Yazar Ebru Pektaş ile yeni kitabı 'Cinsellik Şiddet Emek’ üzerine

Yazar Ebru Pektaş ile geçtiğimiz günlerde raflarda yerini alan ‘Cinsellik Şiddet Emek’ kitabı üzerine konuştuk.



26-12-2017 09:12

Tuğba Özer

Yazar Ebru Pektaş ile, “toplumsal cinsiyet” alanına dair anahtar nitelik taşıyan kavramlara yer verdiği kitabı ‘Cinsellik Şiddet Emek’ üzerine konuştuk.

‘GEZİ KADIN SORUNU ALANINDA BİR KIRILMA YARATTI’

Kitabın hikâyesinden başlayacak olursak… “Kadın sorunu” hakkındaki okumalarınız için 2013 Gezi Direnişini bir “kırılma noktası" olarak tanımlıyorsunuz. Nasıl oldu bu “kırılma”?

Gezi Direnişi evet, pek çok alanda olduğu gibi “toplumsal cinsiyet” ya da yaygın adıyla “kadın sorunu” alanında da bir kırılma yarattı.

Bu iddia elbette kimi soru işaretleri barındırıyor. En başta da “ne yani Gezi Direnişi öncesinde bu ülkede kadınların mücadelesi yok muydu?” akla gelir. Ben de zaten kırılmayı tam da burada tarif ediyorum. Evet, kuşkusuz Gezi Direnişi’nden önce bu ülkede dile kolay yüz yılı fazlasıyla devirmiş bir mücadele tarihi var. Tarihsel kazanımlar var, örgütlenmeler var, İKD deneyimi, ‘80’li yılların küçük ama etkili çıkışları, tartışmalar, dergi çevreleri, “dayağa karşı kampanya”, sığınma evleri deneyimleri, projeler vs onlarca yüzlerce şey saymak mümkün. 

Ancak bu ısrarlı ve saygıdeğer çabalara rağmen kadınlara ilişkin pek çok alanda olduğu gibi burada da “görünmezlik laneti” hep devrede olmuştur. Şimdi belki de denecektir ki “biz vardık, sosyalistler, Marksistler görmezden geldiler, Gezi Direnişi’nde kıymetimiz anlaşıldı”. Bu eleştiride kimi haklı yanlar olsa bile benim “görünmezlik laneti” dediğim şey, esas olarak toplumsal ölçekte, toplum nezdinde, gündelik hayatın akışında, siyaset sahnesinde bir “görünmezlik”.

‘GÖRÜNMEZLİKTEN’, SEMBOLLEŞMEYE… 

İşte Gezi Direnişindeki “kırılma anlarından” biri bu “görünmezlik lanetinin” yıkılması olmuştur. Öyle ki Gezi Direnişi’nde kadınların, “görünmezlikten” “sembolleşmeye” doğru geçirdikleri muazzam dönüşüm önemli kırılmalardan biridir.

Hatırlanacaktır…

Gezi Direnişinin sembolü ‘Kırmızılı Kadın’ olmuştur, yine izleyen protestolar zincirinde bir çocuk parkı yıkımına karşı sandalyesini kapıp dozere karşı oturan Kıymet Teyze hatırlanacaktır. Aynı yıl Ankara’da şiddetle bastırılmaya çalışılan 1 Mayıs eyleminde TOMA'nın suyuna karşı kimliğini gösteren çantalı kadın vardır, direniş boyunca apartman kapılarına süt ve talcid koyan kadınlar, evlerinde yaptıkları zeytinyağlı sarmaları çadırlara taşıyanlar anneler, Validebağ’daki gibi polisle burun buruna gelip hırsla erkekleri safların gerilerine ittiren kadınlar, Yırcalı köylü kadınlar, Cerattepe’nin en önde yürüyen kadınları, Soma’da yine kadınlar en ön saflardadır.

2013 Haziranıyla yaşanan kırılmanın bir diğer önemli boyutu da geçmişte üçüncü sayfa haberi olarak anılan olaylar, toplumun manşetine taşınmış, yeni türde tepki ve hareketlenmeleri doğurmuştur. Tecavüze uğrayıp, vahşi biçimde katledilen Özgecan için tüm ülkede gösterilen kitlesel tepkiler bu toplumsallaştırmanın anlamlı örneklerinden biridir. Özgecan’ın katline benzer pek çok vakıa geçmiş yıllarda, en fazla ateşin düştüğü yeri yaktığı, toplumun gözünde marjinal sayılan ve gazetelerin üçüncü sayfa haberine sıkıştırılan olaylardı. Ama Gezi Direnişi’yle birlikte bu değişmiştir. Ve aslında bugün de cinsel saldırı suçları gündem haberlerinin ilk maddeleri arasındadır. Evet, bu çok acıdır ama daha acısı toplum yıllarca bunlara benzer olayları sineye çekmiş, görmezden gelmiştir.

‘SOL, KADIN MESELESİNE YENİDEN BAKMA GEREĞİ HİSSETTİ’

Ve üçüncü bir kırılma noktası da daha dar bir ölçeğe yönelirsek, solun genişçe bir kesiminin cinsiyetçi dilden özel alanda şiddete, cinselliğe “kadın meselelerine” yeniden bakma gereği hissetmesidir.  Çünkü 10 milyona yakın insanın harekete geçtiği bir büyük toplumsal kalkışmada bile “cinsiyetçi küfür etmeme” konusu dalga dalga yayılmıştır, feminizmin belki yıllardır bağrında taşıyıp bir türlü geçerlilik sağlayamadığı konular gün yüzüne çıkmıştır.

Sözgelimi solcu, sosyalist bir yazar, çizer kullandığı dile, espirisine, sarfedeceği söze “cinsiyetçi mi değil mi” diye dikkat etmek zorunda hissetmektedir vb.

Tüm bu saydığım kırılma noktaları belirleyici olmuştur diyebilirim.

'KADIN DÜŞMANI POLİTİKALAR İDEOLOJİK KODLARLA SÜSLENİYOR’

Kitap “toplumsal cinsiyetin anahtar kavramları”nı açıklama iddiasıyla karşımıza çıkıyor. Bu kavramların açıklanması “kadın sorunu” üzerine kafa yoran bir yazar olarak sizce neden önemli? Nasıl bir ihtiyaç tespitiyle buna yöneldiniz?

Pek çok vakıada gündemimizi sürekli biçimde işgal eden kavramlar var. Sözgelimi cinsel saldırı suçlarında faile ilişkin “hasta”, “sapık”  ya da “pedofil” etiketinin yapıştırılmasıyla oldukça sık biçimde karşılaşıyoruz. Ya da düpedüz “cinsel saldırı” kapsamında olan bir şeye daha basit bir anlamda “taciz” denilebiliyor. 

Bu örnekler çoğaltılabilir. Üstelik yalnızca kimi kavramlar, ithamlar, adlandırmalar da değil konu. Kadın düşmanı politikalar belli ideolojik kodlarla, anlamlandırmalarla süsleniyor. Kavramlar burada önem kazanıyor. 

Dahası muhalif, sol, sosyalist, feminist cephede de kavramlar belalı bir konu. Bir şey ne zaman cinsiyetçi oluyor, “eril dil” nedir?, gündemin en hayhuylu zamanlarında da cinselliği konuşabilecek miyiz, nasıl konuşacağız, erkekler bu tartışmaların neresinde? vb. 

Velhasıl tüm bu ideolojik atmosfer içinde en genel biçimiyle solun, feministlerin, kadın mücadelesi yürütenlerin bir cepheyi de buraya kurmaları gerekmektedir. Yani hem kavramsal ve kuramsal bir tartışma yürütmek, hem de sonuçlarını mücadele içinde işlevlendirebilecekleri “ideolojik netliğe” sahip olmak bu tozun dumana karıştığı ortamda bana çok elzem göründü.

Nihayetinde günümüz, dikkat süresinin 140 karaktere indiği; bilinçten, tarihsellik fikrinden, kuramdan çok “malumatın” öne çıktığı bir dönem. Kavramlar  bize tarihsel düşünmenin, bilgi kadar yöntemin, ilişkilerin, çeşitli ekoller arasındaki alışverişin de önemli olduğunu hatırlatmakta. Bu nedenle kitabımda tabiri caiz ise içe dönük bir tartışma da yapmaya, Marksistlerin, feministlerin müktesebatıyla ilişkilendirilmiş bir zemini korumaya özen gösterdim.

‘AKP’NİN AİLE ISRARININ NEDENİ KONTROL DIŞI TOPLUMSALLIĞI KAPALI YAPILARA DÖNÜŞTÜRMEK İSTEMESİ’

Kitapta aile başlığı bir alt kavram olarak “aile ideolojisi” olarak ele alınıyor. Bu alanı salt ideolojik unsurlar olarak görmek yeterli mi? 

Aslında kitapta öne sürdüğüm şey tarihsel olarak aile kurumunun maddi gerçekliğinin, materyalist zemininin reddi değil. Burada maddi bir zemin elbette var. Ama daha ötesi bunun “ideolojisi”…

Evrensel kimi kalıp-yargılar, aile için “kutsallık” halesi, “sığınılacak yuva” gibi ideolojik motifler pek çok toplumda var olagelmiştir.

Bugüne bakıldığında örneğin sürekli ve sürekli evlenmemiz gerektiği, çocuk yapmamız gerektiği propaganda ediliyor. Evlenecek çiftlere “çeyiz yardımı” , krediler vs kulağımıza çalınıyor. Bekârlar için 1+1 evlerin bile tedavülden kaldırılmak istendiği bir ortamda bu ısrarın nedeni hakkında düşünmemiz gerekir. 

Öncelikle mevcut kriz güncel tezahürlerini; iktidarın sürekli bir tür “aile ideolojisi” yaymasıyla, neredeyse rejimin endoktrinasyon konularından birinin “aile” olmasıyla gösteriyor. 

Bu “aile olunuz” ısrarı elbette yeni değil. Tarihsel olarak aileyi odağa alırsak, aile için birbirine zıt yönde ilerleyen iki eğilim görüyoruz. Kapitalizm bir yandan emeği, aile birimi etrafında örgütlenmeye, dayanışmaya mecbur bırakıyor; bunu destekliyor, ama diğer yandan bu birlikteliği Brenner’ın ifadesiyle “hayatta kalma stratejisini” boşa çıkaracak, onu tüm bu beklentilerle yıkıma götürecek süreçleri de bizatihi yaratıyor. 

Kapitalizm elbette son derece fırsatçı ama bahsettiğim “aile olunuz” ısrarı, köşe mobilya takımı satmak için değil dar olarak. Güncel bağlamda AKP rejimi üzerinden bakarsak, ısrarın temel nedeni, kendisine bir tehdit olarak gördüğü serbestleşmiş, kontrol dışı toplumsallığı hızla kapalı, kendinde, halim-selim yapılara dönüştürmek. Ve aslında yurttaşlığına çoktan rahmet okunanların, cemaat benzeri yapılara, aileler olarak tutunmalarını sağlayacak bir “toplum mühendisliği” fikri arka plandaki. 

“ÖNKOŞUL SOSYALİZM’ TEZİ GEÇMİŞTEKİNDEN ÇOK DAHA GERÇEKÇİ”

Kitapta birinci dalgadan radikal feminizme, post-feminizme geniş bir skalada feminizmler değerlendiriyor. Yine de kadının kurtuluşu bahsinde bir yüzyıl sonra bile yinelenen “ön koşul sosyalizmdir” tezinde bugüne ait unsurlar var mıdır? Geçmiştekinden farkı nedir?

Kestirmeden söylemek gerekirse “önkoşul sosyalizm” tezi bugün geçmiştekinden çok daha gerçekçidir.

Bu tez neyi anlatır?

Bu tez şunu anlatır…Ancak üretim araçları mülkiyetinin toplumsallaştığı, kapitalist piyasa ilişkileri tarafından bin bir çeşit eşitsizlikle kuşatılmamış bir toplumda kadın için daha ileri mevziler gündeme gelebilir. İşsizliğin, yoksulluğun, konutsuzluğun, eğitimsizliğin, sağlıksızlığın olduğu koşullarda, üstelik de kadınların payına bunlar çok daha fazla düşerken toplumsal cinsiyet eşitsizliği lağvedilemez.

Eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, çalışma gibi temel hakların ücretsiz olarak sağlanabilmesi gerekir. Bu eşitlik temelinde bakım emeği sosyal politikalarla desteklenmelidir. Tarihsel örneklerini bildiğimiz ücretsiz ulaşılabilir kreşler, misafirhaneler, yaşlı bakım merkezleri sıralanabilir. Küba’daki gibi kadınların öz örgütlenmeleri, pozitif ayrımcılık, kota gibi önlemler yine bu zeminde anlam kazanacaktır. Eğitimden yasalar çıkarmaya bir dizi alanda ev içi ve ailede cinsiyetçi işbölümünü kırmaya odaklı özel politikalar geliştirilmelidir vb.

Bunlar yeterlidir demiyorum, bunlar “önkoşuldur” diyorum. Daha ilerisi çok özel ideolojik, kültürel sondajlar gerekecektir…

Beri yandan bugünün dünyasında 100 yıl öncekinden daha aciliyetli ve önemli olarak sosyalizm önkoşuldur. Zira kapitalizm, “kayıp coğrafyalar” olarak sosyalist ülkelerin çözülüşüyle önündeki en önemli fiziksel engelleri aşmıştır. Ama aşılan sadece bu değildir. Kapitalizm “toplumsal cinsiyete” ilişkin de kimi sınırları aşmıştır. Yani bir dönem verilen mücadeleler ve kimi reformist taleplerin karşılanabilirliği ile kadınları bir yere kadar “kollayabilen” kapitalizm artık bu sınırı da yıkmıştır.Örneğin sosyal devlet uygulamaları ile kadının bakım emeğinin çeşitli türleri, çocuk bakımı, yaşlı bakımı kamusal mekanizmalarla vs çözülebilirken, bugün bunlar kamusal yük olarak görülmekte ve tasfiye edilmektedir. Emeğin yeniden üretimindeki yük hemen hemen bütünüyle kadının sırtındadır. 

‘KADINLAR, SERMAYE İÇİN ÇIĞLIKLARLA YAĞMALANAN AMERİKA KİTASINA BENZİYOR’

Ama kapitalizm yalnızca emeğin yeniden üretimindeki yoğun “sömürüyle” yetinmez, kadın emeğinin her yerde daha ucuz olması da kural haline gelir. Bugün sermaye için kadın emeği, “ilkel birikimin” en önemli kaynaklarından biridir. Şimdiye dek henüz tam olarak ortaya çıkarılmamış potansiyelleriyle kadınlar, sermaye için çığlıklarla yağmalanan Amerika kıtasına benziyor.

Kısacası kapitalizmin çeşitli birikim biçimleri içinde kadınlar, geçmişte,  sosyal devlet modeli, uluslaşma dinamikleri vs “kollanabilir” durumdayken, şu anda en basit talepler için bile radikal çözümler düşünmek geçmiştekine göre çok daha gerçekçidir. Geçmişte örneğin uzun yıllara dayanan mücadeleler olsa bile kadınların “oy hakkı” için bir devrim gerekmemiştir. Ancak bugün şiddetten, kadın yoksulluğuna kadar toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin pek çok sorunu için radikal bir çözüm “önkoşul” olarak ele alınmalıdır.