Dış politika notları



24-12-2016 08:43


Metin Çulhaoğlu

TÜRKİYE ÇOK MU ÖNEMLİ?

Ülkenin jeopolitik konumundan söz ediyoruz.

Evet, bu açıdan özel bir yeri, önemi vardır.

Ancak, ülkeye gelmiş geçmiş iktidarların abarttığı kadar değildir. Türkiye tarih boyunca nice doktorların, mühendislerin talip olup uğruna kavga ettikleri bir terütaze hiç değildir.

Geçmişten günümüze izlenen dış politika çizgisi ise hep bu önemin abartılmasına dayanmıştır. En belirgin örneği II Dünya Savaşı’nı izleyen 4-5 yıllık dönemdir. Bu dönemde “jeopolitik öneminin” batıda yeterince dikkate alınmadığını gören Türkiye gerçekte var olmayan tehditlere işaret etmiş, “ben çok önemliyim” diye bas bas bağırmıştır.

Bu önem abartısı daha yakın dönemde AKP dış politikasında da kendini göstermiştir. AKP’nin katkısı, geleneksel abartının bu kez “stratejik derinlik” safsatasıyla süslenip öyle piyasaya sürülmesi olmuştur.

Türkiye kuşkusuz içinde yer aldığı herhangi bir bloka ek avantaj sağlayacak konumdadır; ama hangi blok olursa olsun ne olmazsa olmazlığı vardır, ne de uğruna dünyanın alt üst olmasını göze aldırıcı bir değeri…

ÖLÇÜLÜLÜK MÜ İDDİALILIK MI?

Yukarıdaki başlıkla bağlantılıdır.  

“Biz çok önemliyiz” dış politikada iki şekilde tezahür eder. İlkinde “tamam önemlisin” denilen ülke haddini bilir, dış odakların gücünü hesap eder, belirli bir blokta yer almasına rağmen diğer blokla ölçülü ilişki tutturur ve boyundan büyük işlere kalkışmaz.

İkincisinde ise abartılı bir önem kuruntusuyla “yumuşak güç”, “oyun kurucu”, “bölge lideri” vb. konumlara terfi etmek ister.

Türkiye, NATO üyeliğinden başlayarak sosyalist sistemin çöküşüne kadar olan 40 yıllık dönemde, DP iktidarının bir iki hevesi dışında yukarıdakilerden ilkine sadık kalmıştır.

Bu çizgiyi “pasif”, “monşerce” bulan, hatta “milletin erkekliğini öldüren” bir zül olarak gören AKP ise ikincisine soyunmuş ve ülkenin başını belaya sokmuştur.

Ölçülülük döneminin önde gelen siyasetçileri en azından dünyayı okuyabilecek bir formasyona, “devlet adamlığı” vasıflarına ve reel politika anlayışına sahipken, iddialılık dönemi figürleri bunların istisnasız hepsinin fukarası oldukları, kasaba tüccarı mantığıyla hareket ettikleri için sonunda dış politika bir duvara toslamıştır.

DIŞ İÇE, İÇ DIŞA YANSIR MI?

Kuşkusuz iki taraflı bir yansıma söz konusudur.

Belirli bir dış politika çizgisinin, ülke içinde siyasal, ideolojik ve kültürel ayaklarının olması gerekir. Bunun gibi, ülke içindeki belirli duyarlılıkların da izlenen dış politika çizgisini tahkim edecek biçimde manipüle edilmesi gerekecektir.

Ancak, hayli hassas, her yönetimin kolay kolay altından kalkamayacağı bir iştir.

Örneğin Türkiye II Dünya Savaşı yıllarında ülke içindeki Nazi yanlısı-Turancı grupları önce teşvik etmiş, ardından savaşın seyri değişince cümlesinin tepesine binmiştir. Sonra, soğuk savaşın başlaması üzerine “vurun komünistlere” dönemi gelip çatmıştır.

70’lere doğru zayıflamak üzere, bu işler büyük ölçüde “kontrol edilebilirlik” sınırları içinde yapılmıştır.

İddialılık döneminde ise ortada kontrol falan kalmamıştır.

Başka bir deyişle cin şişeden çıkmış, çıkarılmıştır. “Bölge liderliği” iddialarının yurtiçi tabanı olsun diye palazlandırılan kesimler bugün kendilerini palazlandıranların manevralarına ayak uydurması mümkün olmayan, üstelik dışardan etkilenmeye fazlasıyla açık bir güruh haline gelmiştir.

İçeriyi, dışarıya göre kontrol edemezsen artık dışarının senin içine oynama dönemi gelmiş demektir ve bugün durum budur.  

BUNDAN SONRA NE OLUR?

Dışarıda yeni manevralar, ittifaklar, dengeler, vb. anlamında, içerde ise darbe girişimlerinden son derece vahim başka durumlara kadar her şey olabilir.

Buna karşın Türkiye’nin “eksen kayması” tabir edilen, gerçekten radikal dış politika değişikliklerine yönelmesi mümkün değildir.

Arada oynayacak, idare edecektir.

“Ben ettim sen etme” diyerek ABD/AB eksenine yeniden sımsıkı yapışma mı?

“Sımsıkı yapışma” bu saatten sonra mümkün değildir; en azından o eksenin “gel bakalım yaramaz çocuk, elimi öp de barışalım” demeyeceği kesindir.

Radikal bir kopuşla “Avrasya eksenine” angaje olunması mı?

Malum retorik dışında hiç mümkün görünmemektedir.

Oynanabilecek nadir kartlardan biri olarak “Kürt kartı” hala masada durmaktadır; ama AKP iktidarı açısından bu kartın götürüsü, olası getirisinden daha ağır basmaktadır.