1989 dalgası versus 2008 dalgası



16-02-2018 09:59


Ali Mert

Biri siyasi, diğeri ekonomik yönüyle öne çıkan iki dalga. İkisi de uzun dalga. Önüne kattıklarını da sürükleyip götürdüler ve götürüyorlar hâlâ. Daha derinden belli sarsıntılarla ortaya çıktıklarına, epey büyük olduklarına, yıkıp/yakıp geçtiklerine göre, düpedüz tsunami da olabilir bu dalgalar aslında!

Dünya çapında ikisi de. Ama her yerelliğe, her coğrafyaya ayrı biçimlerde, farklı dolayımlarla yansıyorlar haliyle. 

Örneğin Türkiye, siyasi yönü öne çıkan 1989 dalgasıyla karşılaştığında, zaten “kendine özgü” 1980 dalgasıyla sarsılmaya devam ediyor, tam ondan çıkmaya çalışıyordu. Özellikle sol açısından düşünüldüğünde, üst üste bindi dalgalar, birbiri ardından çok güçlü darbeler indirdiler. 

Genelde on yedi, on sekiz yaşlarında solcu/sosyalist olunduğuna göre, bu satırların yazarının da yaşı denk geldi, 1986 gibi katıldı kavgaya. Örgütlü mücadele boyutuyla 1989 diyelim. İlk “Türkiye’ye özgü” dalganın sarsıntıları sürerken, ikinci global dalganın ortaya çıkışıyla yani. Talihin böylesi! 

Sosyalist sistemin çözülüşü/çöküşüyle beliren bu küresel dalga, 1989 dalgası, sola/sosyalizme, işçi sınıfının mücadelesine dair birçok şeyi peşinden sürükledi, zayıflattı, dumura uğrattı. Direnenler, “inat” edenler”, kovuğuna çekilenler, (öz)eleştiriye girişenler, kopup gidenler, fır dolayı dönenler, “haydi yeniden” diyenler, derinlerden “küçük ama bolşevik müfreze” işlerine girişenler, majörleri tüketip minörlere yönelenler vb. vb. “subjektif” tavır ve çabalar bir yana, büyük ve objektif bir yenilgi yaşandı sonuçta. 

“Kapitalizm Sonrası”nı araştıran/amaçlayan Paul Mason’ın aynı adlı kitabından bir alıntıyla aktaracak olursak; “Solun 1989’dan sonra uğradığı siyasi yenilgi öyle kesin ve tamdı ki, filozof Fredric Jameson’ın yazdığı gibi, dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay bir hal aldı. Daha acımasız bir ifadeyle, bu işçi sınıfının -darmadağınık, tüketimciliğin ve bireyciliğin kölesi olmuş haliyle- kapitalizmi alt etmesini düşlemek imkânsız olmuştu.” (“Kapitalizm Sonrası – Geleceğimiz İçin Bir Kılavuz”, s. 246) 

Sosyalist sistemi çözen/çökerten 1989 dalgası, kapitalist sistem açısından bakıldığında, Reagan-Thatcher ikilisiyle sembolize olan ve söz konusu tarihten biraz daha önce başlayan “neoliberalizm dalgası”nın azgınlaşmasına da olanak sağladı… Dünyanın hangi noktasında, hangi düzen partisi iktidara gelirse gelsin, bu dalganın özelleştirmelerle, sendikasızlaştırmayla, kamusal ve toplumsal olan her şeyin tasfiyesiyle, “kemer sıkma politikalarıyla”, kuralsızlaştırma, borçlandırma ve finansallaştırmayla vb. vb. belirlenmiş programını uygulamak zorundaydı. 

Sosyalizmin tepelendiği, solun siyasi olarak düzlendiği bir ortamda, ufak tefek muhalif sesler çıksa da, yirmi yıl boyunca bastıra bastıra, kastıra kastıra uygulandı bu program sonuçta. Ve kaçınılmaz olarak ikinci dalga geldi. 

Neoliberalizmin tıkandığı kriz dalgası yani. İlkinin yirminci yılında (sistemin, 1989’da açılan “yeni pazarlar”a da doyduğu bir zamanda) 2008’de geldi. Kimileri, özellikle ilk aşamalarında “bize teğet geçer bu ” iddiasını dile getirse de, farklı coğrafyalara farklı ağırlıklarla/eşitsizliklerle yansısa da, tüm dünyaya yayılmış ve yayılmaya devam eden yeni bir dalga bu. On yıldır sürmekte, önüne kattıklarını sürüklemekte ve bu kez ilkindeki “teslimiyet”ten farklı olarak, umut veren, anlamlı direnişler, “akıntıya karşı hareketler” de üretmekte. 

Wall Street’i işgaller, Arap baharı, Yunanistan, İspanya, yüzde 99 derken… Gezi isyanı da bunun bir parçası. 

Çoğu olay biliniyor zaten, temcit pilavını dönüp dönüp yeniden karıştırmaya gerek yok. Burada pek tartışılmayan başka bir noktaya/ayrıma işaret etmek amacım. 

Bir tarafta, adı geçen direnişlerin, 2008 kriz dalgasına ya da neoliberalizmin genel saldırısına bir “genel tepki” olması özelliği var. Her ülkede farklı özgünlükler yaşansa da, somut direnişin tetikleyici unsuru farklı olsa da (din sorunu ya da etnik bir sorunun öne çıkması/tetikleyici olması, çevresel/şehirsel bir meselenin öne çıkması/tetikleyici olması, özgürlük arayışı, geçim sıkıntısı, otoriter lidere karşı isyan vb.),  bu “genel tepki” ortak özellikleri.

2008 kriz dalgasına ve krizin faturasının yoksul/emekçi insanlara, statülerini kaybeden ya da kaybetmekte olan orta sınıflara, geleceklerinden/özgürlüklerinden kaygı duyan gençlere kesilmesi karşısında, bu kesimleri harekete geçiren ortak ve genel bir tepki var ama… bir önceki dalgadan, 1989 dalgasından “çıkış”ın aranmasına, eşitlikçi/özgürlükçü/toplumcu bir sisteme, büyük siyasi yenilgiden çıkışa ve kapitalizmden kopuşa dair ortak bir arayış yok ortada. 

Kabalaştırıp iyice basitleştirerek; daha yeni, ekonomi ağırlıklı dalgaya, ekonomik krize dair bir tepki;  daha eski, siyaset ağırlıklı dalgaya, siyasi çıkışa dair bir tepkisizlik/belirsizlik diyelim. 

Belki de o yüzden, söz konusu direnişler ilk başta bir “umut dalgası” yaratsa da siyasi hedefleri olmadığından “sönümleniyor” görece kısa bir zamanda.  

Halbuki dalgalar birlikte büyüyor, birlikte sürüklüyor, birbirini tamamlıyor, birbirlerine tepki olarak doğsalar da birbirinin üstüne binip birlikte yükleniyor.  

Dünyamız ve biz, hâlâ bu iki dalganın etkisi altındayız. Onların içinde deviniyoruz, hareket alanlarımızı şu ya da bu şekilde etkiliyor/belirliyorlar.  

O halde, 2008 ekonomik kriz dalgasından kaynaklı sorunlara verdiğimiz tepkilerimiz, 1989 siyasi kriz dalgasından kaynaklı yenilgimizi de sonlandıracak bir büyük ve yeni çıkışa yönelmek durumunda.

Madem beraber yükleniyor, karşı gibi görünseler de birbirlerini bütünlüyorlar, iki dalga beraber aşılacak sonuçta. Hem “kapitalizmin sonunu ve sonrasını tasavvur etmek, ütopyanın umutlu dalgasına kapılıp gitmek; dünyanın sonunu tasavvur etmekten, distopyalarda ümitsiz ümitsiz gezinmekten” daha anlamlı ve daha keyifli değil mi eninde sonunda?..