Hazırlık



23-02-2016 09:09


Haluk Yurtsever

Türkiye’nin ilerici güçleri, “iç dinamikleri”, AKP iktidarına iki kez kırmızı kart gösterdi.

2013 Gezi/Haziran çıkışı, milyonlarca insanın, totaliter tek parti ve tek adam devleti tarafından yönetilmek istemediğini eylemli olarak ortaya koyduğu, toplum çoğunluğu tarafından da “meşru” görülen bir isyandı. Erdoğan’ı ve AKP’yi salladığı, toplumsal muhalefete enerji ve heyecan aşıladığı kesindir.

7 Haziran 2015’te, bu kez seçmen yurttaş çoğunluğu (yüzde 60) AKP’nin tek başına hükümet kuramayacağı bir parlamento bileşimine oy verdi. Yüzde 60 şu ortak istemler çevresinde oluşmuştu: 17-25 Aralık dosyaları için dört bakanın Yüce Divan’a gönderilmesi, yargının bağımsızlığı, İç Güvenlik Yasası’nın iptali; yüzde on barajının kaldırılması, Suriye’deki cihatçı örgütlere desteğin kesilmesi.

7 Haziran parlamentosu bu istemler doğrultusunda hiçbir şey yapmadı. Deniz Baykal ve MHP Erdoğan’a can simidi uzattılar. CHP ve HDP parlamentoyu toplamak, çalıştırmak, sözlerinin gereğini yerine getirmek için etkili bir çaba içinde olmadılar. CHP 35 günlük “istişkafi” görüşmelerin sonunda kendisine koalisyon önerilmediğini anladığını duyurdu. HDP anayasal seçim hükümetine birkaç haftada geri çekmek zorunda kaldığı bakanlar verdi. Yapmadıklarıyla ve yaptıklarıyla bu iki parti siyasal inisiyatifi Erdoğan’a kaptırdılar.

“Sandık” değil “sokak” diyen ya da sandıkla sokağın güçlerini birleştirme çağrısı yapan sol örgüt ve öbekler etkili bir varlık gösteremediler. 

Kronolojik bir döküm yapmaya gerek yok, 2013 Haziran’ı ile 1 Kasım 2015 arasındaki iki buçuk yıllık dönem, tüm siyaset öznelerine olağan zamanlarla kıyaslanmayacak ölçülerde hareket ve inisiyatif fırsatı tanıdı.

Meclis içi-meclis dışı, düzen içi-düzen karşıtı “muhalefet” öbeklerinin hiçbiri, kendi amaçları ve konumları açısından olsun, tutarlı, muktedir,  halka güven verici siyasal tutumlar geliştiremediler.

Bu zamanı, kendi amaçları doğrultusunda en iyi Erdoğan değerlendirdi.

***

Bu anımsatmalardan şuraya gelmek istiyorum: Erdoğan ve AKP’nin, bu pervasızlık ve dayatmacılıkla iktidar sürdürebilmelerinin, diktatörün başkanlık projesini canlı tutabilmesinin en önemli nedeni, bu iki buçuk yıllık dönemde bir iktidar alternatifinin ortaya biçimlenmemesidir.

AKP, CHP’yi kendine benzetmiş, siyaseten seçenek olamayacak ölçülerde silikleştirmiştir.

AKP iktidarının Suriye savaşını Türkiye’ye bir Kürt-Türk iç savaşı biçiminde ithal etmesiyle birlikte, HDP’nin, AKP/Erdoğan diktatörlüğünün etkili bir karşıt odağı olma kapasitesi zayıflamıştır.

Öte yandan, AKP’nin Suriye siyaseti, Erdoğan/Davutoğlu ikilisinin yeni Osmanlıcılık serüvenleri terslenmiş, bu ikilinin yönettiği Türkiye Suriye’de ileriye gidemez, geriye dönemez bir çıkmaza saplanmıştır. Savaş çıkartmaya da gücü yetmiyor.

Hegemonyası gerileyen, kaosu yönetme yeteneği zayıflayan Amerika Birleşik Devletleri de, “mülteci sorunu” karşısında panikleyen Almanya hegemonyasındaki Avrupa Birliği de yüz yüze geldikleri sorunlar karşısında ne yapacaklarını bilemez durumdalar.  

Ekonomik krizden ekolojik yıkıma, etnik, dinsel, mezhep temeli boğazlaşmalardan göç ve mülteci başlıklarına insanlığın yüz yüze olduğu tüm sorunların altında emperyalist kapitalist dünya sisteminin tükenmişliği, çıkmazı var.

Sermaye sınıfının ve sermaye düzeninin Türkiye toplumunun önündeki hiçbir temel, tarihsel sorunu çözme kapasitesi, ülkeyi kansız, katliamsız, provokasyonsuz yönetme yeteneği kalmamıştır.

Tüm dünyada, Ortadoğu’da ve Türkiye’de solu, sosyalizmi göreve çağıran bir nesnellik var.

***

Ulusalcı ve liberal eğilimlerin soldan kopuş süreçleri tamamlanmıştır. Irkçı faşizan  “vatan” savunmacılığının, liberal “demokratikleşme”ciliğin solla ilişkisi ve gerçekliği kalmamıştır. Bu eğilimlerin toplumsal-sınıfsal karşılıkları da yoktur.

Son otuz yılın sol açısından en büyük kazanımı, ulus, etnisite, kimlik, soyut barış ve demokrasi referanslı siyasetlerin sınırlarını, geleceksizliğini göstermiş olmasıdır.

Bütün bunlar, sınıf mücadelesi, devrimci siyaset alanında büyük ve doldurulması olanaklı bir boşluğun  varlığına işaret ediyor.

Dünya ve Türkiye kaotik ama aynı zamanda, görece küçük, yönünü netleştirmiş örgütlü azınlıkların olayların gidişini etkileyecek müdahalelerine açık, zamanının bilmesek de yeni kitle hareketlerinin sökün edeceği çalkantılı bir dönemden geçiyor.

Döneme, çok yönlü ve eylemli biçimde hazırlanmak,  her cephede yığınak yapmak gerekiyor.