Bir koltukta iki karpuz



10-09-2016 00:30


Metin Çulhaoğlu

Türkiye’de solun, yaşadığımız döneme özgü kimi temel sorunları var. İsterseniz “güçlük” de diyebiliriz.

Bunlar, solun toplumsallaşma çabalarına ve güncel mücadele pratiğine yansımaları olsa da, bu alandaki tıkanıklıkların çok ötesine geçen, daha köklü ve tarihsel boyutu olan güçlükler. “Sorunları çözelim, güçlükleri aşalım da öyle yürüyelim” denemez. Hem yürüyüp hem de güçlüklerin üzerine gitmek zorundayız. 

Ortadaki güçlüklerden biri Türkiye sol hareketinin insan kaynaklarıyla, diğeri de yeni bir tarihsel-teorik çerçeveye duyulan ihtiyaçla ilgilidir.

***

Solun insan kaynakları?

1960’lı yıllarda genç bir solcu, kendi doğduğu dönemin Türkiye’sine ilişkin belirli bir fikir sahibiydi. Daha önemlisi, geçmişin öne çıkan siyasetçilerini (adlarını duymuş olmanın ötesinde) az çok tanıdığı gibi o dönemde olup bitenlerle kendi yaşadığı güncellik arasında bir süreklilik kurgulayabiliyordu.  İşte, İkinci Dünya Savaşı sonrasıdır, İnönü’dür, soğuk savaştır, patlayan anti-komünizmdir, Demokrat Parti’dir, Bayar’dır, Menderes’tir, NATO’dur, Kore’dir, vesaire…

Ve bu geçmiş, daha sonra gençken yaşanılan 60’lı yıllara süreklilik fikrini besleyecek doğrudanlıkla yansımaktadır.

İçinde bulunduğumuz dönemin genç solcusu ise bu açıdan sıkıntılı durumdadır. 

Onun doğduğu yıllarda ne vardı?

Sosyalist sistemin çöküşü, on yıl kadar önceki 12 Eylül, onun hemen öncesindeki 24 Ocak kararları, Özal dönemi, Özal’ın “ezber bozan” reformları ve yenilikleri, Kürt isyanı, artık iyice boy göstermeye başlayan tarikatlar-cemaatler, vesaire…

Arada, ilk örnektekine benzer bir süreklilik yoktur. Günümüzün genç solcusu için bu yakın geçmiş, büyük ölçüde “duyulan” ve “eğitimlerde anlatılan” şeylerdir. Genç solcu, güncelin ağırlığıyla olması gerekenden daha fazla belirlenmiştir… Neredeyse tamamen onu yaşamaktadır.

Bir sorundur.

Ama tembellikle, ilgisizlikle ve okumamakla bağlantılı bir sorun değildir. En azından bunlara indirgenemez. Sorun, maddi gerçekliğin çok fazla kırılarak, çeşitlenerek, dağılarak, güncele ve ayrıntılara odaklanarak dışa yansımasından kaynaklanmaktadır.

Bu durum, gelip geçici olanla kalıcı olanın ayrıştırılmasını güçleştirmektedir.

Gençlerde, yaşadıkları güncelliğin öncesiz ve sonrasız, sadece o ana ait bir döngüsellik olduğu izlenimi yaratmaktadır.

Sonuç, tarih bilincinin önemli bir darbe almasıdır.

İnsan kaynakları diyorsak, gençler birinci kaynaktır ve tarihsizlikleri yolumuzda yürürken ilgilenmemiz gereken sorunlardan biridir.

Koltuktaki bir karpuzdur.

***

İkinci görev, solun tarihsel mirasının yeniden düzenlenmesiyle, güncellenmesiyle ilgilidir.

Türkiye’de sol, sürekli olarak “yıkılmadım, ayaktayım” şarkısını söylemenin ötesine geçip üç tarihsel dönemin genel bir muhasebesini yapmak, kendine yeni bir çerçeve çizmek zorundadır.

Üç dönem: Birinci ve İkinci Enternasyonal dönemleri, 1917 sonrası Üçüncü Enternasyonal dönemi ve nihayet uluslararası hareketin 1957, 1960, 1969 ve 1975 yıllarında gerçekleştirdiği “konferanslar” dönemi.

Geliştirilmeden, yenilenmeden ve güncellenmeden, bunlardan herhangi birinin ya da hepsinin birden içeriği, günümüz dünyasında ve bu dünyanın herhangi bir ülkesinde sosyalizme giden yolu açacak, en azından buna rehber olacak yeterlilikte (artık) değildir. 

Geliştirme, yenileme ve güncelleme gibi sözler ürkütücü mü geliyor?

İyi de Üçüncü Enternasyonal bunları yapmamış mıydı? Bunları yaparken, ilk iki enternasyonalin mirasını tümüyle inkâr mı etmişti? Sonra, partiler arasında giderek belirginleşen farklılıklara rağmen, az önce sözü edilen dört konferans geçmişte ne varsa hepsini çöp sepetine mi atmıştı?  

Yeni bir çerçeve ihtiyacı, en başta, kapitalist üretim tarzının kendini geçmiştekinden farklılaşan, çeşitlenen, yerleşik ve oturmuş sayılan yapılanmaları giderek daha fazla zorlayan üst yapısal oluşumlarla sürdürebilmesi gerçeğinden kaynaklanmaktadır.  

Günümüz kapitalist dünyasının siyasal, ideolojik ve kültürel yapılanmaları, teorik çözümlemeden pratik girişimlere, özel ülke değerlendirmelerinden örgütlenme biçimlerine kadar uzanan geniş bir alanda yeni şeyler söylenmesini ve yeni işler yapılmasını gerektirmektedir.

Koltuktaki ikinci karpuzdur.

Hem de ne karpuz…        

İsteyen Tekirdağ, isteyen Diyarbakır diyebilir.