Yılmaz Güney'i neden seviyoruz?



18-09-2017 13:01
Berkay Akbudak

Bir sanatçıyı kaçınılmaz olarak önce eserlerine bakarak değerlendirebiliriz. Öncelikli mesele verdiği ürünleri içselleştirip ikna olup olmadığımızdır. Daha sonra şahsına dair bir takibe girip belgesel bir izleme yaptıysak, sanatçı kimliğinin dışında bir insan olarak tanıdıkça kişisel duygumuzu tayin edebilir ve sevmeye/sevmemeye devam edeceğimize karar verebiliriz. Sanatçı direkt insan duygularına hitap edip, kalbe hatta ciğere dokunma yeteneğine sahip biri olarak tanıdığımız, başbaşa dertleştiğimiz, tartıştığımız, anımızı paylaştığımız, hayatımıza dair bazı soruların cevabını vermesini beklediğimiz kişidir. Bu yüzden hiç tanımamış, görmemiş dahi olsak aslen eserlerini kastettiğimiz halde sevgi ve hayranlığımızı, ya da nefret ve düşmanlığımızı şahsına karşı besliyor gibi duyarız. Örneğin Mozart’ı çok severim demekteki kasıt şahsını huyunu suyunu çok severim demek değil elbette kendisi ile tanışıp aynı ortamda bulunma imkanımız da olmadığına göre kastedilen Mozart’ın müziğini, sanatını, dehasını sevmemizdir. Bu hepimizin bildiği malum bir gerçek, belki şahsen tanısak düşmanı olacağımız bir karakterdi, kim bilir.

Bu hadsizce geniş genellemenin altı da var elbette. Sanatı kusursuz ama eylemleri ile büyük nefret ve düşmanlığı hakeden sanatçıların var olması gibi. Sever ya da sevmeyiz ama her iki gruba ait insanların özel ve istisnai bir ressam olduğunu kabul edeceğini umduğum Salvador Dali’den nefret etmek için Francocu bir faşist olduğunu öğrendikten sonra şahsen tanıyıp fiziksel varlığına şahit olmamıza gerek var mı? Daha küçük bir ihtimal ile bu durumun tam tersi ise şöyle olabilir: Eserlerinden hiç hoşlanmadığımız ama şahsen tanışıp dost olduğumuz birini iyi bir insan olduğu için sevebiliriz ancak bu da o kişiyi bir sanatçı, bir yaratıcı olarak soyutlamış hatta unutmuş olmamız sayesinde gerçekleşebilir.

İşte büyük sanatçı ve büyük insanlık Yılmaz Güney yukarıda elimden geldiğince gruplandırmaya çalıştığım hayranlarının gözünde bir insan olarak sanatçının ait olduğu kümelerden hiçbirine ait olmayan bağımsız istisnaların olduğu ayrık bir kümenin içinde duruyor. Onu hiç tanımdan “arkadaş”ımızmış gibi sevdiğimiz, bir kusuru olduğunda onun yerine biz özür dileyecekmiş ve hatasına anlayış gösterekmişiz gibi kıyamadığımız dostumuz gibi seviyoruz.  Her ne kadar olumsuz ve sevimsiz yanları var olsa da sevenlerinin gözünde bu karanlık gölgeleri (görece) derinlere itecek kadar olumlu özelliklere sahip bir insandır. Yılmaz Güney’i severim derken filmlerini ve edebiyatını kapsayan bir sevginin yanında dostumuz, abimiz, yoldaşımız olduğunu bilerek, buna inanarak da sevip hayranlık duyuyoruz. Sanki hepimiz otursak sabaha kadar karşılıklı birbirimizi dinlerdik iyimser inancı, ütopik hayali dev eserlerinin üstünde yükselerek sevgi ve saygıya evriliyor.

Filmlerinin ve kitaplarının (başlı başına bir yazının konusu olan) övgü ve eleştirilerine hiç girmeden,  mutlak hayranlarından biri ve sadece başlıktaki soruyu cevaplamaya çalışan bir takipçisi olarak kendisine ciddiye alınmayacak kadar boş filmlerde oynadığı zamanlarda takılan “çirkin kral” lakabını hiçbir zaman sevmemiş ve yakıştıramamışımdır. Bu iki kelimelik tamlamanın kusurlu oluşu beni hep rahatsız etmiştir. İkisi de gayet olumsuz etki sahibi sözcüklerdir. Çirkin, sevilmeyeni, reddedileni, doğaya aykırı olanı ifade eder, oysa Güney tüm ilkelliği ve şekil verilmemiş hali ile doğanın ta kendisidir. Kral ise inancımız ve ait olduğumuz taraf gereği halkı reddeden, halkı sevmeyen, ondan beslenen, onu sömüren, kanını içen kişidir. Oysa Yılmaz Güney halkın ta kendisidir, soylu üst sınıfın adamı değildir, taşranın suyu toprağıdır, birbirine karıştığında şifa veren büyülü, efsanevi Anadolu toprağıdır. Kral çirkindir evet, kraliyet de kralcılık da saray da saraycılık da çirkindir. Halk için mücadele eden, kurtuluş ve özgürlük için üreten kimse çirkin olamaz olmamalıdır, öyle birinin çirkinliğine izin verilmemelidir, mücadele çirkinliğin düşmanıdır.

Adananın bucağından İstanbul’un sadece ismi yeşil kendi bataklık olan çamlığına gelip yetenek, irade, inat ve çalışkanlıkla maddi, manevi, bedensel, zihinsel bedeller ödediği yollardan geldiği yere ulaşan Yılmaz Güney, durmayıp pes etmeden yürümeye devam ettiği için hapsedilmiş, yurdundan sürülmüştür. Emekçidir, yorgun değildir, savaşçıdır, ucuz bir edebiyatçılıkla soslarsak gerçek bir yılmazdır.

Faşizm emek ve emekçi düşmanıdır biliyoruz. Yılmaz Güney faşizmle girdiği kavgayı kaybetmemiş hala süren bu kavgayı yeni kuşaklara devretmiştir, hayır miras bırakmamıştır, o ölümsüzdür bunu da biliyoruz. Mirası ölülerden alın, manevi ateşi herbirimizin elindeki meşalelerde harlanmaya devam ediyor. O, Şili stadyumlarında kesilen parmaklardır, o Cordoba dağlarında kurşuna dizilen göğüstür, o Varna önünden geçen vapuru usulca okşayan eldir, o Kızıldere’de delik deşik edilmiş kerpiç bir evin damıdır, avuçtaki çatlak, alındaki terdir. “Yaşanan gerçekleri olduğu gibi aktarmazsam tarih benden hesap sorar” diyen büyüğümüze selam olsun.