Bizi kurtaran dergiler



11-11-2017 10:19


B. Sadık Albayrak

Bizi kurtaran dergiler, 12 Eylül karanlığı her yanı sarmışken,her ay, gecenin geçici olduğunu fısıldayan ateş böcekleri gibi gelirdi. Yetmişlerin devrimci yükselişinin rüzgârını taşıyan Yazko, Yazarlar ve Çevirmenler Kooperatifi’nin kitapları ve dergileri bütün baskılara rağmen, sanat ve edebiyatın dolaylı diliyle emekçi sınıfın umut ve öfkesinin yenilmediğini gösterirdi. Aydınımızın başarılı ortak işlerinden Yazko’nun ilk sayısı 12 Eylül’den iki ay sonra çıkan Yazko Edebiyat dergisi, dönemin hemen bütün önemli yazar ve şairlerinin eserlerini bir araya getirirdi. Sennur Sezer ile Can Yücel’in şiirlerini, Demirtaş Ceyhun ile Bekir Yıldız’ın öykülerini, Yalçın Küçük’ünsarsıcı eleştirilerini ve muhatabının cevaplarını, Afşar Timuçin’in denemelerini ders kitabı boyutunda çıkan yüz altmış sayfalık bu aylık dergide okuyabiliyorduk.

12 Eylül’den dört ay sonra, ilk sayısı Ocak 1981’de Ankara’da yayınlanan Bilim ve Sanat dergisi, geniş ilgi alanı ve zengin içeriğiyle diyalektik maddeci felsefeyi, gerçekçi ve toplumcu sanatı, yaratıcı ve geliştirici kültürü gündemimizde tutuyordu. Onu Ankara’da çıkan bir başka dergi, Yarın, bütünlüyordu. Genç okurları hedefleyen, sanata ve edebiyata daha çok ağırlık veren bu dergide sosyalist şairler, romancılar, kültürümüzün evrensel yapıtaşları tanıtılıyor, eserlerini okumamız için heyecan uyandırılıyordu.

Bir süre sonra Yazko, bir Felsefe dergisi, ardından Yazko Çeviri dergisini çıkardı. Şubat 1983’te haftalık gazete biçiminde yayınlanan Yazko Somut ise sanat ve kültür dünyasını günü gününe yansıtan güçlü bir haber yorum kaynağımız olmuştu. Beyin kanaması geçiren sosyalist şairimiz Hasan Hüseyin’in sağlık haberlerini, komada yattığı haftalar boyunca Somut’tan izlemiştik, 26 Şubat 1984’te dünyadan ayrılan şairin sonuyla Yazko Somut’un kapanması arasında sanki görünmez bir bağ vardı.

FAŞİZME KARŞI SANAT EDEBİYAT DERGİLERİ

Seksenlerin ilk yarısında 12 Eylül’e karşı direnişin odaklarından biri, sanat ve edebiyat cephesi olmuştu. Darbenin sol politikayı yasaklaması, devrimcileri hapse kapatmasına karşı, belki de toplumsal bir savunma mekanizması oluşmuş, sanat ve edebiyata ilgi yoğunlaşmıştı. Ama bu ilginin bir kaçış olmasını engelleyen toplumcu bir niteliği vardı. Bu dergilerde edebiyatın ve sanatın gerçekçi, etkin, devrimci özellikleri vurgulanıyor, açıkça söylenemeyenler imgelerin dolaylı simgeselliği içinde dile getiriliyordu.

Dergiler, seksenlerde faşizme direnişin ve geçmişin devrimci birikiminin yeni kuşaklara aktarılmasının önemli araçları oldular. Bizi, 88 Kuşağı diyebileceğimiz kuşağı, faşizmin hasarlarından büyük ölçüde bu dergiler kurtardılar diyebilirim. Andığım dergilere 80’lerde yayınlanan başkalarını da ekleyebiliriz: Tanju Cılızoğlu’nun Edebiyat 81, Osman Çutsay’ın Edebiyat Dostları, Düşün, Kemal Özer yönetimindeki, Asım Bezirci, Cengiz Gündoğdu, Afşar Timuçin’in yazdığı Varlık, Güngör Gençay’ın Gerçek Sanat, Ankara’da Sait Munzur’un çıkardığı Sıfır Mizah Dergisi… Unuttuklarım olabilir.

Bunların yanı sıra Oğuz Aral’ın yönetiminde çıkan 300 binsatışlı Gırgır dergisi, mizahın ezop diliyle 12 Eylül’e muhalefet yapıyordu.

Burada andığım dergiler, tarihimizin akışıyla uyumlu biçimde, sanat ve edebiyata toplumsal işlev yükleyen, gerçekçi ve sosyalist bir sanatı değerli gören bir yayın çizgisi izleyen dergilerdi.Bu dergilerin, bir davası ve kavgası vardı. Meraklı ve ilgili okurları eğitirken, yeni yazarların yetişmesi için okul işlevi de gördüler; ilk şiirler, ilk hikâyeler, ilk denemeler ve eleştiriler bu dergilerde yayınlandılar.

SERMAYE SANATA EL ATIYOR: HÜRRİYET GÖSTERİ

Aynı yıllarda toplumcu gerçekçiliğe karşı bireyciliği, “gerçeküstücülüğü”, bunalım edebiyatını, yapısalcılığı, biçimciliğisavunan kültür sanat dergileri de sahneye çıktı. Bunların arkasında büyük sermaye vardı ve eşyanın tabiatına uygun biçimde, gerçekçilik ve toplumculukla davalı ve kavgalılardı. Bunlardan en uzun ömürlüsü, bugün de yayınını sürdüren Hürriyet Gösteri dergisiydi. Yayın anlayışına bakıldığında kültüre ve sanata alabildiğine uzak, yabancı, magazin haberciliğiyle okuru bayağılığa alıştıran Hürriyet gazetesinin, ticari anlamda hiçbir getirisi olmayan kültür sanat dergiciliğine yatırım yapması hiç de hayra alamet değildi. Seksenlerin hemen başında sistemin en büyük gazetesi aracılığıyla, büyük sermaye edebiyata el atıyordu. Bugün edebiyatımızın içine düştüğü bayağılaşmanın yolunu açan, estetik ölçütlerin belirsizleştirilmesinde etkili hizmet eden girişimlerin başında Hürriyet Gösteri dergisinin kurulması vardır. 12 Eylül’den iki yıl sonradır; Mart 1982.

Büyük sermayenin dergicilik girişim ve hevesleri daha önce de olmuştur. Sözgelimi Milliyet gazetesinin Milliyet Sanat dergisi 70’lerde çıkmıştır. Ama bu dergi, 70’lerin sol rüzgârında, gerçekçi ve toplumcu çizginin etkisinde kalmıştır. Milliyet’i çıkaran sermaye grubunun Sanat Olayı dergisi de aynı etkiyle gerçekçilik karşıtı bir çizgiye tam çekilememiştir. Ocak 1981-Haziran 1982arasında kısa ömürlü olmasını buna bağlayabiliriz.

Bugün giderek etkisizleşen, üç ayda bir, varla yok arasında çıkan Gösteri’nin başında, 35 yıldır Doğan Hızlan vardır. D. Hızlan, aynı zamanda, piyasa edebiyatının ödül mekanizmasının da başındadır. Her yıl on beşten fazla edebiyat yarışmasında jüri başkanlığı yapmaktadır. Gösteri dergisi içerdiği yazıların rastgeleliğiyle, yaşamdan kopukluğuyla, tarihsellik ve toplumsallık karşıtlığıyla sermaye sanat edebiyatının niteliksizliğinin somut bir aynasıdır.Bugün baştan sona renkli, 160 sayfalık Gösteri’nin, 5 liralık satış fiyatı da, bu derginin kâr-zarar hesabı yapılmadan, bir sermaye misyonuyla yayınlandığını göstermektedir.

Gösteri artık varla yok arasında dedim, aslında piyasa sanat ve edebiyatı da böyledir. İnsan yaşamına estetik bir nitelik kazandıran, yaşamı anlamak ve dönüştürmek için insanı duyarlı kılan sanat ve edebiyatın bayağılaşması, estetik nitelikten yoksun sıradan pazar malı haline gelmesi, sanatın silinmesidir. Günümüz kapitalizminde sanat ve edebiyat varla yok arasında bir ontolojiye indirgenmiştir. Ayrıca Gösteri için şunu da ekleyebiliriz; bu bayağılaşmanın propagandisti olarak misyonunu başarıyla yerine getirmiştir ve adları bile düzeysizlik çağrışımı yüklü, Ot, Kafa, Bavul, Cins, Sabitfikir, Hayvan vs. dergilerine dağılarak üç aylık aralarla inzivaya çekilmiştir. Piyasa edebiyatının misyon dergilerine gazetelerin haftalık “Kitap Eklerini” de eklemek gerekir.

OT’LAŞAN EDEBİYAT, KAFA YAPAN FETİŞİZM

Artık birer sanat ve edebiyat dergisi diyemeyeceğimiz ama sanat ve edebiyattan çöplenen bu piyasa dergilerinde bir sayfadan uzun yazıya pek rastlanmamaktadır. Genellikle melankolik bir yitmişlik içinde çırpınan kalemlerin doldurduğu bu dergilerin sayfaları da, kapkara, gri ya da çamur renklidir. Melankolik yazı, bu koyuluğun içinde belirir ve çıkışsızlığı imleyen karanlığın içinde boğulur. Bu dergilerin edebiyata toplumsal bir etkinlik, davası ve kavgası olan bir insan yaratıcılığı olarak bakmadıkları o kadar belirgindir ki, onlar için şiir, hikâye, roman yalnızca bu melankolik atmosferi oluşturmak için yağmalanacak malzemelerden ibarettir. İnternet cehaletinden beslenirler, bu cehalete katkıda bulunurlar.Ölmüş şairlerin adını kullanarak internette yazılan bayağı şiirlerin dizelerini,büyük bir fütursuzlukla bu şairlerin eseriymiş gibi kapaklarına yazmaktan çekinmezler.

Bu dergilerin ufku, ergenlik çağı insanının ruhsal duyarlığıyla sınırlıdır. Ergen aforizmacılığı olarak niteleyebileceğimiz bir üslup ve düşünsel kısıtlılıkla çevrilidir. Buradan kültür ve edebiyatın geniş ve toplumsal dünyasına girmek mümkün değildir. Bu dergilerde anlık bir bilinç ve kavrayışın yansımaları vardır. Sanat ve edebiyata fetişist bir değer yüklenir. Kapaklarda fetiş haline getirilmiş yazar ve sanatçıların portreleri yer alır. Aynı kişilerin portreleri, hiçbir bıktırma kaygısı gütmeden dergi dergi gezerler. Sanki pagan tapınaklarda yılın belli aylarında tanrılar için düzenlenen ayinler, modern zamanların bu piyasa fetişleri için bu dergilerde yeniden doğmuştur. Elbette buna “yeniden doğuş” diyemeyiz, bu dergiler, tarih bilincinden yoksun, toplumu ve geçmişi dekoratif bir mantıkla ele alan,edebiyatı fetişleştirici bir bakış açısıyla maluldür.

Bu dergilerin yaygınlaşmasında Gezi İsyanı’nın yenilgisinin izdüşümlerini bulabilir miyiz?

Ben, piyasa dergiciliğinin bu halini, daha geniş bir çerçevede, 1980’den bugüne gelen sanatsal edebi transformasyon sürecinin son aşaması olarak görmek eğilimindeyim. Sermayenin sanata el atmasının nesnel sonuçlarıdır. Bu sonuçları hazırlayan etmenler arasında yıllardan beri çıkan Gösteri benzeri sermaye dergileri stratejik bir yer tutmaktadır.

YARIN’DAN ADAM SANAT VE NOTOS’A BİR TİPOLOJİ: SEMİH GÜMÜŞ

Öyleyse, sermaye dergiciliğinin kısa tarihçesine devam edebiliriz. Bir reklam ajansının kurduğu Adam Yayınları’nın Memet Fuat yönetiminde 1985 Aralık ayında ilk sayısını yayınladığı Adam Sanat dergisini de, yumuşak yüzüyle gerçekçi edebiyatı etkisizleştirmede önemli bir sermaye dergisi olarak değerlendirmek gerekiyor. Yazar kadrosundaki bazı toplumcu ve gerçekçi yazarlara rağmen, piyasa edebiyatının yerleştirilmesinde büyük bir rol oynamıştır. 2005’e kadar, 20 yıl yayınını sürdüren Adam Sanat’tan, bugün piyasa edebiyatının en önemli belirleyicilerinden Semih Gümüş çıkmıştır. Semih Gümüş kişiliğinde, Türk edebiyatının 1980’lerden 2000’lere sürüklendiği metamorfozun tipolojisini buluyoruz. Yukarda bizi kurtaran dergiler arasında saydığım, sosyalist gerçekçi sanatı savunan Yarın dergisinin genel yayın yönetmenliğinden, günümüzün her türden postmodern piyasa bayağılığının övgücülüğüne başkalaşmıştır ve Adam Sanat’tan çıkıp Notos’a varmıştır. Notos, günümüzün tipik piyasa edebiyatı dergilerinden biridir. Temel işlevini, toplumcu gerçekçi edebiyatı karalamak, silmek, bireyci ve bayağı piyasa edebiyatını yüceltmek olarak tanımlayabiliriz. Genç yazarlara model olarak sunulan bu piyasa edebiyatçılarının çoğu yeni Amerikan yazarlarıdır. Bunların Soğuk Savaş’la birlikte ABD üniversitelerinde bir anda açılan “Yaratıcı Yazarlık Bölümlerinden”[1] yetişen yazarlar olma ihtimali yüksektir. S. Gümüş, aynı zamanda “yaratıcı yazarlık” kavramı altında kurslar düzenlemekte ve Amerikan usulü yazar yetiştirmektedir.

Bu yazıyı hazırlarken Notos’unson sayısını inceledim. Semih Gümüş, toplumsal bir davası ve kavgası olan büyük edebiyatımızın hep dışında kalmış önemsiz bir yazarı, “Sıradışının Gizemi” reklam spotuyla dergisine kapak yaparken, okuru anlamsızlığa anlayışa davet ediyor: “Sevim Burak’ın yazdıkları, evet, çok özel, çok kişisel, çok sıra dışı. Onları anlama çabası arada köprüler kurmaya başlamak demektir ama bazen anlamadıklarımız, hatta bazen doğrudan kendisi anlamsız olan metinler de olabilir.”[2]Piyasa dergileri ve yazarlarının köprüleri bizi hep toplumdışına, bireyciliğe ve anlamsızlığa götürmektedir. Sömürücü, çürümüş bir sınıfla özdeşleşmenin çıkmazını bize de bulaştırmak peşindedirler.

Seksenlerin ikinci yarısında ilk örnekleri verilen, Yalçın Küçük’ün “Küfür Romanları” kitabıyla kategorize ettiği edebiyatın yayınlanması, pazarlanması ve starlaştırılmasındaAdam Yayınları’nın, Sanat dergisinin yazarlarının büyük katkısı vardır.

Aynı yıllarda doğrudan bir sanat dergisi olarak çıkmasa da, sanat ve edebiyata ayırdığı yer nedeniyle etkili olan haftalık haber dergisi Yeni Gündem’i de unutmamak gerekir. Murat Belge yönetiminde çıkan bu dergininneoliberalizmin sol içine sızmasında ve sol liberalizmin yaygınlaşmasında büyük bir etkisi olmuştur. Gerçekçi edebiyatın etkisizleştirilerek bireyci ve biçimci edebiyatın egemen olmasında Yeni Gündem’in ve İletişim Yayınları’nın kilit bir rolü vardır. Bugün bu yayınevi piyasa edebiyatının en güçlü ve stratejik kurumlarından biridir.

GERÇEKÇİLİĞE KARŞI GERGEDAN-ARGOS SEFERİ

1987’de Enis Batur yönetiminde çıkan Gergedan dergisi, Dönemli Yayıncılık A.Ş. adlı bir yayın şirketince yayınlanıyordu. Büyük boyutu, kuşe ve birinci hamur kâğıda lüks baskısı, Avrupa’da moda olmuş sanat ve edebiyat akımlarını gündeme getirişiyle piyasa edebiyatının elit örneklerini temsil ediyordu. Gergedan’ın logosunun altında, “Yeryüzü Kültürü Dergisi” nitelemesi yer alıyordu. Edebiyat tarihimizi bireyci ve biçimci bir bakışla yeniden yazmaya çalışan dergi, sözgelimi, bir sayısında, bütün karanlık restorasyonsüreçlerinin yıldızı Yahya Kemal’i yeniden parlatıyordu. Batıda Soğuk Savaş sürecinde sermayenin vakıfları ve kültür operasyonlarıyla yerleştirilen bireyci, nihilist, bunalımlı, anlamsız, toplum karşıtı bütün sanat akımlarını idealize ederek sunan dergi çok uzun ömürlü olamadı. Ancak yerine çok geçmeden bir benzeri, Argos dergisi çıkartıldı. 1988-92 arasında çıkan dergi, Gergedan’ın içerik ve biçim olarak kopyasıydı. Yayın yönetmeni Selim İleri’ydi. Bugün Selim İleri’yi bir zamanlar Zaman gazetesinde yazdığı için eleştirenler, bu yazarın Argos’la, Türk sanat ve edebiyatının yatağını sermaye kanalına akıtarak yaptıklarının yanında bir hiç için suçlamaktadırlar. Elbette Argos’un arkasında da büyük sermaye, Asil Nadir ve Güneş gazetesi vardı. Büyük sermaye seksenlerde kültür ve sanata yatırım yaparak, yayınevleri kurup dergiler çıkartarak müdahale ederken, yaygınlaştırdığı ve etkin kıldığı toplumcu gerçekçilik karşıtı sanat anlayışlarıyla da, o yıllarda yetişen, geleceğin sanatçı ve edebiyatçılarını da piyasanın üreticilerine dönüştürdü.

Gerçekçi ve toplumcu Türk edebiyatına karşı büyük sermaye sponsorluğunda düzenlenen Gergedan-Argos seferi, düşündüğümüzden de daha büyük bir zaferle sonuçlandı. Bu yayınların propagandasının etkisi büyük oldu; edebiyatımızın gerçekçi ve toplumcu temel niteliği değiştirildi. Edebiyat tarihinin önemsiz yapıtları, önemli; değerli yapıtları değersiz gösterildi. Yeni kuşaklar, edebiyat okumalarına bu çarpık perspektifle başladılar. Batıda topluma ve insana yabancılaşan biçimci ve bireyci sanat anlayışları, en ileri, en üstün sanat kuramları olarak belletildi. Yazarımıza komprador bir zihniyet empoze edildi. Bunun etkisine bağlayabiliriz, uzak Anadolu şehirlerinde Fransızca isimli şiir dergileri bile yayınlandı.

Bu sermaye dergilerinin kuruluşları ve arkasındaki sermayeler araştırıldığında, Saunders’inaltbaşlığı “Cia ve Kültürel Soğuk Savaş” olan Parayı Verdi Düdüğü Çaldı[3] kitabında ortaya çıkardığına benzer, sistemin antikomünist ağı ve vakıflarının bulgulanması olasılığı çok yüksektir.

VARLIK’A SERMAYE DARBESİ

90’lara girerken dergicilik dünyasında bir başka operasyonla karşılaşıyoruz. Seksenler boyunca Kemal Özer yönetiminde toplumcu gerçekçi edebiyat çizgisinde yayın yapan Varlık dergisine sermaye darbesi yapıldı. Okuma Yazmanın Izdırapları kitabımdan bununla ilgili bölümü buraya alıyorum: “Varlık dergisinin sahibi, Kemal Özer’in genel yayın yönetmenliğinden ayrılmasını istemiş, yerine Enver Ercan’ı getirmişti. Enver Ercan adını ilk kez duyuyordum. Onun gelişiyle birlikte Varlık, birdenbire, Kemal Özer yönetiminde mücadele ettiği gerçekçilik karşıtı burjuva edebiyat anlayışının yuvası haline geldi. Cengiz Gündoğdu, Varlık’la bütün ilişkisini keserek Berrin Taş, Mustafa Sercan, Cemile Çakır, Aydın Öztürk ve aralarında benim de bulunduğum genç yazarlarla İnsancıl dergisini çıkardı.

Enver Ercan’ın adını ilk kez duyduğum Varlık’taki bu değişmeyi bugünden bakınca edebiyat dünyasında bir sermaye darbesi olarak görmek mümkün. Derginin temel yazarlarının yazmayı bırakması, sosyalist çizgideki yazarların yeni dergi arayışlarına girmesi, Varlık’ın birdenbire eleştirdiği anlayışları baş tacı etmesi, böyle bir darbeyi düşündürüyor. Sermaye darbesi varsa, bir de sermaye başbakanı gerekiyor, 12 Eylül’de oramiral Bülent Ulusu bulunmuştu. Edebiyat dünyasında ise gerçekçileri dergiden uzaklaştıran sermayedar, Varlık dergisi genel yayın yönetmenliğine getirmek için Enver Ercan’ı buldu. Dünyada reel sosyalizmin çözülüş yıllarıydı. Emperyalizmin korkulu rüyası bitmişti, ‘domino teorisi’ sosyalist ülkelerin birer birer kapitalist restorasyonuyla tersinden hayata geçiyordu. Türkiye’de 12 Eylül kurumsallaşmış, edebiyat dünyasında burjuva hizmetlisi eski yeni yazarlar köşebaşlarını tutmuştu. Kalan son direniş odaklarından biri, Varlık da koroya katılmıştı.”[4]

Doksanlara böyle girdik; bizi kurtaran dergiler kapanmış veya sermayece ele geçirilmişti. 12 Eylül’ün üzerine bir başka darbe gelmişti, reel sosyalizm çökmüştü. Yayınevleri sermayeleşmiş, bankalar yayıncılığa başlamıştı. Cengiz Gündoğdu yönetiminde İnsancıl dergisi, kapağında “İnsan İçin” yazısıyla 1990 yılının Kasım ayında çıktı. Ulaşabildiği okurları sermaye edebiyatının güdümünden kurtarmaya çalışacaktı. 1992 sonundan başlayarak, “Geçersizdir!” başlığı altında burjuva edebiyatına karşı şiddetli bir eleştiri kampanyası açacaktı. İnsancıl’ın bu kampanyasında sistemin yazarlarına çarpı atanlardan biri de bendim. Tomris Uyar, Pınar Kür, Adalet Ağaoğlu’nun küçük burjuva edebiyatını gerekçelerini göstererek eleştirmeye[5] çalıştım. Memet Fuat ile Nâzım Hikmet’i anlamak üstüne tartıştım.

İÇİMİZDEKİ ŞARKILARI KORUMAK

90’ların başında yeni dergilerle yeni bir direniş gelişiyordu. 1987-1992 arasında Yalçın Küçük yönetiminde yayınlanan Toplumsal Kurtuluş, bir kültür sanat dergisi olmamakla birlikte, Yeni Gündemin yaptığını tersinden yapıyor, okuruna kazandırdığı devrimci eleştirel bakış açısıyla piyasa edebiyatının da panzehiri işlevini üstleniyordu. O yıllarda M. Belge ve şürekası alçalmanın yazıcısı Kundera’yı yücelten kampanyalar düzenlerken Yalçın Küçük Estetik Hesaplaşma’yı yazıyordu. Aynı çizgide 90’ların başında yayınlanan Yeni İnsan dergisi kültür ve sanatı devrimci bir bakışla yeni insanın kaynakları arasında görüyordu.

İnsancıl’ın çıkışından kısa bir süre sonra gerçekçi çizgide ısrar eden Evrensel Kültür dergisi Aydın Çubukçu yönetiminde direnişe katıldı. Ömer Ateş’in Yazılı Günler dergisi de, “Mobil’in Türk romanı yarışmasına” karşı kampanyayla 91 başında yayınlanmaya başladı. Ankara’da Özgen Seçkin’in Damar dergisi, sosyalist gerçekçi damarı sürdürmeye çalışıyordu. Burhan Günel ise, Karşı dergisiyle gerçekçi çizgide direniyordu. Güngör Gençay, Gerçek Sanat dergisini yeniden yayınlamaya başlamıştı, hikâyeci Aydın Doğan, bugün de çıkardığı Yaba Edebiyat’ı İstanbul’a taşımıştı.

90’lı yıllarda sosyalist gerçekçi çizgide yayın yapan üç önemli kültür sanat dergisi daha oldu. Bunlardan en uzun ömürlüsü, ilk sayısı 70’lerde çıkmış Tavır dergisiydi. İkincisi, kapsamlı dosya konularıyla edebiyatın sorunlarını inceleyen Güney dergisiydi. 2000’lerin başında çıkan Sanat ve Hayat dergisini de sosyalist gerçekçi çizgide ısrar eden ve bugün de yayınını sürdürmeyi başaran üçüncü kültür dergisi olarak not edebiliriz.

Ben, birkaç arkadaşımla Sermaye Kültüründen Kopuş dergisini 1994-1995’te çıkardım. Bunun hikâyesi Kopuş Sahneleri[6] kitabımda vardır. Uzun ömürlü olamadı. 90’larda gerçekçi edebiyatın dergilerde direnişi, geleceğin araştırmacılarını şaşırtacak ölçüde yiğitçedir. Ama sermayenin 2000’lerde bütün barajları yıkan seli, bugünkü piyasa bayağılığına bütün meydanları açtı.

Bugün dergilerin okur üstünde o yıllardaki ölçüde gücü bulunmuyor. Bu yüzden piyasa edebiyatı ve onun türevi ot’lu, hayvan’lı, kafa’lı dergiler sıradan, birbirinin benzeri, sersemletici bir dalgalanma yaratmaktanöteye geçmiyor. Bu dergilerin üzerinde daha fazla durmaya gerek görmüyorum, Taylan Kara, “Sola Yandaş Pazarlama Dergileri” başlıklı incelemesinde bu dergilerin otopsisini ustalıkla yapmış bulunuyor[7].

Kopuş dergisi trajik bir yenilgiyle dağılınca, o günlerde Cahit Külebi’nin İstanbul şiiri dilime dolanmıştı. “Anladım bu şehir başkadır / Herkes beni aldattı gitti” diye mırıldanıyordum. Edebiyatta toplumcu kavga veren bir arkadaş topluluğunca çıkardığımız heyecanlı bir dergi serüveninin yıkımla sonuçlanması üzerine döne döne bu şiiri düşünüyordum. “Niksar’da evimizdeyken / Serçeler kadar hürdüm.”

Yaşamsal bir yabancılaşmanın  “Ayrı toprak, ayrı hava, ayrı su” dizelerinde dile geldiği, bütün insani duyarlıkları kazıyan şahsi çıkara dayalı kapitalist düzenin toplumsallığı yıkıma uğratmaya başladığı bir süreci daha arifesinde görüp gösteren bir şiirde, kişisel yıkımımın da izdüşümünü bulmuştum. On iki Eylül’den çıkışın, ondan daha büyük bir karanlığın içine düşüşün başlangıç günlerindeydik. Yıl 1995’ti.“Yine kamyonlar kavun taşır / Fakat içimde şarkı bitti” diye bitiyordu şiir.

Bizi kurtaran dergiler, içimizdeki şarkıyı, koruyup geleceğe taşıyacağımız insanlığımızı bize anlatıyorlardı. Sermaye düzeni içimizdeki şarkıyı da ele geçirmek istiyordu. Nâzım Hikmet, “Bize şarkılarımızı söyletmiyorlar Robeson” demişti. Sermaye kuşatmasının postmodern döneminde Cahit Külebi’yle Nâzım Hikmet’i birleştirerek, “İçimizdeki şarkıları bitiriyorlar Robeson!” diyorum.

Birden, Adnan Yücel, kendini duyuruyor; “bitmedi daha sürüyor o kavga ve sürecek yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek”.

Şarkılarımız ve dergilerimiz bitmedi, bitmeyecek


Not: 11 Kasım Cumartesi (bugün) İstanbul Tüyap Kitap Fuarı Doğu Kitabevi standında kitaplarımı imzalıyorum. Beklerim.

Bu yazı daha önce Sanat ve Hayat dergisinde yayınlanmıştır.

 

[1] Henüz okuma olanağı bulamadığım, ama ilgili okurlar için adını anmakta yarar gördüğüm yeni bir bilimsel araştırma şudur: EricBennet, Workshops of Empire, Stegner, Engle, andAmerican Creative WritingduringtheColdWar, Universitiy of İowaPress, 2015, İowa City.

[2] Semih Gümüş, Notos, sayı 65, Ağustos-Eylül 2017, İstanbul, s.2.

[3]FrancesStonorSaunders, Parayı Verdi Düdüğü Çaldı, Çeviren: Ülker İnce, Doğan Kitap, İstanbul, 2004.

[4] B. Sadık Albayrak, Okuma Yazmanın Izdırapları, Doğu Kitabevi, 2015, İstanbul

[5] Bu eleştiriler, Cinayet Olan Edebiyat (Doğu Kitabevi, 2015, İstanbul) kitabımda yer alıyor.

[6] B. Sadık Albayrak, Kopuş Sahneleri, Doğu Kitabevi, 2016, İstanbul.