2016 ve önümüzdeki görev…



31-12-2015 08:15


Nurettin Abacıoğlu

31 Aralık tarihinin hayhuyu içine sıkışacak bir yazıdır bu…

Yeni yıldan önceki, yani takvimdeki son günün telaşına karışan bir yazının alıcısı çıkar mı bilemem ama kısmet okunmaya vakit ayıranına kalmıştır.  

Takvim bir insanoğlu icadıdır. Arkeolojik çalışmalara bakılırsa, ilk insan türü bundan iki milyon yıl önce yaşamıştır. Oysa İsa takvimi, hesapça onun doğum yılından sonra işlemeye başlamış ve şu güne değin de dünya güneşin etrafında 2015 kez döne gelmiştir.

Ritüellere bakılırsa, yeni yıla girerken eskisine dair bir mizan çıkarılır ve sonra da muhasebesi yapılır. İşlem sırasında, geleceğe bir avans vermek ve buna beyaz bir sayfada şerh düşmek adettendir. Yarına ve sonraya ilişkin taşıyıcı ise hep umut olagelmiştir. Umudumuz kalıcı, yüreğimiz sıcak olsun. Yani yarınsız yaşanmıyor ve hayat devam ediyor.

Hayat bizden önce de vardı; bizden sonrada devam edip gidecek; yani akıyor. Oysa sadece bize ait olan ömrümüz kendi sınırları içinde tükeniyor. Yani ömrümüzü hayat denilen kavga içinde yaşarken, bir tarafta kendi ezber ve hikâyelerimiz, öte yanda da hayatın içinde bizim ömürlerimize isabet eden bizden bağımsız gerçeklerimiz içinde yaşamı anlamaya çalışıyoruz. İşte galiba her yeni yıl arifesinde, o nedenle de bir önceye bakıp, bir sonraya dair rota düzeltmesi yapmaya çalışıyoruz…

2015’in, yurtta ve dünyada olan bitenine dair kronolojik bir dizinini yapmak, buranın konusu değildir. Ne ki saklımızdaki umuda dair düşünmek ve ne yapmalı sorusuna 2016’nın imkânları itibariyle bakabilmek de gerekmektedir.

***

Türkiye’nin üçe ayrışmış toplumsal hayatında, AKP cenahına oy veren gövde, olan bitenden huzurlu olmalı ki, onca gelip, geçene sessizce omuz vermekte ve kemik gibi oy desteğini sürdürmektedir. Bu gerçekliğin altında yatanı çözemedikçe yeni bir yol arayışına taş, çakıl döşemek giderek daha zorlaşmaktadır.

Diğer iki sosyal bölük ise, ilkini karşıdevrimcilik, piyasacılık ve baskı, zulüm, gericilik ya da bu kabil bir yığın nitelik ile beraber saymakta ve kendine aydınlanmacı, ilerici, cumhuriyetçi, laik, kamucu gibi kimi sıfatları veya bunların tümünü yakıştırmaktadır. 

Durumdan vazife çıkaran ve bu düzenin böylece sürmesinden yana çıkarı olan AKP tabanını bir yana koyduğumuzda, öte yanda bir ana damar ve kavrayış olarak “Gezi direnişinin büyük kitlesi” durmaktadır.

Öyleyse bu taban neden şimdi ikidir? Türkiye ahalisinin “ilerici kanadında” yer alan iki büyük halktan birisi olan Kürtler, bu günlerde kendilerini Türklerden ayrıştırmaktadır. Ya da bu ayrışmaya, hem kendi içinden hem de AKP cenahından siyaseten çanak tutan pek çok aktör ortada bulunmaktadır.

Türkiye 2015 in son aylarında tam bir yangın yerine dönmüştür. Ülkenin bir yarısı karanlığa ve esarete gömülmüştür. Bir yanda mezalimi, ölümü, tehciri kaşıyan bir merkez siyaseti, öte yanda da, bu siyasete bekası adına muhtaç ve sürgün veren bir ayrılıkçılık, salgın hastalığın yayılması gibi her yanı sarmıştır. Asker, polis ya da resmi açıklamalarda adı terörist diye geçen istatistikî ölümler, yerini sayısı ne olduğu bilinmeyen çoluk çocuk sivil infazlara bırakmıştır. Çok başlı ve her renkli Kürt siyaseti de artık kendini ayrıştırmanın ve temsil edip etmediğine bakmadan bütün Kürtler adına konuşmanın kararlılık ve evresine varmış bulunmaktadır.

Türkiye’nin ilerici bir mücadele kavşağında, etnisite temelli bir ayrışma lüksü bulunmamaktadır. Halklar, emekçi sınıflar olarak ortak bir tabanda birbirine tutunmak durumundadır. O nedenle de, bu ikili gövde ayırımı, sadece an olarak ve bir durum tespiti babında buraya yazılmıştır.  

Sonuçta, 2016’da da, toplumsal mücadelenin geleceğini, bu bağlamlar belirleyici kılacaktır.

***

Kuşkusuz bugünden yarına, 23 Cumhuriyetinin sona varan akıbeti, sadece 2015’e özgü idi diye nitelenemez. Yani dalgalı bir denizde, ahşap gövde çoktandır kayalara çarpıp durmakta ve gemi su almaktaydı.

Görev, tarihin bu anında, geminin eski gövdesini ayağa kaldırmak değilse bile, ülkeyi yeni bir limana ve baştan kurucu bir Cumhuriyete çekmek en temel görevdir. Bu bakımdan, yakın tarihe baktığımızda, bu erekle iki toplumsal hamle gerçekleşmiştir. Birisi söz yok, 2013 Haziranıyken, diğeri onca karmaşasına karşın 2015 de devam etmiştir.

Şu seçimler mi diye burun kıvıranlara inat, hayatın bağımsız kerterizi, “Haziran Direniş dinamiğinin” bir defa daha, hem 7 Haziran ve hem de 1 Kasım seçimlerinde kendini denediğini hepimize gösterdi.

Haziran Direnişinin kendine içkin bir örgütlenmesi olmamakla birlikte, Haziran halkı beğenilse de, beğenilmese de AKP’ye yüklenme damarını, ya CHP, ya da HDP’ye destek vermekte buldu. İş kuşkusuz bir beğenme sorunu içermedi. Onun ötesinde, kendi seçeneğini doğrudan yaratamayan sola, bir ezber bozma öğretisi yapıldığı bile söylenebilir. Kısacası, 2016 için ortada bir mücadele programı olacaksa, bu toplumsal gerçekliğin ayırdına bir defa daha derinlemesine varılmalıdır.   

Her iki seçim girişimine, soldan farklı yaklaşımların olduğunu, ilk elden bir kenara yazalım. Seçimlerde olup bitenin ayırdına kimi karşıdan cepheden bakanlar, mücadelenin AKP ye karşı olma fitilinin tükendiğine kanaat edip, işin çok uluslu ve çok merkezli bir restorasyon projesi olduğu üzerine, şecaat arz ettiler. Yani ve neredeyse kendi değerlendirmeleri dışındaki her girişimi, emperyalizme bir eklemlenme ilan ettiler. Oysa durum böyle olmadı. Genelde bu kabil doğru içeren her lakırdı, kenara geçip sadece bir an haklı olmayı sağlayabiliyor. Hatta 1 Kasım sonrasında, bu çok merkezli restorasyon teorisi, yerini AKP’nin kendi kendini restore edeceğine bile terk etti. Bu noktada durum, sadece “yarabbi şükür” oluyor.

Seçimin tek başına bir çare ve geleceği sadece bu minvalden kurma olmadığını gören solun öteki cephesi, Türkiye’nin yıkılan Cumhuriyeti ve değerlerinin yerine, yeni ve ortak değerlerde inşa edilecek bir ülke için seçimlerin fırsat olabileceği ekseninde birleşmişti. Yani Haziran’ın örgütlenmesinde ve kendine özgü siyasetinin belirlemesinde, AKP kilidini karşı mücadele ile çözmenin anahtar rol oynayacağı iradesi, bir gerçeklik olarak denendi. İki yüklenme de AKP yi deviremedi. Ne ki şimdiden sağladığı deneyim ve ortaya çıkardığı ihtiyaçlar listesi bakımından, soldan mücadeleye önemli ışıklar tuttu. Tutmaya da devam edecek. Sönümlendiği söylenen “Haziran Ruhu”, geleceğin umudu olarak tazeliğini korumaya ve yol gösterici olmaya devam edecek…

Bu kısa değerlendirmenin her harfine, cımbızla gönderme yapacakları bir yana koyacak olursak, durum kısaca şudur: 2016’da da önde duran birincil olgu, yani AKP’nin islamofaşist rejim kuruculuğuna verilecek cevap, ona karşı verilecek mutlak bir mücadeleden geçtiği gerçeğini başa yazmaktadır.

Kürtlerin, bu günden yarına, çok renkli siyaset karinelerinin ortaya koyduğu ayrışma temelli kurguları, emperyalizm içi müdahale ve yönlendirmelere giderek daha açık olacaktır. Bu durumda sol-sosyalizan, ilerici Kürt unsurların siyaset belirlenimindeki elinin mutlaka kuvvetlenmesi gerekmektedir. Bu da mikromilliyetçi ayrışmaların değil, ancak emekçi sınıfların birlikteliğini içeren ortak bir mücadelenin 2016 gündeminde durduğuna işaret etmektedir.

2016 daha ağır koşullarda gelmektedir.

Sıra biriktirilen deneyimleri örgütlemeye ve ülkeyi her insanı ile birlikte yeni bir emekçi Cumhuriyeti kurucusu olarak iktidara taşıyacak bir sürece gelmiştir.

Hiç birimiz için başka bir yurt parçası ve birbirinden vazgeçecek insanımız yoktur…

Güzel ve güneşli yarınlar dileğiyle…  

nuriabaci@gmail.com