Bir Nefes: Kadın olmaları onları aynılaştırmıyor



17-06-2017 09:17


Kaya Özkaracalar

Türkiye’de bir buçuk yıllık bir rötarla geçen hafta vizyona girmiş olan Bir Nefes (Ein Atem, 2015) adlı Alman yapımını ben de bir hafta rötarla yazmak durumunda kalıyorum geçen hafta yaptığım kısa bir tatil dolayısıyla. Ülkemizde daha önce geçen yılki Istanbul Film Festivali’nde gösterilmiş olan Bir Nefes’i atlamış olmayı istemememin tek sebebi yalnızca “iyi bir film” olması değil, aynı zamanda ülkemizin önde gelen kadın yönetmenlerinden Yeşim Ustaoğlu’nun hakkında çokça yazılmış yeni filmi Tereddüt’te (2016) olduğu gibi farklı sosyal kökenlerden gelen ilki kadının kesişen öykülerini perdeye getirmesi dolayısıyla Tereddüt’le karşılaştırmalı ele almayı teşvik eden bir film olması.

Geçmiş filmografisinden daha çok komedi türünde yoğunlaşmış bir sinemacı olduğu görülen Christian Zübert’in Türk asıllı olduğu anlaşılan eşi İpek Zübert ile ortaklaşa yazdığı bir senaryodan çektiği Bir Nefes, ağır bir kadın dramı filmi. Yunanistan’daki ekonomik kriz ortamında kendine arzu ettiği gibi bir gelecek kurmasının iyice olanaksızlaştığının ayırdına varan ve sevgilisine bağımlı olarak, üstelik kıt kanaat yaşamak canına tak eden Elena adlı genç kadın, ‘tipik bir Türk erkeğinden’ farksız olduğunu ister istemez hissettiğimiz Yunan sevgilisinin arzusu hilafına, çalışıp kendi geçimini kendisi sağlamak üzere Almanya’ya göçeder. Almanya’daki zorunlu sağlık kontrolünde hamile olduğunu öğrenen Elena, zengin bir Alman çiftin çocuklarının bakıcılığını üstlenir. Alman karı-koca ise mutsuz bir çifttir; kadının uzun süreli doğum izni almış olması işyerinde kendi pozisyonunu sağlamlaştırmasına ve geliştirmesine set vurmuştur, öte yandan kocası ise kendisinin kazancının zaten onlara müreffef bir yaşam sağlamaya yettiği gerekçesiyle eşinin çocuğa bakmak yerine çalışmasını gereksiz görmektedir, vb. Yani ilk bakışta her iki kadın da çok farklı kültürel kökenlerden gelmelerine ve çok farklı gelir gruplarına dahil olmalarına karşın benzer sorunlar yaşamakta gibi görünmektedir. Derken bir gün Elena bakımını üstlendiği çocuğu sokakta kaybeder ve bunun ardından kendisi de sırra kadem basar. Bunun üzerine çocuğun annesi, Elena’nın izini sürmek amacıyla Yunanistan’a gider.

Yeşim Ustaoğlu, çocuk denilebilecek yaşta zorla evlendirilmiş çok genç bir kadın ile onun psikolojik rehabilitasyonunda görevli ve kendisi de sevgilisiyle sorunlu bir ilişki yaşayan genç bir kadın psikiyatristin öyküsünü aktardığı Tereddüt’te farklı sosyal çevrelerden gelseler de kadınların yazgılarının ortak olduğunu vurguladığını ifade ediyordu kendisiyle yapılan pek çok söyleşi de ve istisnalar olmakla birlikte pek çok eleştirmen arkadaşım da filmi bu şekilde algılayarak bu açıdan da övmüşlerdi. Oysa film vizyona girdiğinde bu köşede yazdığım üzere (*) Tereddüt’teki iki karakterin yaşadıklarına baktığımızda ikisinin başına gelenlerin, bundan etkilenmelerinin ve kendilerini kurtarma olanaklarının kıyas kabul edilemeyeceği kanımca açıktı. Yani öykünün kendi nesnel iç dinamiği, kadınların sınıfsal konumlarının başlarına gelenin ölçeğini, dozunu ve sonucunu belirlediğini içerirken senaryo bu meramla değil tam tersine bir meramla yazılmış olduğundan bir yere varamıyordu.

Bir Nefes ise tam da bu açıdan hedefi vuran bir film. Kadınların sorunlarının benzerliğine, özellikle erkeklerin onlara yaklaşımlarının neredeyse tıptatıp aynılığına film boyunca işaret ederken alttan alta Eleni’nin durumunun aslında daha vahim olduğunu da zaman zaman hissettiriyor ve her iki kadının öykünün bağlandığı noktadaki son hallerini paralel biçimde perdeye getirdiği finalde aralarındaki son tahlildeki eşitsizliği tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

Gençlik Başımda Duman (!)

Dün vizyona yeni giren filmlerin açık ara en iyisi ise Gençlik Başımda Duman (Hjartastein, 2016) gibi filmin kendisiyle tamamen ilgisiz ve son derece yanıltıcı bir isim altında gösterilen bir İzlanda yapımı ki bu filmin yalnızca haftanın en iyisi değil yılın en iyi filmlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Dünya prömiyerini yaptığı Venedik Film Festivali’nde Queer Aslan ödülüne layık görülen Gençlik Başımda Duman ne Türkçe adının zannettirebileceği gibi tam bir “gençlik filmi”, ne de Venedik’te aldığı ödülün zannettirebileceği gibi salt eşcinsellik temalı bir film. Her ikisi de değil çünkü filmdeki temel karakterler ergenliğe daha yeni girmiş ve henüz/halen çocuk yaşta sayılabilecek bireyler ve de bunlar içindeki başkarakterin kendisi değil onun en yakın arkadaşı, yani filmdeki bir yan karakter eşcinsel. Ülkemizde ilk olarak bu yılki Istanbul Film Festivali’nde (yine bu ad altında!) gösterilmiş olan Gençlik Başımda Duman bir büyüme öyküsü ama genel olarak çocukluktan yetişkinliğe geçiş değil, ergenliğe geçiş, yani cinsel duygu ve güdülerinin uyanışının ve bunun doğrultusunda cinsel pratiğin başlangıcının öyküsü. Ancak bunu toplumsallıktan münezzeh klasik Freudyen bir anlatıyla değil, doğrudan bu çocukların/gençlerin içine doğdukları ve içinde yaşamak durumunda oldukları toplumsal koşulların bağlamından soyutlamayarak yapıyor. Çok özetle aktarmak gerekirse, Gençlik Başımda Duman, hoşlandığı kızla yakınlaşabilme uğraşının sıkıntılarını yaşarken en yakın arkadaşının ise eşcinsel olduğunu ve de kendisini arzuladığını keşfeden, süreç içinde hem bu arkadaşlığı karşılıksız bir arzunun nesnesi olduğu koşullarda sürdürmeye çalışırken bir yandan da kasabalarındaki homofobik ortamla yüzleşmek durumunda kalan bir çocuğun/gencin öyküsünü perdeye getiriyor.

Bu çetrefilli ve “ağır” öyküyü son derece yetkin biçimde büyük bir olgunlukla, sahicilikle ve insancıllıkla aktarmayı başaran Gençlik Başımda Duman’ın ayrıca iki özelliğine de dikkat çekmek isterim son olarak. Gençlik Başımda Duman, son dönem dünya sinemasında tabu sayılan alanlarda risk alan, “elini korkak alıştırmamış” bir film. Öncelikle filmin başlangıcında hayvansever izleyicilerin tüylerini diken diken edecek bir sahnede çocukların yakaladıkları balıklara zalimce eziyet etmelerini izliyoruz. Soğukkanlılığı yitirmeden üzerinde düşündüğümüzde bu açılış sahnesi, çocukların henüz cinsel güdülerini doğal mecralarına yönelt(e)medikleri koşullarda baskılanan ve/veya belki tam ayırdında dahi olunmayan ama aslında uyanmış cinselliğin bu açığa çıkamamasının yarattığı bir saldırganlığın temsili olarak anlam kazanıyor. Öte yandan pedofilinin ve her türden diğer çocuk istismarının yarattığı meşru duyarlılıkların zaman zaman “çocukların” da cinselliğinin varolduğunun yadsınmasını dayatmış olduğu günümüz koşullarında filmin ana ekseni ve bunun perdedeki mutedil de olsalar görsel temsilleri bile başlıbaşına “cesur” denilebilir.

(*) http://ilerihaber.org/yazar/ustaoglunun-otosansurlu-filmi-tereddut-64879.html