Demokrasi kavramını yerine oturtmak



09-09-2017 10:40


Metin Çulhaoğlu

Demokrasi…

Günümüzde daha sihirli başka sözcük var mı?

Öyle ya kime “demokrasi” deseniz “her şeyin başı”, “o olmadan hiç olur mu?” gibi yanıtlar alırsınız. Bir kavram bu kadar harcıâlem hale gelip her tür düşünce ve önerinin vurulacağı kantar olarak kabul görüyorsa bunda bir iş vardır.

Demokrasinin bir aksiyom (belit) olarak yüceltilmesinin son örneklerinden birine Cumhuriyet yazarı Emre Kongar’da rastladık. Köşesinde Ümit Aslanbay’ın Ali Sirmen’le yaptığı söyleşiyi değerlendiren Kongar yazısının sonunda Aslanbay’a bir eleştiri yöneltiyor:

“(Aslanbay’ın) sunuş bölümünde ‘Doğan Avcıoğlu-İdris Küçükömer modelleri arasındaki kavga’ dediği ve söyleşinin teorik çerçevesi olarak sunduğu yaklaşım, her iki model de yanlış önermelerden oluştuğu ve demokrasi seçeneğini dışarda bıraktığı için, eksik, dolayısıyla da yanlış!) (Emre Kongar, Cumhuriyet, 5 Eylül 2017). 

İtirazlarımız olacak.

***

Birincisi: Demokrasinin, dünya görüşleri, düşünce sistemleri ve ideolojilerden önce gelen, hepsini soğurabilecek, tartıp değerlendirebilecek kapsam ve gelişkinlikte bir aksiyom olarak kabullenilmesi, batılı liberal düşüncenin tipik özelliğidir.   “Liberal” olduğu için yanlıştır demiyoruz, bizce peşinen yanlıştır. Demokrasinin, liberal, devrimci ve sosyalist türleri yoktur; liberalizmin, devrimciliğin ve sosyalizmin kendi demokrasi anlayışları vardır. Başka bir deyişle insan önce “demokrat” olduğu için liberalizme ya da sosyalizme belirli bir biçimde yaklaşmaz; liberal ya da sosyalist olduğu için demokrasiyi belirli biçimde yorumlar ve yerine koyar.

Demokrasi kuşkusuz önemlidir, boş verilecek bir kavram değildir; ama modern sınıflı toplumlarda bir “ilk”,  bir “başlangıç” değil, her zaman bir türev, sonuç ya da etki olagelmiştir.

***

İkincisi:  Avcıoğlu da Küçükömer de Türkiye’nin düşünsel ve siyasal geleneğine, o gününe ve geleceğine ilişkin sistematik düşünceler geliştirmeye çalışmıştır. Bunları kusurlu bulabilirsiniz (zaten bulunmuştur), eleştirebilirsiniz (zaten eleştirilmiştir); ancak bu düşünceleri sanki bir mihenk taşı, bir indirgeme cihazıymış gibi demokrasi kavramına başvurarak yapamazsınız. Ülkeye ilişkin kapsamlı ve sistematik düşünceler önlerine bir temel sorunsal koyarlar; bu sorunsalın başköşesinde demokrasinin yer alması gibi bir zorunluluk yoktur.

Ancak bu söylediğimiz, düşünce sistemleri geliştirenlerin demokrasi gibi bir dertlerinin hiç olmadığı anlamına gelmez. Zamanında, ikisi de hayattayken sorulsaydı herhalde ne Avcıoğlu ne de Küçükömer “Demokrasi mi, o da neymiş” deyip başını çevirirdi. Sonra, zamanında Cumhuriyet’in kurucularının da ülkeye ve geleceğine ilişkin vizyonları vardı (özellikle 1923-1940 döneminde). Eksik, yanlış ya da geçersiz bulabilirsiniz; ama bunu tek başına “demokrasi seçeneğini dışarda bıraktığı” gerekçesiyle yapamazsınız.

Kongar’ın da yapacağını sanmıyoruz.

***

Üçüncüsü: 20. yüzyıldan başlamak üzere sosyalizm (ve Marksizm) Türkiye gibi ülkelerde kendisine tahsis edilen boş bir alana “giriş” yapmamıştır. Ülkede zuhur etmiş, şekillenmiş, yer yer özgünlükler de taşıyan, birbirine karşıt ana akımların üzerine gelmiştir. Rusya’da da böyle olmuştur. Marksizm ve sosyalizm bu ülkeye Plehanov’dan başlamak üzere girmeye başladığında kendini zapadniki (batıcılar, batılılaşmacılar) ile slavofil ana akımlar arasında bulmuş, daha sonra ikisinin de üzerine çıkabilmiştir.

Ülkenin gerçekliği buydu ve “demokrasi” de zapadniki ya da slavofillerin kalkış noktası değil, kendi düşünce sistemleri içinde şu ya da bu değeri verdikleri bir kavramdı. 

Rusya’daki Marksistlerin de…

Bunun gibi, Türkiye’de de önce Avcıoğlu’nun sonra Küçükömer’in tezleri, 20. yüzyıl başlarında şekillenen İttihatçılık-İtilafçılık zıtlaşmasının uzantıları sayılmalıdır.  Derecesi önemli değildir, ikisi de eleştirilebilir; ancak bu eleştirinin en başta demokrasi “nokta-i nazarından” yapılmasının doğru olacağını sanmıyoruz. 

***

Son olarak, onu bunu eleştiriyoruz ya, bu arada çuvaldızı kendimize batıralım: Bu ülkede, “üzerine gelmek” zorunda kaldığımız İttihatçı ve İtilafçı akımlar kendi uzantılarıyla ülkenin düşünsel ortamında hala etkili olabiliyorsa; bizler, sosyalistler, Marksistler, kendimize bunların dışında elle tutulur bir alan henüz açamamışsak, bu da bizim ayıbımız sayılmalıdır.