gündemine sürenlerdir. Öyleyse okyanus ötesi ve Avrupa diye gevelemek okuyanı aptal yerine koymak olur…

İkincisi ise, AKP’nin kiminle başı belaya giriyorsa, bunların hepsi kendi yarattığı putlarıdır… Düne değin kollarını sonuna kadar açtıklarının hepsiyle, bugün kanlı bıçaklı düşman olduysa buradaki basiretsizliğin nedenlerini doğru tespit etmek gerekir.

***

Sadece bu kadar mı?

Türk-Kürt ayrışmasına ne dersiniz?

Ayrışmanın bu faslında gelinen nokta bu günün meselesi de değildir. İki mikro milliyetçiliğin Amerikan terziliğiyle aynı tezgâhtan çıkma yeni biçiminde, iki halk arasındaki "kız alıp verdik" kardeşliğini, yıkanması kolay olmayan bir kan gölüne ve hamaset bataklığına çoktan gömmüştür.

Mezhebe dayalı inanç sömürüsünün “en” zirve yaptığı bu son çağda; Alevi-Sünni yarılmasında gelinen son nokta, Alevilerin cenaze namazını kıldırmamaya varmıştır.

Coğrafyanın Arap’ı, Roman'ı, Ermeni’si, Yahudi’si resmi ağızlardan ortaya saçılan “affedersinizli” bir küfür nameye hanidir dönüştürülmüştür…

Takım taraftarlığı, artık bir suikast tezgâhı ve karşılıklı birbirine kışkırtılan bir kimlik bölünmesidir.

Cinsiyet ayırımcılığında erişilen mertebe ise gündelik olarak yenisi yazılan bir cinsel tecavüz ve kadın cinayeti romanı külliyatını oluşturmaktadır.

***

“Aydınların toptan kırımdan geçirilmesi…” durumuna, Türkiye’nin tarihi eskiden beri hep tanıktır…

Neler gelip, neler geçmiş; adının unutturulmayacağına yemin verilmiş nice aydın cinayeti, çoktan tarihin tozlu sayfalarına ve kuytuluklarına terk edilmiştir…

Günün son örneği ise, devletin tepesindeki yetkililerce PKK’ya yataklık yaptığına inandıkları 1128 Akademisyence yapılan “barış” çağrısıdır. Gelinen nokta acıdır. Şimdi suçlanan, esasen ölümün olmadığı bir barış isteğinin dillendirilmesidir. İnsani yüzle yaklaşılabilecek iken, yaşanan bir cadı avı ve yeni kırımdır.

***

Yalçın Hoca kitabında, yaşanılan çağı, “aydınlanma doktrininin yerini post-modernizm ile dinsel gericiliğin aldığı bir dönem” diye betimliyor…

Bunlara dair ne çok da örnek gördük ve görüyoruz…

İşte son bir örnek daha…

Sigaraya savaş açılıyor. Her gün kitle psikolojisine yönelik yeni bir slogan da keşfediliyor… Durum böyle olunca, sağlığa zararlı sayılana, devlet eliyle müdahale yapıldığında, kimsenin de gıkı çıkmıyor. Ne ki, tabloda bir tuhaflık var. Sigara, içki düşman hattına konulurken, bir yandan da devletin koyduğu narh ve satışlarını mümkün kılan izinlerle en önemli resmi gelir kapısı kılınıyor. Ağacın kurdu hem içinden oluyor; hem de, sigara kutuları ve içki şişlerine dayanıyor.

RTE sigaranın kötülüklerini anlatmak için mealen “şiir, roman sigaraya alışkanlığı sağlar; okunması zarar buyuruyor”…

Bakar mısınız; bağ nereden kuruluyor…

Şiir, roman ve aydınlanmanın bilcümle vasıtası, sigara düşmanlığına meze kılındığında, kısacası aydınlanma karşıtlığının en post modern biçimi olarak ortaya sürülüyor…

***

Kürt meselesi dün savaşla çözülemedi; bugün de çözüleceği yok. Zira Kürt meselesi, pek çok memleket davası ve örneğinde olduğu üzere, emperyalizmin çeşitli icatlarına bulaşmıştır. Kürdün kaderini temsil hakkı, Irak’tan, Suriye’ye ve doğal olarak bu memleket dâhilinde ABD ve AB'li lordların himayesinde yol almaktadır. Bunu hem saptamak ve hem de Kürtleri bu savaş lordlarının insafına terk etmemek adına, yeni bir kardeşlik ve bir arada yaşama coğrafyası yaratmak gerekmektedir.

Bilimin, sanatın, aydınlanmanın susturulduğu yerde, toplumun enerjisi, dinsel gericilikle söndürülür. Manzara buna hayli denk düşmektedir. Ayağa kalkmanın bir yolu da bilime, sanata, aydınlanmaya yeniden sahip olmaktan geçmektedir.

Kısacası bu memleket için yeni bir kılavuzluğa ve yeni bir gelecek umuduna ihtiyaç bulunmaktadır.

Haziran bunun habercisi olmuşsa da, Haziran’ı iktidar ve utkuya taşıyacak ne bir örgütlülük ve ne de cephe önderliği kurulamamıştır. Koşullar, halk sınıflarının ihtiyaçlarını doğru okuyacak ve bunu iktidar mücadelesine rehber kılacak bir “İleri” hedef ve atılıma her zamankinden daha çok olanaklar açmaktadır.

Artık “…mış tır” gibi yapmadan…

İleri…     

nuriabaci@gmail.com