'Yeryüzündeki vatansızlar': Çingeneler / Romanlar

Kitabın tamamında kendilerini izleyen öteleyici bakışları, mahallelerindeki şiddeti, kendi ağırlıklarından fazla gelen yüklerini, sorumluluklarını, yalnızlıklarını anlatırken o kadar soğukkanlılar ki hayrete düştüğüm satır aralarında Koptekin imdadıma yetişiyor. Yazar, bu soğukkanlılığın, kendi kendilerine yettiklerini cümle aleme duyurmak istemelerinden ileri geldiğini belirtiyor çünkü onurlu olanı, başkasına muhtaç olmamak.



30-07-2017 01:31
Evrim Sayın

Derya Koptekin, bir saha araştırmasıyla bizi İzmir’in göbeğindeki Tepecik semtine götürüyor. Burada yedi yıl boyunca İzmir Büyükşehir Belediyesi Çocuk ve Gençlik Merkezi’nde çalışmış Koptekin. İçine bu denli girmemizin mümkün olamayacağı mahallelerdeki çocuklarla tek tek konuşmuş bu süre boyunca. Bazen tek tek, bazen odak grup görüşmesi şeklinde gerçekleşmiş sohbetleri. Hedefinin “Çingene çocukların anlam haritalarını çıkarmak” olduğunu ifade ediyor Koptekin. “Çocukların zihinlerindeki kavramlar o mahallede neye karşılık geliyor?” sorusunu dert edinmiş diyebiliriz aslında. Yazarın dert edindiği bir başka ve belki de en önemli kıstas ise çocukların ve mahallelinin etnik kimlikleri. Etnik kimlik kendi başına bir dert değil elbette. Çocuklar yanıtlarında yoksulluklarını etnik kimliklerine bağladıkları için bu çalışma çok değerli.

En başta “göbeğindeki” kelimesini sarf ettim çünkü bu nitelik bir o kadar manidar bu semt için. Bir İzmirli olarak daha rahat ve pek fazla da utanarak söyleyebilirim ki Tepecik, görülen ama duyulmayan semtlerdendir. Herkes sadece “bakar” önünden geçerken. Ziyaret yeriniz değildir, misafirliğe gitmezsiniz, bir soluk almazsınız orada. Otobüste ve minibüsteyseniz şöyle bir geçersiniz ve geçerken de korku dolu gözlerle bakarsınız Tepecik’e. Abarttığım sanılmasın, yazarın söylediği gibi benim çocukluğum da bu semtten ve semtte yaşayanlardan korkarak, çekinerek geçti. Koptekin, Tepecik’teki bu merkezde çalışmaya başlamadan önce mahalle ve mahalleliyle alakalı bir yığın efsane duyduğunu belirtiyor kitabında. Bu sebeple biber gazı bulundurmuş bir süre çantasında fakat mahalleden biri olmak için, onlarla kendini var edebilmek için önyargılarından uzaklaşması gerektiğinin kısa sürede farkına varmış. Kendi çocukluğuma gidip ek yapacak olursam hala hiç unutmadığım bir söylentiyi paylaşmam gerekir. Bindiği  minibüsün Tepecik’ten geçtiğini söyleyenlere hayretle sorardım: “Nasıl? Arabanın altına çuvallar dolusu taş atmadılar mı?” Böyle anlatmışlardı çünkü bana da. Çok uzunca bir süre gerçekten buna inandım. Çocukların toplarının hep orada kesildiğine inandım sonra. Bir de asla o mahalleye mahalleliden başka kimsenin giremeyeceğine, girerse şöyle esaslı bir sopa yiyeceğine inandım. Yazarın yazdıklarını okuduktan sonra yalnız olmadığımı ve kalabalıkça bir toplam olarak utancımızın, bunları her düşündüğümüzde perçinleneceğini kavradım.

Kitabın tamamına yayılmış olan bir sorun var: Çingene mi, Roman mı? Hangisini kullanmamız gerekiyor tanımlamak için? Koptekin, bu adlandırmanın çok kesin sınırlara hapsedilmeyeceğini anlatıyor aslında. Çocukların söylemlerinden bu yargıya ulaşmamız mümkün. Gülben, “Ben Çingene değilim, Çingene de... Romanım. Sadece Çingene değilim.” dediği için kafasının karışmış olduğu kanaatine varıyoruz örneğin. Bu kez kendini Çingene olarak tanımlayıp “Peki Roman ile Çingene arasındaki fark nedir?” diye sorulduğunda yanıtlayamayan çocuklar da bulunuyor mahallede. Küçük yaştaki çocuklara kadar sirayet etmiş bir kafa karışıklığı aşikar bu konuda çünkü bu iki kavrama halk arasında başkaca anlamlar yüklenmiş. Romanlar genelde müzisyenlikle geçinirler ve bu yüzden onlar daha saygındırlar. Çingeneler ise kabalıklarıyla ve kural tanımazlıklarıyla bilinirler ve onlara karşı beslenilen önyargılar göz önündedir. İçinde bulunduğumuz toplululukça böyle kabul edildiği için Çingene/Romanlar’ın bir kısmı “Ben Çingene’yim.” demenin daha doğru olduğunu düşünüyor. Bir çocuk şöyle ifade ediyor hatta: “Biz Çingene’yiz, utanılacak bir şey değil!” Buna karşın öğrenim gördüğüm üniversitede eğitim derslerime giren bir hocam, “Çingene” kelimesinin bir hakaret ibaresi sayıldığı ve asla bu kelimeyi kullanmamamız gerektiği hususunda bizi çok sert bir şekilde uyarmıştı. Bu kelimeyi kullanırsak suç işleyeceğimizi fark etmemiz gerektiğini de eklemişti. “Roman” demeliydik hiçbir çelişkiye düşmeden. O andan hareketle ben de bu mevzuda çok hassas davranmaya özen göstermiştim ancak kitabı okuduktan sonra yazarın da ikilemde kaldığını fark ettim. Hatta bu yüzden “ÇingeneRoman” ifadesini uygun bulduğunu kendisi dile getiriyor. Ayrıca ÇingeneRomanlar kendi etnik grupları içerisinde farklı isimlerle anılıyorlar. Çocuklar da bu isimleri benimsemişler ve farkın neyden kaynaklandığını bilmedikleri için içlerindeki farklı isimli topluluklara karşı olumsuz duygular besleyebiliyorlar. Bunca farklı topluluk ve bu toplulukların çok farklı bölgelere yayılmış olmaları, yoksulluğa karşı kendi içlerinde örgütlenemeyişlerini ve toparlanamayışlarını da beraberinde getiriyor. İçsel dayanışmalarını çoğu zaman sadece kendilerinden olmayanlara yani “Gaco”lara karşı sağlıyorlar. “Gaco”larla yaşadıkları hüsumetleri polise taşıyıp kendi aralarındaki gerginlikleri yine kendi içlerinde çözmeye çalışmaları bunun en bariz göstergesi. Temelde “Gerçek Çingene hangisi, kim?” sorusunu onlar yine kendi aralarında tartışmaya devam ediyorlar.

ÇingeneRomanlar için onları Gacolardan ayıran en önemli özellik “ten renkleri”. Çocuklar, Gacoları beyaz tenli ve temiz giyimli olarak tanımlıyor. Ayrıca Gacoların daha nazik olduğunu söyleyenler de var. “Peki Gaco olmak ister miydin?” sorusuyla karşılaşan çocuklardan biri, beyaz olmak istediğini çünkü ten reginin onu pis gösterdiğini söylüyor. Çocuk dünyasında bu yanıtın çok önemli bir karşılığı var elbette: Ötekileştirilme. Bu çocuklar giyim kuşamlarından, ten renklerinden, dillerinden ötürü yaşamın birçok noktasında kıyıda bırakılıyor. Öylece bırakılıyor, evet. Anneleri, babaları, akrabalarının bıraktığı çocuk toplum tarafından da “bırakılıyor.” Gerek aşağılayıcı sözlerle gerek yerin dibine sokan bakışlarla sözüm ona yaftalıyor toplum onları. “Peki neden?” sorusunun yanıtı çocuklarda. Kitabın tamamında kendilerini izleyen öteleyici bakışları, mahallelerindeki şiddeti, kendi ağırlıklarından fazla gelen yüklerini, sorumluluklarını, yalnızlıklarını anlatırken o kadar soğukkanlılar ki hayrete düştüğüm satır aralarında Koptekin imdadıma yetişiyor. Yazar, bu soğukkanlılığın, kendi kendilerine yettiklerini cümlealeme duyurmak istemelerinden ileri geldiğini belirtiyor çünkü onurlu olanı, başkasına muhtaç olmamak. Hele kendinden olmayana muhtaç olmamak, mutluluklarının tek belgesi.

Tarihten bu güne dek lağım temizlikçiliği, deri atölyeleri için köpek dışkısı toplamak, tütün işçiliği, deri işçiliği, ayakkabı boyacılığı, hamamlarda natırlık, çiçekçilik, çöp toplayıcılığı, kağıt toplayıcılığı, hamallık, kurbağa toplayıcılığı gibi işlerde çalışan ÇingeneRomanlar’ın, günümüzde  hurdacılık, dansözlük, müzisyenlik ve  faytonculuk yaptığını öğreniyoruz. Etnik kimliklerinden ötürü bilinçli olarak istihdam edilmeyen ÇingeneRomanlar, aynı zamanda sahip oldukları işleri de kaybediyor. Onlar için biçilen işler, yoksulluğu körüklüyor. Yoksulluğun yanında şiddeti, tehlikeyi, istismarı içeriyor. Çocuk işçiliğin üst düzeyde gerçekleştiğini gördüğümüz bu mahallelerde çocuklar da bir gelir kaynağı olarak görülüyor. Kimlik inşa sürecinde eğitimsiz bırakılan ÇingeneRoman çocukları, yaşadıkları zorlukların sebebinin tek ve biricik olduğunu iddia ediyor: Etnik kimlikleri. Tepecik bölgesine yakın olan ancak şu an kapanmış bulunan işletmeleri, yetmiş dört yaşındaki Müjgan Teyze’den öğreniyoruz. Sümerbank İzmir Basma Fabrikası, TARİŞ’e ait çeşitli işletmeler, Reji Tütün İşletmesi, Merkez Tütün İşletmesi bunlardan bazıları. Eskiden hayatlarını idame ettirebilen ÇingeneRomanlar, işsizleştirilme sürecine tabi tutuldukları için “doymaya” çalışıyor. Yerleşik yaşamlarının çatırdamasının sebebi de aslında yazının girişinde kaleme aldığım bir efsane değil. Efsanelerin “büyülü”lüğünün aksine fazlasıyla yoran bir gerçek onlarınkisi. Yaşayabilmek için mahalle mahalle geziyor, yaşayabilmek için oynuyor, yaşayabilmek için gülüyorlar ve yaşatabilmek için çiçek satıyorlar. Roman havası duyduğunda oynamadan duramayan İzmirliler ve Gacolar, bu havanın dilden dökülene kadar geçirdiği süreçleri öğrenmeye çalışsalar gökyüzü altında kocaman bir düğün dernek kurulacak. Biz Romanlar Siz Gacolar, bu düğün derneğin en önemli mirası.

*Yazılı tarihleri olmayan Çingenelere göre, toplum dışı konumlarının ve sürekli göç etmelerinin nedeni, atalarının işlemiş olduğu bir suçtan dolayı lanetlenmiş olmalarıdır. Söylenceye göre, aile içi bir cinsel ilişkiden (ensest) dolayı, bir kavim, onların liderini ve taraftarlarını kovar. Büyük bir büyücü de bu kovulanları “Sonsuza dek yeryüzünde dolaşıp dursunlar, geceledikleri bir yerde ikinci bir kez konaklamasınlar, su içtikleri bir kaynaktan ikinci bir kez içmesinler, bir yıl içinde aynı nehirden iki defa geçmesinler.” diyerek lanetler. Akt., H.Berger, Çingene Mitolojisi, çev. Musa Yaşar Sağlam, Ayraç Yayınevi, Ankara, 2000, s. 39.


KÜNYE: Biz Romanlar Siz Gacolar, Derya Koptekin, İletişim Yayınları, 2017, 205 sayfa.