Ekim Devrimi’yle gelen edebiyat



17-03-2018 11:47


B. Sadık Albayrak

Belki de Ekim Devrimi’ni hazırlayan edebiyat demeliydik. 19. Yüzyıl Rus edebiyatı, toplumsal çelişkileri gösteren, sergilediği sömürü ve zulüm gerçeğine karşı okurun isyanını besleyen bir edebiyattı. 1830’larda şiirde Puşkin, düzyazıda Gogol’ün yaratıcı dehasıyla başlayan çağdaş Rus edebiyatı, ülkemizde de tanınan Belinski, Lermontov, Dostoyevski, Turgenyev, Tolstoy, Gonçarov, Çernişevski, Dobrolyubov, Nekrasov, Şçedrin, Çehov, Gorki’yi ve daha nicelerini yaratmış bir edebiyattır. 19. Yüzyılın Balzac ile Stendhal gibi büyük yazarlarını doğurmuş Fransız gerçekçiliği kendine layık mirasçıları Rusya’da buldu diyen Lukacs, Rus gerçekçiliğini “her türden gericiliğin panzehiri” olarak niteler. Etkili ve haksızlığa karşı savaşımcı bir edebiyattır bu. Kendi okurunu yaratmış, eğitmiş, toplumsal açıdan uyandırmıştır.

Büyük Rus eleştirmenleri Belinski, Çernişevski ve Dobrolyubov, bu gerçekçi edebiyatın çözümlemesini yaptıkları edebiyat eleştirisi aracılığıyla, milyonlarca köylüyü köleleştiren feodal toprak düzenini teşhir ettiler. Binlerce memuru, hayatını yeni bir palto diktirmeye harcayan Akaki Akakiyeviç yoksulluğuna düşüren devletin bürokratik çarklarının çürümüşlüğünü gösteren bu edebiyat üzerine yazılarıyla, okurları ve yazarları bilinçlendirdiler. Edebiyat eleştirisi ile düzen eleştirisini kaynaştırmayı başaran bu üç eleştirmen, maddeci sanat kuramının ve gerçekçi eleştirinin de temellerini attılar.

YENİ İNSANLARIN ROMANI

Turgenyev, Babalar ve Çocuklar’da, 1860’ların Rus gerçeğinde sahneye çıkan yeni insanları Bazarov tipinde romanlaştırır ve bazı hamlıklarını gerekçe göstererek eleştirmeye çalışırken, Çernişevski ona yanıt olarak değerlendirebileceğimiz Nasıl Yapmalı? romanında, bu tiplerin etkin, verimli, yaşamı değiştirecek çözümler getirebilen, köhne düzenin değer yargıları ve çürümüş ahlakını aşmış devrimci örneklerini verdi. Dostoyevski ise, Çernişevski’nin önerdiği akılcılığı ve toplumsal iyimserliği Yeraltından Notlar’da homurtulu bir “yeraltı adamının” salvolarıyla yıkmaya çalıştı. 19. Yüzyıl Rus edebiyatı, birbirine cevaplar biçiminde polemik romanlarla gelişti. Rus toplumsal yaşamının değişimini neredeyse günü gününe yansıtan romanlar ve öyküler yazıldı. 

Kuş uçurtmayan baskıcı çarlık düzeninde politik mücadelenin ilk filizleri edebi eserlerde gün ışığına çıktı. Rus yazarları, hikâye ve romanlarındaki gerçekçi tipler aracılığıyla yaşamın geleceğe açık bir eleştirisini ortaya koydular; toplumsal dinamiklerin katkısıyla, bu eleştirinin gereğini yerine getirmek için yeni insanlar belirdi. Kendileri bu yeni insanların ilk örnekleri olan Çernişevski ile Dobrolyubov, Rusya’nın kurtuluşu için gerekli insanların yetişmesi ve eğitilmesi yolunda edebiyatı önemli bir kanal olarak gördüler. Puşkin’in 1836’da ilk sayısını yayınladığı Sovremennik, Çağdaş dergisi, Rus edebiyatının birkaç kuşağını yetiştirdikten sonra onların elinde etkili bir yayın organına dönüştü. 1860’larda Nekrasov’un yönettiği dergi, kadrosunu oluşturan gerçekçi yazarlarıyla Rusya’yı değiştirecek yeni insan’ların bilinç ve duyarlığını geliştiren bir kaynak oldu.  

Avrupa gerçekçiliğinin bu güçlü mirasçıları ve ortakları, kısa zamanda evrenselleştiler. Tolstoy, Dostoyevski ve Turgenyev hızla Avrupa dillerine çevrildiler. Çarlığa karşı mücadele etmek için Avrupa’ya sığınan ve Kolokol, Çan dergisini yayınlayan Herzen gibi yazarlar zaten burada yaşıyorlardı. Eşitsiz gelişmenin cilveleri olmalı, 1848 Devrimleri’nin yenilgisi, Avrupa’da koyu bir baskı ve gericilik dönemini açarken, Rusya bu karanlığa pek fazla kapılmadı. 1855-1865 on yılında devrimci demokrat düşünceler Rusya’da küçük de olsa etkili bir taraftar kitlesi yaratabildi. Çarlık düzeni, dipten gelen dalganın hızını kesmek için 1861’de, yarım yamalak bir reformla serfliği kaldırdı. Köylülere verilen soyut özgürlüğü, paranın kalın zincirleri silip süpürmüştü. Rusya’da ilk politik parti, “Toprak ve Özgürlük” örgütü de 1861’de kurulmuştu.

İNSANCIKLAR İLE OBLOMOVLAR

19. yüzyıl Rus gerçekçiliği, ezilmiş, insan yerine konmamış “küçük insanı” edebiyata soktu. Gogol’ün Palto’suyla sahneye çıkan ve haksızlığın öcünü alan bir hayalete dönüşerek egemenleri ürperten bu insanın adını, ilk romanıyla, 1848, “İnsancıklar” koyan Dostoyevski, acılı bir portresini de çizmişti. İnsancıklar, ilk kez roman kahramanı katına çıkmıştı. Ama onun koca Rusya’ya dağılmış milyonlarca örneğinin kahredici yaşam sahnelerinde öykülerini 1880’lerde Çehov yazacaktı. Elbette, insancıklara çuvaldızı batırmayı ihmal etmeden. Çünkü, bu insanlıkdışı koşullara boyuneğen, her türlü aşağılık işin bir parçası olmaktan kurtulamayan insancıklardı bunlar. Rus edebiyatının hümanizması Çehov’la diyalektik bir boyut kazanmıştı. Çehov’da ipuçları ortaya çıkan insan görüşünü, en alttan gelerek, ezilenler, işçiler arasında daha çocuk yaşta “ekmeğini kazanırken” kendini eğitecek yaşam “üniversiteleri” bulan ve dersini alan Maksim Gorki, sosyalist bir hümanizmaya dönüştürecekti.

Rus gerçekçiliğinin evrenselleşen ve bir kişilik kavramına dönüşen tipi, Oblomov’u Gonçarov 1859’da yazmıştı. Çocukluktan başlayarak bütün işlerini başkalarının gördüğü bir toprak sahibi olan Oblomov, giderek bütün insani becerilerini ve yaşam enerjisini yitirmiş, divanında saatlerce yatar durumda ömrünü sürdürüyordu. Olga’nın aşkı ve entelektüel ilgileri de onu ayağa kaldırmaya yetmiyordu. Aslında Oblomov tipi, asalak bütün egemen sınıf mensuplarının temel çizgilerini içeriyordu. Dünyada da bu kadar yankı bulması bununla ilgili olmalıdır.

Oblomov adının bir kavrama dönüşmesinde Rus eleştirisinin katkısını unutamayız; Dobrolyubov, Gonçarov’un bu romanını incelerken, “Oblomovluk nedir?” sorusunu sormuş ve bir edebiyat tarihçesi çıkararak cevabını vermişti. “Rus yazınında yaratılmış olan en güzel öykü ve roman kahramanlarının, hayatta bir amaçlarının olmayışından ve kendilerinde harekete geçecek bir güç bulamamaktan sıkıntı çektikleri nicedir herkesçe saptanmış bir gerçektir. Bu durumlarının sonucu olarak da her tür işten sıkılırlar, tiksinti duyarlar, böylece de şaşılacak bir biçimde Oblomov’a benzerler. Açın, ‘Onegin’e bakın, ‘Zamanımızın Kahramanı’na bakın, ‘Suçlu Kim?’e, ‘Rudin’e, ‘Gereksiz Adam’a ya da ‘Şçigrov’lu Hamlet’e bakın... Her birinde, Oblomov’un çizgileriyle tıpatıp çakışan çizgiler bulacaksınız.”[1] Dobrolyubov, ilk Rus romanlarında Oblomov’un ataları olduğunu ortaya çıkarmıştı. Ancak bunların, Gonçarov’un romanındaki ölçüde tembel ve insani niteliklerini yitirmiş oluşu henüz belirgin değildi. İşe yaramazlıklarını süslü laflar altında gizlemeyi başarıyorlardı. Söylediklerinde ilgi uyandırıcı, ileriye yönlendirici öğeler de vardı. Ama Rus gerçekliğinin gelişim süreci eyleme geçmeyi beceremeyen gizli oblomovların foyasını kısa sürede ortaya çıkarmıştı. Bu tipin en gelişmiş örneği, Gonçarov’un romanında çizilmişti. Artık ötekilerini de teşhis etmek için anahtar olmuştu. Dobrolyubov’un bunu yazdığı dönemde, “Süslü tümceler önem ve anlamlarını yitirmiş, toplumun artık kendisi söze değil gerçek eyleme gereksinir olmuştur.”[2] Rus aydınlanmasının yeni bir evresinin dile gelişidir bu; raznoçinents, halk kökenli aydınlar sahneye çıkmıştır. Romantik soyluların tatlısu ilericiliğinin yetersizliğini görmüşler, Dobrolyubov örneğindeki gibi, eleştirisini yazmışlardır.

Emperyalist dönemde Oblomov’un tembellik ve uyuşukluk yüklü kişiliği, asalak sınıflardan emekçi sınıflara da transfer olacaktı. Özellikle televizyonun yaşamı işgal etmesi, bürokrasinin büyümesi, tüketim ve tekdüze yaşam biçiminin genelleşmesi, emekçi sınıfların gerici ideolojilerin esiri haline getirilmesi oblomovluğu evrensel bir çürümenin tipolojisi haline getirecekti. Günümüzün ekran bağımlısı edilgin insanı, o kadar oblomovlaştı ki, hiçbir zaman Oblomov’u okuyacak gücü bulamayacak, kendini 170 yıl önceden gelen bu aynada göremeyecek durumdadır.

DEVRİMİN AYNASI TOLSTOY

Rus insanı, gerçekçi Rus edebiyatının aynasında kendini gördü ve gördüklerinden hiç memnun kalmadı. Ancak devrimle kurtulunabilecek kirli bir gerçeği vardı. Lenin, Tolstoy’un eserleri için “Rus devriminin aynası” demişti. Tolstoy’un dünya görüşü Hıristiyan mistisizmine dayanıyordu; son büyük romanı Diriliş’te, 1899, çözümü İncil’in sayfalarında bulmaya çalışsa da, olağanüstü gerçekçi tutumu, toplumsal ilişki ve süreçleri roman dili ve kurgusuyla anlatma gücüyle, hayata bağlanıyor ve gerici ideolojisine rağmen köklü bir düzen eleştirisi getiriyordu. Ekim Devrimi’nin önderi Lenin, Tolstoy’un ölümü üzerine, 1910’da yazdığı yazıda bu edebiyat dehasının sanatını şöyle özetlemişti:

“Tolstoy’un eserlerinde dile gelen şey kitlesel köylü hareketinin gücü, zaafları ve sınırlarıdır. Onun yapıtlarında polis-feodalite-kilise ve devlete karşı kin dolu bir hareket, yaşadığı kölelik şartlarına karşı şaşırtıcı olmayan şiddetli isyanlar, bürokrasinin keyfi yağmacılığı, kilise cizvitizminin yalancılığının yıllara dayalı birikimi ve ilkel köylü demokrasisinin moral çerçevesi resmedilmektedir. Özel toprak mülkiyetinin reddini, köylü kitlesinin düşüncesini ortaçağa çivileyen feodalitenin ülkenin gelişmesinin önünde artık dayanılmaz bir engel oluşturduğunu, bu Anteiland toprak sahipliğinin açıkça ve en acımasız bir biçimde parçalanması gerektiğini, Tolstoy’un eserleri, bize en gerekli zamanda ve en uygun tarihsel anda vaazediyor.”[3] Tolstoy’un eserleri yalnızca bir ayna olmakla kalmıyor, okurunda uyandırdığı umut ve öfkeyle geleceğin düşlerini de duyuruyordu. Düzenin çürümüşlüğü, toplumsal yaşamın gelişmesinin önünde bir engel olması, eğer edebiyatın mahkemesinde yargılanıp hükmü kesilmiyorsa, bütün engelleri yıkan ve birikmiş sorunları çözen devrim’in yapıcılarına kavuşması kolay değildi. Tolstoy, yalnızca yıkılan feodal düzeni eleştirmekle yetinmedi, onun yerini alan kapitalizmin de içyüzünü sergilemeyi başardı. Lenin, aktardığım bölümcenin devamında Tolstoy’un bu yönüne dikkat çekiyor: “Tolstoy bize yeni, görünmez, kavranmaz bir düşmanı, herhangi bir şehirden veya yabancı bir ülkeden gelip köy yaşamının tüm ‘temel çelişkilerini’ ortadan kaldıran, hayatımıza benzersiz bir kıtlık, açlık, ölüm, vahşet, fahişelik, frengi taşıyan; ilkel ‘kümülatör çağı’nın tüm felaketlerinin yüz katını başımıza yağdıran kapitalizmi kararlıca, derinden gelen bir öfkeyle aşağılıyor.”[4] Rusya’da ilkel sermaye birikim sürecini Tolstoy bütün acımasızlığıyla romana taşımıştı. Paris Komünü’nden sonra gerçekleşen ilk işçi devrimi aynı zamanda bir köylü devrimi de olmak zorundaydı. Dünyanın ilk büyük işçi devrimi, fabrikaları, bankaları, ticari işletmeleri kamulaştırıp sosyalist çalışma düzenini oluştururken, kırda feodal düzene son verip köylüleri toprağa kavuşturacak çözümler arayacaktı.

Çehov 1904’te, Tolstoy 1910’da öldü. Bu yazarların ölümü bir bakıma, 19. Yüzyıl Rus gerçekçiliğinin de sonu olarak görülebilir. 19. Yüzyıl gerçekçiliğini geliştirerek sosyalist gerçekçi niteliğe kavuşturan Maksim Gorki, 19. Yüzyıl Rus edebiyatıyla 20. Yüzyıl Sovyet edebiyatı arasındaki köprüyü oluşturur. 1905 Devrimi’nin yenilgisi üzerine gelen, 1907’den sonraki yönetici Stolupin’in adıyla anılan baskı döneminde Rus yazarlarının büyük bölümü gericileşmiş, gerçekçiliği bırakmış, mistisizme kaçmışlardır. Maksim Gorki, bu dönemi değerlendirirken, “Bütününde, 1907 ve 1917 yılları arasındaki dönem, Rus aydınları tarihinde en utançlı on yıl diye anılmaya hak kazanmış bir dönemdir.”[5] der. Gorki, devrimin arifesindeki uzlaşmacı edebiyatı irdelerken 19. Yüzyıl Rus gerçekçiliğiyle karşılaştırıyor: “Eski edebiyat tüm Rus demokrasisinin düşüncelerini, duygularını, ruh halini özgürce yansıtırdı, çağdaş edebiyat ise umut ve cesaretlerini tâ derinden kaybetmiş, ellerinin altında ne bulurlarsa bunlara delicesine saldıran küçük burjuva gruplarının telkinlerine yumuşakbaşlılıkla boyun eğiyor...”[6] Gerici dönemlerde yazılan edebiyatın tipik özelliği, büyük ölçüde küçük burjuva duyarlılığına teslim olmasıdır. Ekim Devrimi öncesinde Rus edebiyatı da bu teslimiyeti, çeşitli Dekadan burjuva akımlarına kapılarak sergiledi. Rus aydınını bu utanç verici teslimiyet ve çürüyüşten 1917 Ekim Devrimi kurtarmıştır.

DEVRİMİN EDEBİYAT ELEŞTİRİSİ

Ekim Devrimi’nin sıcak çatışmaları henüz soğumadan, 1924’te Edebiyat ve Devrim kitabını yazan Troçki, bu kurtuluşun sevinciyle, “(..) Rus Devrimi deneyimizden sonra profesyonel entelicensiyanın gerici budalalığın kanıtlamaya gerek de yoktur”[7], diye yazmıştır. Devrim’in sömürücü sınıfın iktidarına son verme, proletarya diktatörlüğünü kurarak sosyalist bir toplumu inşa etme görevinin yanı sıra, radikal bir eleştirmen rolü oynadığı da bu saptamadan anlaşılıyor. Troçki, Gorki’nin Rus aydınlarının utanç yılları dediği dönemde, gerçekçi Rus edebiyatının yerini alan akımları şöyle özetliyor: “Kutsal fedakârlığın gerektirdiğini yapamayan ve aslında bunun için elverişsiz olan şairler, beklenebileceği gibi, yeryüzünün bütün önemsiz çocukları içinde en önemsizi olduklarını kanıtladılar. Bulutların üzerinde, toplumsal çıkar ve tutkuların ötesine geçmiş Sembolistler, Parnasyenler, Acmeistler (Dorukçular-çn), kendilerini Ekaterinodor’da Beyazlarla birlikte, ya da Mareşal Pilsudski’nin Genel Kurmayında buldular. Şiddetli bir Wrangel tutkusuyla esin bulan şair ve yazarlar, bizi düzyazı ve manzumeleriyle lanetlediler.”[8] Şiirlerinde gerçeğin ve toplumun üstünde olduklarını savlayanlar, devrimin çatışmaları içinde karşıdevrimin saflarında yer almaktan kurtulamadılar. Ekim Devrimi, böylesine gerici ve toplumsallığa yabancı bir edebiyatın üzerine geldi. Devrime katılan Mayakovski ve Blok’un şiirlerini geleceğe açık edebiyatın ipuçları olarak gören Troçki, sosyalizmin sanatını ise gerçekçilik ve ortaklaşmacılık üzerine temellendirir. Yeni toplumun sanatı her türden gizemciliği yadsıyacaktır. “(…) Devrim, kolektif insanın tek efendi olması zorunluluğundan ve bu insanın gücünün doğal kuvvetler hakkındaki bilgisine ve onları kullanma olanaklarına bağlı olduğu düşüncesinden hareket eder. Bu yeni sanatın kötümserlikle, kuşkuculukla ve bütün diğer ruhsal çöküş biçimleriyle bağdaşması mümkün değildir. Bu sanat, gerçekçi, etkin, canlı ve kolektivisttir ve geleceğe sınırsız bir yaratıcı inançla bağlıdır.”[9]

Troçki’nin 1924’te yazdıklarına benzer düşünceleri Gorki, on yıl sonra, 1934’te, Sovyet yazarlar Birliği Birinci Kongresinde dile getirecekti. 19. Yüzyıl Rus gerçekçiliğinin edebiyata kazandırdığı tiplerin artık devrini tamamladığını vurgulayan Gorki, insancıklardan da, Oblomov türü gereksiz insanlar’dan da kurtulunması gerektiğini söyler. Çünkü Ekim Devrimi, Sovyet ülkesinde yeni insanlar ortaya çıkarmıştır. Sömürülmeye rıza göstermeyen, edilginlikten kurtulmuş, kendi geleceğini kendi elleriyle yaratmaya girişen, toplumsal yaşama etkin biçimde katılan bir insandır bu. Yaşamın temel gücünün toplumsal açıdan örgütlenmiş insan emeği olduğunun bilincine ermiş bir insandır. Bu insan acınacak değil, sevgi ve saygı duyulacak bir insandır. Gorki’nin deyişiyle, “daha şimdiden kitlelerin düşünsel gelişmesinin sınırlı olmadığı bir devlet yaratmış olan yeni bir gücün, yani proletaryanın”[10] parçası olan insandır. Sovyet edebiyatının ilk yaratıcıları devrimi yapan bu insanların arasından çıktı.

Devrimden sonra yazarların bir bölümü, ülkeyi terk ederek Avrupa ülkelerine sığınmayı seçti. Karşıdevrimin saflarına geçtiler. Bunların yazdıklarında Ekim Devrimi’ne ve sosyalist kuruculuğa yönelik büyük bir güvensizlik ve suçlama vardır. Kapitalist devletlerin edebiyat çevreleri bu yapıtları teşvik ettiler, sosyalizme karşı propaganda malzemesi olarak değerlendirdiler. Devrim karşıtı edebiyatın kapitalist devletlerce kullanılması, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra başlatılan Soğuk Savaş döneminde daha da yaygınlaştırılacak, CİA benzeri istihbarat örgütlerinin uğraşları arasına alınacaktı.

Sovyetler Birliği’nde, devrim sürecinde iki büyük sanat cephesi oluştu. Birincisi, öncülüğünü fütürist şair Mayakovski’nin yürüttüğü “Lef”, Sol Sanat Cephesi; ikincisi, “Rapp”, Proleter Yazarlar Birliği’ydi. Lef’te fütüristlerin yanı sıra konstrüktivistler, Victor Şklovski gibi biçimciler, Sergey Ayzenştayn gibi sinemacılar vardı.  Lef, 1928 yılında kapatılmış, Rapp 1932’ye kadar varlığını sürdürmüştür.[11]  1932’ye kadar yoğun bir yaratıcı tartışma içinde yeni toplumun sanatının biçimlendirilmesi, estetik ilkelerinin geliştirilmesi yolunda çalışmalar yapılmıştır. Sosyalist gerçekçiliğin insan görüşünün formüle edilmesine çalışılmıştır.

DEVRİMCİ TİPİN ROMANLARI

Sosyalist Devrim sürecinin üç alanda gerçekleşmesi ve gelişmesi zorunludur. Siyasal devrim, proletaryanın iktidarı ele geçirmesi ve sömürücü sınıfların tasfiye edilmesidir; toplumsal devrim, sosyalist ilkelere göre toplumun yeniden kurulmasıdır; kültürel devrim, sosyalist değerlere göre yeni insanın eğitilmesi, yaşamın ve entelektüel alanların sosyalist nitelikte düzenlenmesidir. Lenin, Ekim Devrimi’ni eleştirenlere cevap verirken devrimin bu üç yanına dikkati çeker: “(…) (Her türden ukalaların) teorisine göre başlanılması gereken yerden başlamadık; siyasal ve toplumsal devrim bizde, şimdi bize kendini zorla kabul ettiren kültürel devrime öngelmiştir.”[12]  Kültürel devrimin gerçekleşmesinin önkoşulu yüzde doksanı okur yazar olmayan bir halkı, hızla okur yazar hale getirmektir. Hızla eğitim seferberliği başlatılmıştır. Sosyalist bir toplumda okuryazarlığın kapitalist toplumdakinden nitelik olarak farklı olması gerekir.

Lenin, devrimden önce Tolstoy’la ilgili bir yazısında, “Sanatçı Tolstoy’u Rusya’da bile sadece küçük bir azınlık tanıyor. Tolstoy’un büyük eserlerinin gerçekten herkesin ortak kazanımı olması için toplumsal düzene karşı yeniden ve yeniden mücadele edilmesi şarttır; karanlığa, cehalete, angaryaya ve yoksulluğa mahkûm edilmiş on milyonlarca insan için sosyalist devrim şarttır.”[13] diye yazmıştı. Ekim Devrim’i milyonlarca insanı okuryazar yaparak ve entelektüel kavrayışını geliştirerek bu şartı hızla yerine getirdi. Böylelikle Sovyet edebiyatının da temel altyapısı kurulmuş oluyordu.

Bu yıllarda özellikle roman sanatında devrim sürecinin çatışmaları, yeni toplumu kuran insanın anlatımı belirleyici bir yer tutar. Serfimoviç’in sosyalist gerçekçiliğin ilk büyük romanlarından biri kabul edilen Demir Tufanı romanı, 1924, içsavaş sırasında bir isyancılar ordusunun çatışmalarını işler. Demir Tufanı’nın başkişisi komutan Kovtyuha, Sovyet edebiyatının, amaçları doğrultusunda kararlılıkla mücadele eden ve çevresindeki insanları etkileyerek, yönlendirerek örgütleyen olumlu kahraman tipinin ilk örneklerindendir.[14] Devrim dönemini canlandıran sonraki romanlarda, bu devrimci kahraman tipi çeşitli açılardan işlenmiş ve geliştirilmiştir. Furmanov’un Çapayev, Gladkov’un Çimento, Şolohov’un Durgun Don, Ostorovski’nin Ve Çeliğe Su Verildi romanları, devrimi yapan insanın savaşımını ve mücadelesini ele almıştır. Bu romanların başarısında yazarlarının devrime katılmaları ve anlattıkları olayları ve insanları yakından gözlemleme olanağı bulmuş olmalarının büyük katkısı vardır. Bu romanların gücü, sosyalizmin gerekliliğine ve geleceğine inanan yazarların eseri olmalarından kaynaklanır.

Önemli Sovyet yazarlarından, 1920’lerde Serapyon Kardeşler adıyla anılan edebiyat topluluğunun genç üyesi Konstantin Fedin, devrim yıllarında yeni edebiyatın doğum sancılarını şöyle dile getiriyor: “Vargücümüzle ve tutkuyla, sanat aracılığıyla savaş ve devrimden oluşan malzemenin şeytansı direnişini kırmaya hazırlıyorduk kendimizi. Herkes yeni bir dil, yeni bir anlatma biçimi, yeni bir içerik için savaşım vererek, kendi yolundan bu hedefe yöneliyordu.”[15] Devrim, Rus edebiyatına büyük bir yaratıcı enerji kazandırdı. Buradan Gorki’nin sürekli üzerinde durduğu yeni hümanizmaya dayalı sosyalist gerçekçi bir edebiyat doğdu. İlkin, savaşın, devrimin, içsavaşın olaylarını ve insanlarını ele alan yazarlar, 30’larda sosyalist toplumun kuruluş çelişkilerinin sorunlarını işleyen romanlar yazdılar. Şolohov’un Uyandırılmış Toprak ve Don Kıyısında Hasat romanları 1928’de başlatılan tarımda kolektifleştirme sürecini konu alır.

Sovyet edebiyatı, 19. Yüzyıl Rus edebiyatını aratmayacak ustalar doğurmuştur. Şolohov’un Savaş ve Barış’la karşılaştırılan Durgun Don’u, Aleksi Tolstoy’un dört ciltlik Azap Yolları, Fadayev, Fedin, Panferov’un romanları sosyalist gerçekçi edebiyatın güçlü örnekleridir. Sovyet edebiyatı aynı zamanda çok uluslu bir edebiyattır. Azeri, Kırgız, Gürcü, Ermeni, Kazak ve daha birçok halkın dilinde yazılmış bir edebiyat olarak, Rusçaya ve birbirlerinin dillerine çevrilerek, işçi sınıfının gerçek enternasyonalist kültürünün oluşturucu unsuru olmuştur.

SAVAŞIN EDEBİYATI VE ÇÖZÜLÜŞ

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı, Sovyetler Birliği’nin Hitler ordularınca işgal edilmesi, Sovyet yazarlarını cepheye taşımıştır. Yüzlerce yazar gönüllü olarak savaşa katılmış, cephelerde muhabir olarak görev yapmış, faşizme karşı şiir ve romanlar yazmıştır. Birçok yazar sosyalist ülkesi için savaşırken hayatını kaybetmiştir. Savaş, edebiyata yeni nitelikler kazandırmıştır. Savaş romanları ve şiirleri yazılmıştır.

Öncelikle, savaşın usta romancısı, Lopatin’inin Notları, Anayurdun Dumanı, Günler ve Geceler’in yazarı Konstantin Simanov ile nehir romanları Fırtına, Paris Düşerken ve Dipten Gelen Dalga ile savaşı geniş bir çerçevede ele alan İlya Ehrenburg’un adlarını anabiliriz.

Şolohov, bir konuşmasında, “Sanatın belki de başka hiçbir alanında ideolojik çatışma edebiyattaki kadar keskin değildir.”[16] demişti. ABD ve öteki emperyalist devletlerin, Soğuk Savaş’ta en yoğun ideolojik saldırı alanlarından birinin edebiyat olması rastlantı değildi. 1950’lerde Sovyet edebiyatına karşı dıştan ve içten yoğun bir savaş başlatıldı. Pasternak’ın Doktor Jivago’sunun CİA operasyonuyla Avrupa’da yayınlanması örnek olaylardan biridir. Sovyet edebiyatı içte de hızını ve yaratıcılığını yitirmeye başlamıştı. Belki de bütün devrimlerin karşılaştığı restorasyon sürecine erken bir tarihte girilmişti. 1989’dan çok önce, sosyalizm edebiyatta yenilmişti. Bunun ipuçlarını Şolohov’un 1934’ten 1983’e kadar edebiyat toplantılarında yaptığı konuşmalarda bulabiliyoruz. Yazarların yaşama yabancılaştıklarını söylüyor, onları Moskova’dan, dar çevrelerinden dışarıya çıkmamakla eleştiriyor. Giderek sosyalizme liberal burjuva ideolojisiyle eleştiri getiren yazarlar ortaya çıktı.

Şolohov, 1956’da, 20. Parti Kongresinde, devrim dönemi edebiyatının aşılamadığından acı acı şöyle yakınıyordu: “Kendimize 20-30 yıl önce yazılmış kitaplardan bir edebiyat ‘Dinyeper barajı’ kurduk ve birisi sıkıştırdığında hemen o barajın arkasına saklanıp, kendimize güvensizce o barajın arkasından konuşuyoruz: ‘Hiç kitap yok ne demek? Biz yazmıyoruz ne demek? Klim Samgin’in Hayatı ne, peki? Ya Sergeyev-Tsenski’nin romanları? Ya Serafimoviç’in Demir Seli? Ya Gladkov’un Çimento’su? Ya Fadayev’in Bozgun’u? Leonov ve Fedin’in romanları? Furmanov’un Çapayev’i? Panferov’un Bruski’si?’ Okurun sevdiği ve zaman ayırdığı daha bir düzine kitabın adını düşünmeden sayıveriyoruz. Daha ne kadar bu koruyucu barajın kutsal örtüsü altında oturacağız?”[17] Devrim edebiyatının klasikleri vardı ama sosyalizmin kültürünü geliştirecek ve yeni insanını estetik duyarlıkla donatacak, kapitalist kültürün saldırısına karşı koruyacak yeni bir edebiyat ne yazık ki, yeterince geliştirilememişti.

Çözülüşle birlikte kapitalist restorasyon saflarına koşarak katılanların önemli bir bölümü yazarlar oldu. Arbat Sokağı gibi vasat kitaplar, özgürlükçü edebiyat diye dünyaya pazarlandı.

Sosyalist gerçekçiliğin kurucu yazarı Maksim Gorki’nin yaşamı boyunca mücadele ettiği küçük burjuvalar ve köylüler, tepeden ve dıştan müdahaleyle sosyalizmin yıkılışına şehvetle katıldılar.

İnsanlığın yeni devrimlere, sosyalizme ve devrimin edebiyatına ihtiyacı, yüz yıl sonra daha da acildir. Emperyalist kapitalizm, toplumsallığı, insanı, doğayı, topyekûn dünyayı sömürü cehennemine atmışken, kurtuluşun yolu yeni Ekim’lerden ve esinleyici edebiyattan geçiyor.

(Bu yazı daha önce Sanat ve Hayat dergisinin Ekim Devrimi Özel Sayısında yayınlanmıştır.)

 

[1] Nikolay Aleksandroviç Dobrolyubov, Çeviren: Mazlum Beyhan, Yön Yayınları, 1987, İstanbul, s.43-44.

[2] A.g.e., s.64.

[3] Lenin, Devrimin Aynası Tolstoy, çeviren: Zekiye Hasançebi, Yazı-Görüntü-Ses Yayınları, 2003, İstanbul, s.19.

[4] A.g.e., s.19-20.

[5] Maksim Gorki, Edebiyat Yaşamım, Çeviren: Şemsa Yeğin, Payel Yayınları, 1989, İstanbul, s.251-252.

[6] Maksim Gorki, Aktaran: K. Zelinski, Sovyet Edebiyatı, Çeviren: Funda Savaş, Konuk Yayınları,1978, İstanbul, s.36.

[7] Leon Troçki, Edebiyat ve Devrim, Çeviren: Hüsen Portakal, Köz Yayınları, 1976, İstanbul, s.16.

[8] A.g.e., s.19.

[9] A.g.e., s.12-13.

[10] Maksim Gorki, a.g.e., s.237.

[11] A. Mümtaz İdil, Sovyet Romanı, Yarın Yayınları, 1983, Ankara, s.25-26.

[12] Lenin, Aktaran: Guy Besse, Lenin Felsefe ve Kültür, Çeviren: Remime Köymen, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 1997, Ankara, 108.

[13] Lenin, Devrimin Aynası Tolstoy, s.17-18.

[14] A. Mümtaz İdil, a.g.e., s.22.

[15] Konstantin Fedin, Gorki Aramızda, Çeviren: Hüsen Portakal, de Yayınevi, 1988, İstanbul, s.213.

[16] Şolohov, Yazarın Sorumluluğu, Çeviren: Eser Yalçın, de Yayınevi, 1983, İstanbul, s.110.

[17] A.g.e., s.76.