İki tartışma başlığı



19-05-2018 00:06


Metin Çulhaoğlu

Başlıklardan ilkinin doğrudan teorik uzantıları vardır; ikincisinin yoktur ya da çok dolaylıdır.

Birinci tartışma başlığı, günümüz Türkiye’sinde sermaye sınıfıyla devlet ve siyasal iktidarlar arasındaki ilişkidir.

Marksistler, sermaye sınıfının kendi içindeki farklı kesimlerin çıkarları, bu çıkarların zaman zaman çatışması ve hepsinin siyaset düzlemine yansıması konusuna son zamanlarda pek olmasa bile eskiden meraklıydılar.  Örneğin “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri” (Marx, 1850) konunun önemine işaret eden önemli bir belge olarak kabul edilir, bu kaynaktan da hareketle güncele ve ülkeye ilişkin çözümlemeler yapılırdı.

Bugün pek yapılmamasının nedeni, bizce, Marx’ın unutulması değil konunun bir bakıma gündemden düşmüş olmasıdır. “Bir bakıma” inceltmesi şu anlamda kullanılmaktadır: Türkiye’de uzunca bir süredir (40-45 yıl kadar) sermaye sınıfının kendi iç farklılıkları, devleti, rejimi ve siyaseti önemli ölçülerde etkileyip dönüştürecek bir dinamik olmaktan çıkmıştır. Başka bir deyişle, sermayenin kesimsel (sanayi, ticaret, finans, tarım) çıkar farklılıkları artık siyasette temel itici güçlerden biri olma özelliğini yitirmiştir.

Türkiye kapitalizmi, sermaye sınıfının kesimsel çıkarlarının ağırlıklı olarak farklı siyasal partilerce temsil edilip siyasete öyle yansıdığı dönemleri geride bırakan bir evreye ulaşmıştır. Esasen, “burjuva devrimin tamamlanmış olması” bir de bu anlama gelmektedir. Sonra, ülke kapitalizmiyle birlikte sermaye sınıfının bugünkü uluslararası eklemlenmesi, sermayenin tüm kesimlerini kapsayan bir “ortak duruş”, bir vasat yaratmıştır.

Bunlardan güncel siyasete ilişkin sonuçlar çıkarılabilir mi?

Bir kere, Marksist/sosyalist düşünce, ülkedeki şu partinin sermaye sınıfının şu kesimini, diğerinin de öteki kesimini temsil ettiği gibi temelsiz yaklaşımları bir kenara bırakmalıdır. İkincisi, Türkiye’de bugün mevcut eklemlenmeden koparak başka coğrafyalara yönelecek herhangi bir sermaye kesimi yoktur. Üçüncüsü, özellikle AKP iktidarı bağlamında düşünüldüğünde, bugün Türkiye’de sermaye sınıfı bir siyasal iktidara gel ötekine git demez, dese dese gelen ağam giden paşam der…

Tartışmaya açıktır.

***

İkinci başlığın “teorik yanı” çok ama çok dolaylıdır.

Tam tamına, Devlet Bahçeli tarafından izlenen siyaset hattıyla ilgili bir başlıktır.

Bahçeli’nin ve siyasetinin Saray Rejimi’ne tamamen teslim olduğu, istikbalini bu rejime kulluk kölelik etmekte aradığı yolundaki yaklaşımları ihtiyatla karşılamakta yarar vardır.  Kulağı delik gazeteci değiliz, “içerlerden” özel bilgi ya da “duyum” alma gibi imkânlarımız da yok; dolayısıyla şimdi yazacaklarımız bir hipotezden öteye geçmeyecektir.

Önce veriler: Erdoğan için “tamam mı devam mı”, “gider mi gitmemekte direnir mi” tartışmaları yapılıyor… Ciddi bir ekonomik krizin kapıda olduğu her yerde söyleniyor… Nihayet, 16 yıl önce AKP’nin iktidara gelmesinde, 2015’te 7 Haziran’dan 1 Kasım’a geçişte, ardından başkanlık sistemi ve referandumunda kritik roller üstlenen bir siyasi figür son olarak “kader mahkûmlarına af” diye ortaya çıkıyor…  

Bunların ve başka parçaların birleşmesiyle şekillenen hipotez ise şu oluyor: Bahçeli ve siyasal hattı, kendine, sarsılabilecek, panikleyebilecek, belki de “gitmeyi” bile düşünebilecek bir rejimi ve başındakini bunların tersine ikna etme, “kal” deme, yeni dış maceralara yöneltme ve olası bir ekonomik kriz ortamında “Bonapartizan” bir lümpen vurucu güç sunma misyonunu biçmiştir…

Bir ihtimal, “derin” denilen kimi merkez ya da odaklarla bağlantı halinde…

İlk başlığa bağlayacak olursak, Türkiye’deki sermaye sınıfının böyle bir senaryoyu destekleyeceğini söyleyemeyiz, ama itiraz edeceğini hiç söyleyemeyiz; “yan cebinde bulunmasında” yarar görecektir.

Dedik ya, sadece bir hipotezdir…

Öyle de olsa üzerinde tartışmakta, tartışmakla kalmayıp “her ihtimale karşı” hazırlıklı olmakta yarar vardır.