Fidel, Nihat, Güray ve Kıbrıs...



09-12-2016 08:44


Nurettin Abacıoğlu

Yazma işini bırakmak aklımdan geçmez. Zira yazarken düşünüyorum ve yeniden öğreniyorum. Ne ki bir müddettir yazamadığım da aşikar. Fırsatı yaratamadım; dengine getiremedim falan… Yani bahanesi aranırsa çoktur.

Çoktur da…

Ama işte; yazamadığım dönemde olan bitene baktığımda, bunlara ilişkin yazmalıyım diye aklımdan geçenlerin, ya da notunu aldıklarımın tümü, bir biçimiyle yazıldı, çizildi… 

Yani belki fazlası vardır, eksiği yoktur. 

Tabii bir de bunları, okuyucunun benim ağzımdan duymamasının yarattığı sığ eksikliğin ötesinde, onlar bakımından ortada fazlaca bir kayıp yoktur… Bir de yazmanın, bir biçimiyle özelde yazarın kendi tarihine şerh düşmek olmasını kendi kaybım diye saymazsam, meselenin hayıflanacak bir tarafı hiç yoktur 

Umarım, yazmaya dair bundan böyle başka bahaneler zuhur edip, ayağıma takılmaz…

***

En yakından olan ve gününde yazamadığım ilk konu Fidel’in ölümüdür.

Nihayetinde o da bir gün hepimizin öleceği gibi ölecekti ve bir dev yıldız gibi, zamanı geldiğinde kaydı gitti…

İçten üzüldüm mü? Kuşkusuz evet... 

Küba devriminin, sosyalizme inatla tutunması ve gelişmesinin sembolü ve bir dönem devrimciler kuşağının son örneği idi. Halkına savaşsız, sömürüsüz bir yurt ve dünya mücadelesi bırakırken, eşitlikçi,  güneşli bir evrenin inşasını da, “Başka türlü bir dünya mümkündür” şiarıyla  insanlığa emanet etti. Kendisine güzelleme yapılacak ya da onu yüceltecek girişimlere de ket vurarak. 

Vasiyeti, meydana heykelinin dikilmemesi, sokaklara da adının verilmemesi oldu. 

Sonra doğaya da kül olarak gitti…

Sonuç olarak, bu dünyadan bir Fidel geçti.

***

Buna dair iki değinmede bulunmalıyım:

İlki, 1970’li senelerin başında okuduğum bir İngilizce kitaptır. Adı; “Does Fidel eat more than your father”, yazarı da Jamaika kökenli İngiliz vatandaşı Barry Record’dur. Yazar hep İngiltere’de yaşamış ve fakat Küba’yı gidip yerinde görmüştür.

Okuduğum yıllar da kitap benim için heyecan vericidir. Öyle ya; dünyayı üçüncü savaşın eşiğine taşıyacak “Küba Krizi” ancak atlatılmış ve soğuk savaşın bir tarafı olan Atlantik paktı siyasetçileri, Castro’ya kanlı diktatör yaftasını çoktan yapıştırmıştır. Söylemin her ne kadar propagandif ve ideolojik olduğunu biliyor olsam bile, acaba kitap, bir sipariş ve trolleme ürünü mü diye tarafımdan büyük merakla ve bir solukta okunmuştur. 

Hatırladığım kadarıyla, Barry Record Küba’da yapılan-edileni, tarafsıza yakın bir biçimde gözden geçirmiş; toplumsal eşitlik yolunda atılan adımların kıymetini belirtmiş ve Küba’da yeni, özgür insanın yaratılma sürecine özel bir anlam yüklemiş; sonuçta da o günlerin karmaşasında, Küba’nın hiç de bir cehennem olmadığını dile getirmiştir…

Sonraları bu kitabı kaybettim. Ne ki “Amazon online” dan siparişle halen bulup okuma olanağı da meraklısı için bulunmaktadır…

İkincisine gelince, kim ne derse desin, Türkiye Dışişleri Bakanlığı hem siyaseten ve hem de insani olarak Fidel’in ölümüne belki de en özlü yaklaşımda bulunmuştur. Buraya şerh düşüyorum ve kendi tarihim bakımından kayıtlara geçiriyorum…

…“Küba Devrimi’nin efsanevi lideri Fidel Castro’nun ölümü büyük üzüntü ile karşılanmıştır. Siyasi tarihe derin izler bırakan ve ülkesinde sağlıktan eğitime, sanattan bilime pek çok alanda köklü reformlar gerçekleştiren Fidel Castro, Küba’daki genç kuşaklara yol gösterecek değerleri ve idealleri miras bırakmıştır. Hayatını adadığı mücadele sadece Küba’da değil, tüm dünyada yankı bulmuş ve farklı siyasi kamplarda dahi saygınlık uyandırmıştır. Küresel adaletsizliğe karşı çıkmış, daha eşitlikçi ve dayanışmacı bir dünya kurulması için çalışmıştır. ‘Başka türlü bir dünya mümkündür’ sözleri de, hangi siyasi görüşten olursa olsun, bugün Latin Amerika’dan Asya’ya, Ortadoğu’dan Afrika’ya, milyarlarca insanın ortak özlemini yansıtmaktadır. 1996 yılında Habitat toplantısı için İstanbul’a gelen Fidel Castro’ya halkımız tarafından gösterilen ilgi ve sevgi hala hatırlanmaktadır. Fidel Castro’nun ailesine ve dost Küba halkına taziyelerimizi sunuyoruz.”…

***

Başkaları yazdı; ne ki çok yazılıp çizilmeyen iki insandan ben de bahsetmek istiyorum... 

Esasında ikisi de ortada ve her gün sanatsal ve düşünsel ürünlerini toplumla paylaşan kimseler. Ve oysa, toplumsal değer bilirliğimizle orantılı olarak da sokaktaki adama sorsanız, bilinmezler... 

Bunlardan ilki, şairdir ve arkadaşımdır. Adı Nihat Behram’dır. Şimdilerde ona biçilen hapis cezası ile gündeme taşınmıştır; diğeri ise hapisliğe esir alınan Cumhuriyet yazarları kolektifi içinden, tanış ve arkadaşım olan Güray Öz’dür…

Bana sorarsanız Nihat Türkçe’nin müthiş şairlerinden birisidir. Doğru bildiğini hem söze hem de yazıya döker ve ne diyecekse sakınıp, sıkılmadan ortaya mızrak gibi diker. “Doğu Perinçek’in Vatan Anlayışı” başlıklı yazısından ötürü, ilgili şahsın şikâyeti üzerine yargılanmış ve itiraz hakkı saklı kalmak koşuluyla, hapislik cezasına çarptırılmıştır. Bu vatan anlayışı meselesinde, Behram’ın özde eleştirdiği, Perinçek’in siyaseten geldiği yeni nokta olup, AKP eliyle içte, dışta geliştirilen adımların, Atatürk devrimlerinin devamı sayılmasına koyduğu tepkidir. Şimdilik iş, Nihat Behram’a hapislik cezasının verilmesiyle neticelenmiştir.

12 Eylül’ün itirafçıları, ya da o döneme yataklık yapanlar, yani darbecilerle iş birliği yapanlar, mizahen “Sayın Bay Muhbir Özihbar”olarak anılırlardı. Nihat’la, şikayetçisi arasında yaşananlar, adeta hem buna benzer hem de ilgilinin meşrebine uyumlu oldu. 

Nihat iyi arkadaş, dost ve yoldaştır. Nihat Behram; sana selam olsun. Yaşamın hep doğru bildiğinden şaşmadan devam olsun... 

***

Güray Öz’e gelince; o bir Cumhuriyet yazarı ve diğer yazar arkadaşları gibi de yıllarını bu gazeteye vermiş bir basın emekçisidir… Metin Çulhaoğlu’nun dün Cumhuriyet’te yazdığı gibi dürüst, nazik, derinlikli ve çelik gibi inançlı ve dahi şiire de alaka ve ilgisi müspet olan bir sıra neferidir... Bugün demir kapının üzerine kapandığı otuz dördüncü günü içerde yaşarken, ortadan kaldırılmak için, üzerine atılı suç diye yakıştırılan kimliklerle, bir ilgisinin olmadığını onu tanıyanlar, yani arkadaşları, dostları çok iyi bilmektedir. 

Güray Öz sana selam olsun... 

Ve belki şimdi, Nazım’ın “Yarıda Kalan Bir Bahar Yazısı” şiirinde olduğu gibi, demir parmaklıklar ardında oturup, düşünüyorsun...

Ve ola ki, 

diyorsan ki...

“...Bu yazı yarıda kaldı. /Yağmur yağdı satırları sel aldı. /Halbuki ben neler yazacaktım neler...

... diyecektim; /diyemedim, /derim yine! 

Ama yağmurmuş /yağıyormuş, /yazdığım satırları sel almışmış /cebimde 25 kuruşum kalmışmış 

ne çıkar...”

Yine aynı şiirden yanıtla sana seslenmeliyim...

“...Bahar geldi bahar geldi bahar...”

Yani yarına ve güzel günlere olan bitmeyen inancımızla sen ve arkadaşların şimdi içerinin hürriyetinde sayılmalısınız. Ne demeli? Öyleyse bu günler de geçecek derken, hepinize bir daha selam olsun...

***

Başkanlık meselesi almış başını gidiyor. Kimi hukukçulara TV ekran kalabalıklığında parlementer sistem; yarı başkanlık ya da başkanlık başlıklarında neyin ne olduğu ya da ne olacağı tartıştırılıyor...

AKP ve MHP, bir Cuma akşamı borsalar kapandıktan sonra açıklanacak bir metin üstünde anlaşamadan anlaştık havasında kendilerince bir sona yaklaşıyor...

CHP şimdilik kendini işin dışında tutuyor; HDP’nin Meclis varlığının esamesi bile okunmuyor...

Metin üzerinde oluşturulmaya çalışılan hava, her iki partinin ve gruplarının tam anlaşma ve dayanışma içinde olduğu retoriğinin yaygınlaştırılmasını kapsamaktadır. Oysa Başbakanın söylemlerine bakılırsa değil sadece MHP, AKP içinde bile çatlak olabileceği korkusu bulunmaktadır...

RTE, ayrılamayacağı batı dünyasıyla (ABD+AB) sürekli bir peşrev muhabbetindedir. AB, siyaseten yaptırımı olmayacak ve fakat Türkiye’nin canını acıtacak kararları AB Parlamentosuna aldırmaktadır. Oysa AB’nin de Türkiye’den vaz geçme gibi bir niyeti bulunmamaktadır. Türkiye’nin terbiye edilmesine şimdi döviz meselesi ve sıcak para çıkışı da eklenmiş bulunmaktadır. Bu öldürmek için değil, biraz can yakmaktır. Dolayısıyla RTE’nin Putin ve yeni Avrasyacılığında karşı eli oyna gayreti de, aynı mantığa dayalı bir yansımaya dayanmaktadır...

***

Bunları bir kalem geçerek son sözü Kıbrıs’a ayırayım...

Kıbrıs’da toplumlar arası barış ve birleşme çabaları ve buna yönelik BM gözetimindeki akamete uğrayan Cenevre toplantıları zorlamayla yeniden başlatılmış bulunmaktadır.

Kıbrıs’ın güneyi, yani Rum kesimi, Kıbrıs’ın bütününü temsilen Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB üyesidir. Güney Kıbrıs, kuzeydeki Kıbrıs Türklerine de hem Kıbrıs pasaportu ve hem de AB vatandaşlığı hakkını tanımıştır. Yani iki toplumdan isteyen elini kolunu sallaya sallaya her iki yöne gidip gelebilmekte ve hatta isteyeni iki muhtariyet alanından birinde yerleşe de bilmektedir.

Şimdiki mesele, iki toplumlu konfederal bir cumhuriyet olarak tekrar birleşmedir. Meselenin özünde de çetrefil anlaşma başlıkları bulunmaktadır. Toprak meselesi ve iki muhtariyet bakımından coğrafi alan oranı, aşılması en zor konular arasındadır. Bunun yanısıra, arazi ve müştemilat mülkiyetinin el değiştirmesi ve akçalandırılması başka bir zor başlığını içermektedir. KKTC’nin %36 olan alanı, yeni haritaya göre %28,5 e indirilmek isteniyor. Adanın neredeyse en önemli tarım alanı olan Güzelyurt, dönüşümlü başkanlık işinin yeni pazarlık başlığı halinde. Yunanistan ve İngiltere garantörlüğüne karşı çıkmayan Rum tarafı, Türkiye’nin garantörlüğünü kabul etmemekte. Adada bulunan Türk askerinin çıkması isteniyor. Oysa Yunan birliğine karşı herhangi bir tartışma söz konusu bile edilmiyor. Bu arada İngiliz krallığına ait iki askeri üs ise Birleşik Krallık toprağıdır denerek anılmasına bile izin verilmiyor. Karpas ve Maraş bölgeleri Rum muhtariyet alanı sayılıyor. Kuzey Kıbrısta kurulmuş okul, üniversitelerin diplomaları kabul edilmiyor vesaire... Anlaşılacağı üzere Türkiye’nin ve toplumun fazlaca haberinin olmadığı ve ülke gündemin içinde sıra dahi alamayan ve Anadolu’nun burnunun dibinde cereyan eden ağır bir süreç, buradaki toplumsal yaşamı derinden etkiliyor. Kuşkusuz Türk ve Rum tarafındaki kimi emek örgütlerinin “barış” temelinde ortaklaştıkları bir eksen var. Ne ki, barış ve birleşme eğilimlerinin ardında, bir yanda AB fonları ve diğer yanda da Rum tarafının “ulusal konseyi” ve kilise talepleri durur görünüyor... 

Böylece buraların gündemine ilişkin de bir kaç satırı şimdilik sonuna bağlayarak ve “duruma” ilişkin daha kapsamlı tartışmaları başka yazılara bırakarak işi noktalamış olayım...

Kıbrıs müzakerelerinin kapsam ve içeriği, ne denli Türkiye’nin ve hele Türkiye solunun gündemindedir; bu meçhuldür. Bağlamında bu başlığa ilişkin de bir siyasetsizlik olduğu başka bir olgudur. Ancak sorulursa, bir ezbere göre konuşulacağından şüphe yoktur. Hayatın içinde olup, çözüm üretmek ise çok farklı bir düzleme oturmakta ya da liberal etiketi yeme riskiyle malul de bulunmaktadır.

Sol açısından her coğrafya meseleleri aynı sirke keskinliğindedir. Durum böyle olunca, hayatı kavramayan ve toplumsal müdahale açısından bir ilgi odağı oluşturamayan ezber ve tekrarlar ise lakırdı olmanın ötesine geçememektedir...

Umalım ki, tersi mutlaka becerilsin... Zira başka bir çıkış yoktur...

nuriabaci@gmail.com