AKP dönemindeki kayırmacılık ve başkanlık



03-01-2017 06:07


Erkin Özalp

2004-2011 yıllarında imzalanan 1 milyon lira ve üzeri bedelli 49 bin 355 kamu ihalesinin tümünü kapsayan bir çalışma, AKP döneminde kamusal kaynakların kimler tarafından ve ne tür yollarla yağmalandığı konusunda epeyce fikir veriyor.

Esra Çeviker Gürakar, 2016 yılında İngilizce olarak yayımlanan kitabında, kamu ihaleleriyle ilgili somut verileri Tuba Bircan ile birlikte incelemiş.

Kitapta, ilk olarak, AKP’nin iktidara geldikten sonra Kamu İhale Kanununun uygulama alanını daraltmak için verdiği mücadeleler üzerinde duruluyor. “Yolsuzluklarla mücadele etme” vaadiyle oy toplamış olan bu partinin, iktidarının ilk günlerinden itibaren, tüm kamu harcamaları içinde yaklaşık dörtte birlik paya sahip olan kamu ihalelerini denetim dışı bırakmak için elinden gelen her şeyi yapmış olduğu gösteriliyor.

Bunun sonucu, kamu ihalelerinin giderek daha büyük bir bölümünün AKP’yle bağlantılı şirketlere verilmesi oluyor. Gürakar, bunları ikiye ayırmış: AKP’yle doğrudan siyasal bağlantıları bulunan şirketler ve AKP’yi destekleyen kuruluşlara (MÜSİAD, ASKON, TÜMSİAD ve TUSKON) üye olan şirketler (Fethullahçıların örgütü olan TUSKON, 2004-2011 yıllarında kayırılan kuruluşlar arasında yer alıyordu). Bu yazıda, söz konusu şirketleri “AKP’yle bağlantılı şirketler” diye anacağım.

Bunların dışında, muhalefet partileriyle doğrudan siyasal bağlantıları bulunan şirketler, TÜSİAD ve TÜRKONFED üyeleri, yabancı şirketler ve “diğer yerli şirketler” var. Ancak Gürakar, bu son kategori hakkında uyarıda bulunuyor, çünkü AKP’yle ya da AKP destekçisi kuruluşlarla doğrudan bağlantıları saptanamayan tüm yerli şirketler bu kategoriye dâhil edilmiş. Oysa bunlar arasında, AKP yandaşı olan ve/veya AKP’li belediyelerle yakın ilişkileri bulunan çok sayıda şirket de varmış.

Ne yazık ki, 2004-2011 yıllarına ait veriler incelenirken, yıllar içindeki değişim üzerinde yeterince durulmamış. AKP’yle bağlantılı şirketlerin kamu ihaleleri aracılığıyla elde ettikleri gelirlerin giderek artmış olması gerektiği (dolayısıyla da toplu verilerin gerçeği yeterince iyi yansıtamayacağı) açık.

Toplam değerler açısından bakıldığında, AKP’yle bağlantılı şirketlerin kamu ihalelerinden aldığı pay yüzde 50’nin üzerinde. Aralarında AKP’yle bağlantılı pek çok şirketin de bulunduğu “diğer yerli şirketler”in payı yüzde 25’ten fazla.

AKP’yle bağlantılı şirketlerin hizmet ve inşaat sektörlerindeki payları ise yüzde 60’a ulaşıyor. Ama zaten, AKP dönemindeki kamu ihalelerinin ayırt edici özelliklerinden biri, yıllar içinde, mal alımlarının oranı düşerken özellikle inşaat ihalelerinin oranının ciddi bir yükseliş sergilemiş olması. Toplam değerler açısından bakıldığında, mal alım ihalelerinin oranı 2004 yılında yüzde 33 civarındayken, bu oran 2011 yılında yüzde 16 civarına gerilemiş. Buna karşın, inşaat ihalelerinin oranı yüzde 39 civarından yüzde 57 civarına yükselmiş. Bu veriler de, 2011 yılında ve sonrasında AKP’yle bağlantılı şirketlerin kamu ihalelerinden aldığı payın daha da yükselmiş olması gerektiğini gösteriyor.  

Söz konusu şirketlerin bu “başarısı”nın ardındaki nedenlerden biri de, “açık ihale usulü”ne giderek daha az ve yasal düzenlemeler aracılığıyla getirilen “istisnai hükümler”e giderek daha çok başvurulması olmuş. Bu arada, “açık ihale”lerin yüzde 20’sine sadece bir, yüzde 16’sına da sadece iki şirket katılmış. Bazı ihalelerde katılım şartnameleri belirli bir şirket dışındaki tüm şirketleri dışlarken, bazı ihalelerde AKP yöneticileriyle ilişkilerini bozmak istemeyen şirketler teklif vermekten kaçınmış, bazı ihalelerde de farklı şirketlerin teklif vermesini engellemek için mafyatik yöntemlere başvurulmuş. 

Kamu İhale Kanununun kapsamı dışında bırakılan TOKİ’nin düzenlediği ihalelerde, yine toplam değerler açısından bakıldığında, AKP’yle bağlantılı şirketlerin payı yüzde 70’i, “diğer yerli şirketler”in payı yüzde 20’yi aşmış. Karayolları Genel Müdürlüğü ihalelerinde ise aynı oranlar yüzde 60’ın ve yüzde 20’nin üzerinde.

Belediyelerin açtığı ihalelerde, AKP’yle bağlantılı şirketler toplam pastanın yaklaşık yüzde 60’ını, “diğer yerli şirketler” ise yüzde 20’den fazlasını elde etmiş. Ankara’da ve İstanbul’da, AKP’yle bağlantılı şirketlerin payı yüzde 70’in üzerine çıkmış.

Tabii İzmir’deki duruma da değinmek gerekiyor. Bu ilimizde, “muhalefet partileriyle bağlantılı şirketler”in belediye ihalelerinden aldığı pay yüzde 45’in üzerindeymiş.

İşin bir de “nitelik” boyutu var. Kayırmacılık sayesinde ihale kazananlar, kitapta vurgulandığı üzere, olması gerekenden yüksek bedeller karşılığında, topluma ikinci kez zarar verecek şekilde, düşük nitelikli mallar ve hizmetler sunabiliyor.

Tüm bu veriler, AKP’nin tümüyle keyfî bir yönetim tarzına henüz yerleşiklik kazandıramamış, Boğaz’a üçüncü köprü ve İstanbul’a üçüncü havalimanı gibi projelerin ihalelerinin henüz düzenlenmemiş olduğu bir döneme ait. Dolayısıyla, “epeyce fikir” vermelerine karşın, günümüzdeki duruma yeterince ışık tutmaları mümkün değil. Ayrıca, AKP dönemindeki kayırmacılık, sadece kamu ihaleleriyle ilgili bir sorun da değil. Örneğin, kamudaki işe alımlar ya da sosyal yardım mekanizmalarının kullanılma biçimleri hakkındaki araştırmalar da anlamlı sonuçlar üretecektir.

Ama kitabın İngilizce olarak yayımlanmış ve geçtiğimiz yılın ortalarında çıkmasına karşın Türkiye’de neredeyse hiç tartışılmamış olması da son derece anlamlı birer veri değil mi?

Henüz sadece cumhurbaşkanı olmuşken bile ülkemizi bir iç ve dış savaş ortamına sokarak kâğıt üzerindeki her tür yetkisini aşıp AKP dönemindeki kayırmacılığın açıkça tartışılmasını ve hesap sorulmasını engelleyebilen biri, başkanlık yetkilerine ve daha önce yaptığı gibi yetkilerini fiilen aşma olanağına kavuşursa, daha neler yapmaz?


Kaynak: Esra Çeviker Gürakar, Politics of Favoritism in Public Procurement in Turkey: Reconfigurations of Dependency Networks in the AKP Era, Palgrave Macmillan, 2016.