Aygıt tartışması: Geçmiş ve gelecek



22-09-2017 11:11


Erkan Baş

İnternet mecrasında yazılan yazıların kolay ulaşılabilme gibi avantajları olmakla beraber bu mecrada kolayca gözden kaçması, milyonlarca sayfa-yazı arasında kolayca kaybolması gibi bir sıkıntısı da var. Bu nedenle önce Can Soyer’in dün bu sayfalarda yayınlanan yazısına atıf yapmak ve son derece önemli bir tartışmaya iyi bir giriş yaptığını düşündüğüm yazısının düşündürdükleriyle devam etmek istiyorum.

Can, “Saray Rejimi’nin yıkılması, ha bire operasyon, restorasyon vb. planları yaptığı sanılan bir emperyalist akıl tarafından değil, Türkiye’nin devrimci ve ilerici dinamiklerinin mücadelesi sayesinde gerçekleşecektir.” vurgusu yaptıktan sonra doğal olarak tartışmayı “bu nasıl başarılacak?” sorusuna taşırken, daha önce başka yayınlarımızda da tartıştığımız bir meseleyi son derece özet bir saptamayla çok iyi formüle etmiş: “Türkiye’de, kitleler ölçeğinde, toplumsal bağlanma ile siyasal/örgütsel bağlanma düzlemleri arasındaki mesafe hayli genişlemiştir. Diğer bir deyişle, kendisini belirli değerlerin ve taleplerin sahibi, paydaşı, parçası gibi hisseden yurttaşların sayısı artmakta, bu yurttaşlar belirli gündemlerde ortak siyasallaşma ve kolektif eylemlilik süreçleri de yaratabilmekte ama toplumsal bağlanma konusunda gösterdiği bu yatkınlığı siyasal/örgütsel bağlanma konusunda göstermemekte, mevcut parti, örgüt, oluşum ve öbeklere karşı belirgin bir ilgisizlik sergilemektedir. Deyim yerindeyse, geniş kesimlere yayılan bir mücadeleden söz etmek mümkünken, bu mücadelenin aygıtından söz etmek pek o kadar kolay değil.”

Buradan devam etmeye çalışalım, şöyle bir ekle başlayabiliriz. Gezi sonrası Türkiye devrimci hareketine baktığımızda, devrimci, sosyalist veya komünist kadro birikimi ile bir bütün olarak devrimci  örgütlerin hareket ettirebildiği (ve/veya kapsayabildiği) toplam güç arasında ciddi bir orantısızlık oluşmuş durumda. Bu durum genellikle “Türkiye’de sosyalist hareketin gücünün çok ötesinde bir siyasi etkiye sahip olması” biçiminde pozitif bir değerlendirme olarak sunulur. Yanlış değil ancak bunun başka bir açıdan mevcut örgütlü yapıların yıpranmışlığı, eskimişliği ve sonuç olarak ilerleyemez, taşıyamaz hale gelmesiyle ilgili olduğunu da atlamamak gerekir. Türkiye devrimci hareketinin, dışarıdan ve genel bir bakışla söylersek, dönemin talep, ihtiyaç ve olanaklarıyla buluşmak gibi bir derdi olduğunu hissettiren bir görüntüsü yoktur. Yılların alışkanlıkları, kısırlaştıran, dar ve kapalı bir dil ve çalışma tarzının egemenmiş gibi durduğu bu tabloyu değiştirmeyi henüz başaramamış durumdayız.

Açık yazacağım, örneğin kimi eylem ve etkinliklerde neredeyse “lütfen birlikte olmayalım”, “aman bize bulaşmayın” diyen ve ısrarla, inatla kendini geniş yığınlardan farklarıyla var etmeye çalışan bu anlayışın, bu tarzın bir bütün olarak devrimci saflardan sökülüp atılması en temel ihtiyaçlarımızdan birisidir.

Öğrenmeyen öğretemez, dövüşmeyen dövüştüremez
Çok beylik bir laf gibi gelebilir ama bugün Türkiye’de devrimci çalışmanın sürdürüldüğü her yerde en başa bunu yazsak yeridir. En azından 2013 Haziran’ından beri görmek istemeyenlerin bile görmek zorunda kaldığı bir canlılığı yaşıyoruz. Türkiye devrimcilerinin bu toplumsal mayalanmayla, ille eski dille söylemek gerekiyorsa, bu dipten gelen dalga ile yeniden beslenmesi mümkündür, daha doğrusu zorunludur. Öncülük, göklerden gelen bir kuvvet, birilerinin bize bahşedeceği bir makam vb. değil. Tam bu yüzden öğrenmeyen öğretemez, sözünün bugün en çok devrimcilik, öncülük iddiası taşıyan güçlerce ciddiyetle ele alınması gerekiyor. Öncülük, en hızlı biçimde öğrenebilmek, önce öğrenebilmek ve öğrendiklerini uygulayabilmek olarak da anlaşılabilir. Basma kalıp ezberlere ve bunların tekrarından ibaret söylem ve eylemlere itirazımız temel nedenlerinden birisi budur.

Kendi devrimciliğini, bilgi ve becerisini geliştiremeyen, devrimci eylemini ortaya koyamayan geniş kitlelerin devrimci eylemini hiç geliştiremez. Bu süreçte yeni öncüleşmekte ve devrimcileşmekte olan milyonlar, geride kalan yıllar içinde devrimci harekete önce umutla ve heyecanla yaklaştılar. Bana göre geldiğimiz aşamada esas olan ciddi bir güvensizlik ve daha bir mesafeli, uzaktan gözlemleme tercihi oldu. Özellikle genç ve  yeni devrimcileşen kuşak devrimci hareketin alabildiğine kapalı ve genel geçer söylemleri, teorik zaafiyeti ve daha fazla ajitasyonculukla durumu idare etmeye çalışan tarzıyla arasına epey bir mesafe koymuş durumda. İşçi sınıfına gözümüzü diktiğimizde, sadece “işçi sınıfı içerisinde görülmeli” demekle yetinmeyip aynı zamanda bu alanda özel bir rol oynayabileceği gerçeğiyle birlikte ele alınması gereken,  eğitim ve kavrayış düzeyi görece yüksek, dar sendikal pratiklerin ve sorunların ötesine geçen bir siyasal ilgisi-duruşu olan, ve bunu geliştirmeye çalışan azımsanmayacak bir kuvvet kendisini hissettirmektedir. Maalesef devrimci hareketin bunlarla kurduğu ilişkide aynı zaafiyetlerin etkisi altında.

Kuruluş değil yeniden kuruluş
Bugün Türkiye devrimci hareketinin temel sorununu tek bir cümle ile özetlemek kuşkusuz kolay bir iş değil. Ancak ille böyle bir tercihte bulunacaksak şöyle bir formülasyon geliştirmek mümkün görünüyor; devrimci hareketin tarihsel birikimini, devrimci teori ile siyaseti, güncel gelişmelere yanıt verecek bir yeniden üretimle hayatın içine taşıyabilen, bu vesileyle emekçi halkı, işçi sınıfımızı özneleştirebilen, etkin, güçlü, örgütlü ve sınıf temelli bir devrimci partimiz (henüz) yok. Bugün devrimci-komünist hareketi, salt inatçılığın ve inanç temeli var olmanın ötesine geçirecek, gelişkin-yaratıcı girişimlere, bilgisayar teknolojisinin diliyle söylersek güncellenmiş bir “yazılım ve donanım” düzenine ihtiyacımız var. Meselenin tarihsel boyutlarına girmek de gerekiyor ama bu yazının boyutlarını aşar. Günün en önemli görevi, bir taraftan güncel gelişmelere devrimci bir yanıt üretirken, bir yandan bu mücadelenin aynı zamanda bir yeniden kuruluşu için “hazırlık” süreci olarak yaşanıyor oluşuna uygun bir süreç örgütleyebilmek, bunu bilince çıkartabilmektir.

Ekim Devrimi’nin 100. yılının kutlandığı, Türkiye’de partili komünist hareketin neredeyse 100 yıllık bir tarihsel birikiminden söz edebildiğimiz bir dönemde, hala bir yeniden kuruluştan söz etmek ilk bakışta biraz tuhaf gelebilir. Ancak, Türkiye’nin ve dünyanın içinden geçtiği sürecin, sınıfların mevzilenmesinin daha net olarak söyleyelim; sosyalist devrim iddiasının komünistlere yüklediği temel sorumluluk budur. Dikkatle düşünüldüğünde kuruluştan değil yeniden kuruluştan söz ettiğimiz görülecektir. Bu öznel bir tercih değil, yukarıda da sözü edilen birikimi içerip-aşma başka bir ifadeyle süreklilik-kopuş bütünlüğü içinde yanıtlar üretme zorunluluğunun bir sonucudur.
Bize göre yerel ve uluslararası ölçekte devrimci-komünist mirasa inkarcı yaklaşanlar ne kadar yanlışsa, kendisini sadece geçmişin devamı, geçmiş başarıların tekrarı olarak var etmeye çalışanlar da bir o kadar başarısızlığa mahkumdur. Herhangi bir tekkeden, dergahtan değil bir toplumsal devrime öncülük edecek devrimci bir partiden söz ediyorsak günün mücadele başlıkları içinde her gün yeniden üretilen ve biriktirerek ilerleyen örgütlü bir koşuyu birlikte ele almak zorundayız.