Devrim çocuklarını yemeyebilir, faşizm çürütür



09-05-2017 06:50


Erkin Özalp

AKP milletvekili Aydın Ünal, Yeni Şafak’taki “Devrim çocuklarını yer” başlıklı yazısında, “Allah’ın bir lütfu” olarak görülen 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında güç kazanan muhbirlik eğiliminden yakınırken, şunları da itiraf ediyor:

“Anadolu’nun birçok yerinde, dikkatsizlik, tembellik, skor kaygısı, asılsız ihbar, şahsi hesaplar, husumetler nedeniyle masum insanlar mağdur edildi.”

Ünal’a göre, sorunun temelinde, başta “Reis’ten çok Reisçi” görünmeye çalışanlar olmak üzere, kötü (niyetli) insanlar yatıyor. Ve ekliyor:

“15 Temmuz milletin devrimiydi; ama tarihin değişmeyen kurallarındandır: Devrim, önce kendi çocuklarını yer.”

1789 Fransız Devrimi sonrasında söylenen sözün orijinalinde “önce” sözcüğü bulunmuyor. Devrimi yapan kadroların kralı devirdikten ve aristokrasinin ayrıcalıklarını ortadan kaldırdıktan sonra kendi aralarında mücadele etmeye başlamaları ve özellikle de Jakobenlerin iktidar döneminde daha ılımlı devrimciler hakkında alınan idam kararları nedeniyle, “devrim kendi çocuklarını yiyor” denmişti. Bir başka deyişle, evrensel bir kural (“devrim çocuklarını yer”) formüle edilmemiş, haklılığından/haksızlığından bağımsız olarak, dönemin somut durumuyla ilgili bir yaklaşım dile getirilmişti.

AKP/Saray rejimi altında ihbarcılığın alıp başını gitmesi ve masum insanların mağdur edilmesi ise, faşist rejimlere özgü daha genel bir kuralı yansıtıyor. 

Mussolini ve Hitler dönemlerinin ayırt edici özelliklerinden biri, bir yandan hukuksuzluk alıp başını giderken diğer yandan şikâyet ve ihbar mekanizmalarının çok yaygın şekillerde kullanılmasıydı. İhbar edilenler, sadece Yahudiler, komünistler ya da sosyalistler değildi. Adalete inançlarını yitiren insanlar, rakip gördükleri ya da düşmanlık besledikleri kişileri ve hatta akrabalarını ihbar ediyordu. Bu yüzden pek çok masum insan mağdur olsa bile, faşist rejimler, muhbirliği yaygınlaştırarak kitle tabanlarını genişletme (bir başka deyişle suç ortaklarının sayısını artırma) şansını buluyordu! 

AKP’nin erken dönem açılımlarından biri, Başbakanlık İletişim Merkezi’nin (BİMER) kurulması olmuştu. Özellikle devlet ve yargı kurumlarıyla (ve bu kurumlarda çalışanlarla) ilgili sorunlarını olağan yollarla çözemeyen yurttaşlar, şikâyetlerini doğrudan doğruya başbakanlığa bildirebilecekti. Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olduktan sonra, bir de CİMER (Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi) kuruldu. 

Bu kurumların, “halkın devlet kurumlarını denetleme hakkı”yla uzaktan yakından ilgisi bulunmuyor, çünkü tümüyle keyfî şekillerde “hizmet” üretiyor ve kimseye hesap vermiyorlar. Dahası, muhbirliği teşvik etmek için kullanılıyorlar. Cumhurbaşkanına hakaret ettikleri iddia edilenler de ihbar ediliyor, “FETÖ’cülük”le suçlananlar da… 

2016 yılında BİMER’e 883 bin 670 kamu ve özel sektör çalışanı hakkında başvuru yapılmış olması, ne tür bir rejimde yaşadığımızın en çarpıcı göstergelerinden biri olsa gerek. 

“Dikkatsizlik, tembellik, skor kaygısı, asılsız ihbar, şahsi hesaplar, husumetler nedeniyle masum insanların mağdur edilmesi”, beklenmedik ve kolayca ortadan kaldırılabilecek bir durum değil, AKP/Saray rejiminin bilinçli tercihlerinin bir sonucu. 

Başka koşullar altında onurlarıyla yaşamayı tercih edebilecek olan milyonlarca insan, AKP/Saray rejimi altında, işlerini koruyabilmek, sosyal yardım almaya devam edebilmek, ailelerinin geçimini sağlayabilmek için bu rejimin suç ortaklığını yapmak zorunda bırakılıyor. Sabah akşam dinden, imandan, kitaptan söz edenlerin iktidarı, çaresiz bıraktığı yurttaşları, en temel ahlâk kurallarını çiğnemeye zorluyor!

Kısacası, AKP/Saray rejimi, kendi eseri olan toplumsal çürüme sayesinde ayakta durmaya çalışıyor. 

Bu durum ya da sorun, sağa açılarak, mevcut rejimin yarattığı yeni ortalamaları değişmez kabul ederek aşılamaz. Halkın ileri kesimlerinin sahipleneceği bir düzen değişikliği stratejisiyle ilişkisi kurulamayan sokağa çıkma (ve sokakta kalma) çağrıları da çok fazla işe yaramayacaktır. 

Kapitalizm, emekleriyle geçinmeye çalışanların onurlarıyla yaşayabileceği bir düzen olmaktan uzaklaşalı çok oldu. Faşizan hareketlerin dünya genelindeki yükselişinin temel nedeni bu. Sermaye sahipleri de, faşizan hareketlere, birer düşman olarak değil, “devrim tehdidi” karşısında kolaylıkla uzlaşılabilecek güçler olarak yaklaşıyor. Geleneksel düzen partilerinin aynı nedenlerle giderek daha fazla sağa kayması, faşizan hareketleri daha da güçlendiriyor.

Devrim, çocuklarını yemesin elbette! Bunun önlemlerini bugünden almaya başlayalım. Ama sermaye düzeninin bir ürünü olan AKP/Saray rejiminin yarattığı toplumsal çürümeyi ancak gerçek bir devrimle aşabileceğimizi de unutmayalım!