Hangi sol, nasıl?



13-09-2016 08:03


Haluk Yurtsever

Geçen yazımdaki şu saptamanın açılması yönünde istekler geldi: “Toplumun nitelikçe ve nicelikçe önemli bir bölümü bilinçli ya da içgüdüsel olarak bu tarihsel uzlaşmaya karşı, ancak zihinsel ve siyasal olarak dağınık, örgütsüz ve temsilcisizdir.“

“Tarihsel uzlaşma”yla ne kastedildiğini anımsatmak için o yazıdan bir cümle daha: “2016 Türkiye’sinde Kemalistler, Türkçüler ve İslamcılar, devletin ve kapitalizmin bekası için tarihsel bir uzlaşma yolundalar.“

Bu yazıda, başlı başına ele alınmayı hak eden tarihsel uzlaşma konusunu şimdilik bir kenara bırakarak yukarıdaki ilk saptamayı açmaya çalışalım.

***

Kapsamlı dünya, sistem, dönem çözümlemelerine girişmeden,  genel anlamda solu tanımlayan eski paradigmaların, tek sözcükle “zamanın ruhu”nun değiştiğini söyleyerek başlayalım. Burada, özellikle ve öncelikle sınıfsal ve siyasal mücadele koşullarındaki değişiklikleri kastediyorum.

Bu değişiklikler, tüm dünyada solun zaman içinde oluştuğu toplumsal zeminlerde kaymalara yol açtı.

1970’lerde uç veren kapitalist kriz, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve “küreselleşme”nin doğal sonucu olarak beklenen Yeni Dünya Düzeni (YDD) yerine dünyanın sistemik bir kaosa yuvarlanması bu değişikliklerin en önemlileridir.

Krizin hem sonucu hem nedeni olan, “Fordist” birikim modeli tüm tarafları ve biçimleriyle sınıf mücadelesinin (sendikal, siyasal) çerçevesini de çiziyordu. Seri ve standart üretime, yaygın tüketime, yüksek ve istikrarlı istihdama, büyük ölçekli sanayi işletmelerine dayanan bu çerçeve dağılınca sınıf mücadelesinin mevcut araç, yöntem ve örgüt modelleri de yeni koşullara yanıt veremez hale geldi. İşçi hareketinin, sendikal hareketin bugünkü bunalımının altında yatan esas neden budur.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve eşzamanlı olarak işçi hareketinin gerilemesiyle birlikte iki çok önemli değişiklik gerçekleşti. Birincisi, dünya kapitalist sistemi, reel sosyalizmin ve kapitalist ülke işçi sınıflarının mücadelesinin basıncıyla başvurmak zorunda kaldığı “sosyal” ya da “refah” devleti uygulamalarından “özgürleşip” yeniden ilkel birikim yöntemlerine yöneldi. İkincisi, Sovyetler Birliği’nin kapitalist restorasyonuyla anti-emperyalist ulusal kurtuluş hareketlerine, devlet ve toplum olarak emperyalist ülkelerden bağımsız biçimde var olma, yaşayabilme olanağı sağlayan nesnel koşullar da ortadan kalkmış oldu. Anti-emperyalizm, bu nedenle bugün, kendi başına bir şey anlatmıyor.

Sermayenin ulus devletleri aşan hareketiyle birlikte ulus devlet temelli uluslararası düzen de bunalıma, kaosa girdi.  Başka sonuçları bir yana, bu gelişmenin sol açısından en önemli sonucu “küreselci” ve “ulus devletçi” bölüklere ayrışmak oldu. Küresel kapitalizmi tüm dünyaya iyilik, Türkiye’ye “demokrasi” getireceği için savunan liberallerle, Türkiye’yi bölmek isteyen emperyalistlere karşı ulus devlet kalesine sarılan ulusalcıların ortak yanı, ikisinin de kapitalizme itirazı olmayan bir solculukta anlaşmış olmalarıdır.

***

Tüm bunlar, solun ve sosyalist hareketin kendisini eskisinden farklı bir temelde yeniden kurmasını, pratik eleştirel bir hareket olarak yeniden tanımlamasını gerektiriyor. Dünün güneşi ile bugünün çamaşırı kurutulamıyor.

Yeniden kuruluşun hazır reçetesi yok. Kalkış noktalarını ise bizzat kapitalizm billurlaştırıyor. Otuz yıl önce, dünyada ve Türkiye’de sol, toplumsal tabanı itibariyle bugünkünden geniş ama “düzen” karşısında ideolojik olarak daha bulaşıktı. Şimdi, üretici güçleri geliştirirken maddi-manevi her şeyi metalaştıran, zenginlik yaratırken büyük çoğunluğu yoksulluğun kucağına iten kapitalizmin kendisi almaşıkları netleştiriyor. Bugün, savaş ve şiddetten ekolojik yıkıma, sınıfsal, etnik, cinsel ayrımcılıktan, yaşamın herkes için yarın düşüncesinden koparılıp iğretileştirilmesine kadar yüz yüze olduğumuz tüm yaşamsal sorunların çözümü kapitalizmin reddini ve aşılmasını gerektiriyor.

Solun ve ilerici insanlığın sosyalizm bayrağını tazelenmiş bir içerikle, birbirini destekleyen söz ve eylemle yükseltmesi gerekiyor.

Türkiye’nin bugünkü tıkanıklık ve ikilemlerden bir toplum olarak dağılmadan çıkması da, tüm insanların eşitçe, kardeşçe, barış içinde bir arada yaşayabileceği bir toplum tasarımının kuvveden fiile çıkmasına, ilerici insanlara yeniden umut, heyecan aşılayan temiz bir rüzgâr gibi esmesine bağlıdır. Bu bağı somut olarak göstermek ve kurmak büyük bir güç kaynağına ulaşmak demektir.

Bunlar için, evet, yenilenmiş tarihsel -teorik bir çerçeve gerekiyor. Var olan Marksist teorik birikim ve dünya çapındaki yeniden üretim çabaları düşünüldüğünde bu başarılamayacak bir “iş” gibi görünmüyor.

Dönemin, zamanın ruhunun istediği, bizim kuşağın bildiği/yaptığı siyaset tarzına mesafeli duran genç kuşakların aradığı yeni mücadele, örgüt pratiklerini, biçim ve araçlarını yaratmak ise, öyle görünüyor ki, daha zamanı, çabayı, bugüne kadar olduğundan başka türlü düşünmeyi ve davranmayı gerektiriyor.

Bu konuda yüksek sesli düşünceler de gelecek yazının konusu olsun.