Vitrin: Yeni çıkanlar

Bu hafta vitrinimizi, 37. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı’nı ziyaret etmeden önce göz atmak isteyebileceğiniz kitaplarla düzenledik. İyi okumalar dileriz.



11-11-2018 10:20

ORSİNYA ÖYKÜLERİ - URSULA K LE GUİN

Amerikan Ulusal Kitap Ödülü Finalisti

Ursula K. Le Guin, bilimkurgu ve fantazi edebiyatına damga vurmuş en büyük yazarlardan. Kitapları ve fikirleriyle hem okurlara hem de yazarlara ilham veren Le Guin, yalnızca türün değil tüm yirminci yüzyılın en önemli edebiyatçılarından. Orsinya… ortaçağ kalelerinin, surlarla çevrili şehirlerin ve kadim tanrıların mesken tuttuğu dağlara uzanan tren raylarının diyarı. Hayatın sert, düşlerin kırılgan ve bilinmedik güçlerin parçalamaya çalıştığı halkın akıl bütünlüğünü yitirmeme uğraşı verdikleri bir ülke burası. Le Guin’in kendi için yarattığı bir Doğu Avrupa ülkesi olan Orsinya’da geçen ve yaklaşık sekiz yüz yıllık bir tarihten kesitler sunan Orsinya Öyküleri, yazarın kelime işçiliğinin ve karakter yaratımının başarısını gözler önüne sermekle kalmayıp modern edebiyattaki en sıradışı başkaldırı, devrim, şiddet ve aşk öykülerini de bir araya getiriyor. (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: Orsinya Öyküleri, Ursula K. Le Guin, Çevirmen: Çiğdem Erkal, İthaki Yayınları, 2018, 224 Sayfa.

DİYALEKTİK MATERYALİZM - HENRİ LEFEBVRE

20. yüzyılın önemli Marksist düşünürlerinden Henri Lefebvre, praksisi diyalektik materyalizmin çıkış ve varış noktası olarak tanımlar: Diyalektik materyalizmin amacı, praksisi berrak bir ifadeye kavuşturmak ve mevcut praksisi bilinçli, tutarlı ve özgür bir toplumsal pratiğe dönüştürmektir. Diyalektik materyalizm bir dogma değil, araştırma ve eylem aracıdır; varlığı ve bilinci tanımlamaz, konumlandırır. Dolayısıyla, onu hakikati anlamanın temel yöntemi olarak kullanan Marksizm de yalnızca siyasal iktisatla ilgilenen bir tür ekonomizm değildir; “olası bireyselliklerin sınırsız çeşitliliği arasında serpilen” bütünlüklü insanlığın özgür toplumunu, komünizmi yaratmak için kullanılacak bir kılavuzdur. Diyalektik Materyalizm formel mantığı aşan ama idealizme saplanan Hegelci diyalektiğin Marksist bir eleştirisi olduğu kadar, Marksizmi bir doğa felsefesine dönüştürerek dogmatikleştirmeyi hedefleyen “kurumsal Marksizme” karşı da teorik bir saldırı...

“Yaşamın anlamı, insan potansiyellerinin tam anlamıyla gelişmesinde yatar. Bu olanağı sınırlayan ve felç eden şey doğa değil, toplumsal ilişkilerin sınıfsal karakteridir.”  (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: Diyalektik Materyalizm, Henri Lefebvre, Çevirmen: Barış Yıldırım, Sel Yayıncılık, 2018, 116 Sayfa. 

QUEER, RESİMLİ BİR TARİH - JULİA SCHEELE, MEG-JOHN BARKER

Queer teori nedir? Genellikle LGBT hareketine dair bir kimlik politikası olarak yorumlanan ve toplumsal cinsiyet rollerini alt üst eden bu düşüncenin temelleri nelerdir? Feminizm ve postyapısalcılık gibi kuramlarla birleşme ve ayrışma noktaları hangileridir? Akademisyen-aktivist Meg-John Barker ile çizer Julia Scheele bu grafik kitapta bir süredir dünyada çığır açan queer düşüncenin ve LGBTQ+ hareketinin tarihçesine tüm yönleriyle ışık tutuyorlar. Pop kültüründen sinemaya, militan hareketlerden akademiye, James Bond ve Judith Butler’dan Oz Büyücüsü’ne önemli isimler ve karakterler aracılığıyla queer kuramı biçimlendiren insanları, düşünce ve olayları irdeliyorlar. Queer: Resimli Bir Tarih, kimlik politikası ve toplumsal cinsiyet rollerinden imtiyaz ve dışlamaya, “normal” kavramını oluşturan statükonun boyunduruğundan kurtulma yollarından cinsiyet ve cinselliğe ilişkin yaklaşımların kültürle ilişkisine ve değişim ihtimallerine dair ufuk açıcı bir gezinti. Verili olan ve dayatılanla yetinmeyip her zaman farklılaşma cüretini gösterebilenlere... (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: Queer-Resimli Bir Tarih, Julia Scheele, Meg-John Barker, Çevirmen: Utku Özmakas, Dipnot Yayınları, 2018, 176 Sayfa.

ŞİMDİLİK BU KADAR, SERRA YILMAZ VE EMİNE UŞAKLIGİL ANLATIYOR - EMİNE UŞAKLIGİL

Şimdilik Bu Kadar’da, birbirinin dostu iki sıra dışı kadın, uzun soluklu ve keyifli bir sohbetle hayat hikâyelerini anlatıyor. Tanışıklıkları yıllara dayanan Serra Yılmaz'la Emine Uşaklıgil’in pek çok ortak noktası var: köklü ailelerden geliyor olmaları, uzun yıllar yurtdışında yaşamaları, dolayısıyla “çok dilli” ve “çok kimlikli” olmaları gibi. Ayrıca ikisi de sevdikleri işi yapmakta, hayallerini gerçekleştirmekte, sözlerini söylemekte hep direten, ödün vermez kişiler olmuşlar. Serra Yılmaz sinema ve tiyatroseverlerin gönlünde taht kurmuş dünyaca ünlü bir sanatçı olmakla kalmıyor, aynı zamanda da hayli etkili bir aktivist ve başarılı bir simultane tercüman. Dillere destan aşçılığı, iflah olmaz seyyahlığı da cabası... Emine Uşaklıgil ise gazeteciliğin yanı sıra sinema sektöründe çalışmış; gazete ve şirket yöneticiliği, film prodüksiyonu, simultane tercümanlık ve yazarlık gibi birçok mesleği zorlanmadan icra etmiş biri, şimdi de çiftçilikle ilgileniyor. İkisinin de kanseri yenmesi, sarsıcı kayıplar yaşaması, her seferinde hayata tutunup yeniden başlaması ve yıllara meydan okuması bu renkli hayatlara farklı tonlar katmış. Serra Yılmaz ve Emine Uşaklıgil, Şimdilik Bu Kadar’da çocukluktan bugüne yaşadıkları hayatı anlatırlarken bir döneme de ışık tutuyorlar. Sözgelimi Serra Yılmaz, Atıf Yılmaz, Ömer Kavur, Ferzan Özpetek, Ümit Ünal gibi ünlü yönetmenlerle çalışmalarına yer vererek sinema tarihimizin önemli filmlerinin çekim sürecini ve kamera arkasından anekdotları aktarıyor. Emine Uşaklıgil ise, önemli bir diplomat olan babasının deneyimlerini, geçmişte Cumhuriyet gazetesinde yaşanan çalkantılı günleri gözler önüne seriyor. Böylece birlikte, gerek siyasetin içinden gerekse sanat dünyasından yakın tarihin birçok önemli figürünü bu rengârenk kitabın sayfalarına taşıyorlar. (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: Şimdilik Bu Kadar-Serra Yılmaz ve Emine Uşaklıgil Anlatıyor, Emine Uşaklıgil, Can Yayınları, 2018, 264 Sayfa.

TAVAN - ROBER HADDECİYAN

Bereketli bir edebiyat yaşantısına son derece başarılı eserler sığdıran ve Ermenice edebiyatın yaşayan en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen Rober Haddeciyan, başyapıtı olarak kabul edilen Tavan’da yatalak kalmış bir adamın dünyasına davet ediyor okuru. Hastanede tavanı izlerken girişilen hayat muhasebesinin zaman ve mekân algısını nasıl yeni baştan şekillendirdiğine şahit oluyoruz. Bu yeni kurgunun yegâne pusulasıysa iç âlem oluyor. Serbest çağrışım ve bilinç akışı tekniğine başvuran Tavan, bu özelliğiyle evrensel konusunun yanı sıra türünün çağdaş, eskimeyen bir klasiği olarak da dikkat çekiyor. Bir projektör misali kahramanın düşünce buhranlarına ışık tutan bu zemin herkesi kendi benliğiyle yüzleşmeye çağırıyor. Haddeciyan, bu romanında, sınırlı gibi görünen bir dünyanın ardında yatan uçsuz bucaksız bir âlemin kapılarını açarken, bireyin inşasını da keskin bir analize tabi tutuyor. (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: Tavan, Rober Haddeciyan, Çevirmen: Anahid Hazaryan, Aras Yayıncılık, 2018, 208 Sayfa.

YENİ GELEN

YENİ GELEN’İN KASIM SAYISINDA YALÇIN KÜÇÜK’TEN ÜTOPYA, ARA GÜLER’DEN HAMALLAR

Red, Kurgu, Ütopya yolunda Kasım’da 9. Sayısı çıkan Yeni Gelen, bu sayısında Yalçın Küçük’ün kaleminden “Ütopya nedir?” sorusunun cevabını veriyor. “Ütopya”nın kapitalizmin yerleşirken yol açtığı yoksulluk ve kargaşaya tepki olarak doğduğunu vurgulayan Yalçın Küçük, sosyalist ütopyacıların ise, sanayi devriminin yarattığı büyük zenginlikle birlikte ortaya çıkan kitlesel yoksulluğa şaşkınlığı ve çözüm arayışını yansıttığını yazıyor: “Aydın hayal kırıklığının çocuğudur, ütopyacı, bir hayal kırıklığını daha büyük hülya’ya çevirebilendir. Her üçü de, on sekizinci yüzyılın aydınlanma felsefesinin çocukları idiler; mutlak aklın sonsuz çözümleyici gücüne inanarak büyüdüler. Bununla birlikte, tarih on dokuzuncu yüzyıla dönerken, yaşadıkları topluma, aklın egemen olmamasına şaşırdılar. Aydınlanma çağının ürünü oldukları için, bunu yalnızca ahenkli bir toplumun gösterilmemiş ve bunu gösterebilecek dahilerin ortaya çıkmamış olmasına bağladılar. Robert Owen, gösterisine, New Lanarck sanayi tesislerinin yönetimini eline aldığı 1800 tarihinde başladı; Claude de Saint- Simon, ütopyacı kariyerini, 1802 yılında Cenevre mektuplarıyla açtı. Charles Fourier’in ilk çalışması ise 1808 yılında yayınlandı.” Yalçın Küçük’ün yazısıyla Yeni Gelen’in Ütopya başlığı da daha belirgin hale gelmiş oldu diyebiliriz.

“KURTULUŞ HEP YOKSUL MAHALLESİDİR”

Filozof Afşar Timuçin’in bu sayıdaki yazısı ilkçağın yiğitlikleriyle tanınan Aias ve Coriolanus örneklerinden yola çıkarak kahramanın özelliklerini ele alıyor ve hatasız olma zorunluluğunu tartışıyor: “Tanrıların Buyruğuyla da Olsa Bir Kahraman Yanlış Yapmamalıdır.” Afşar Timuçin’e göre: “Aias bütün temiz yüreğiyle gururunun kurbanı olmuştur. Kahramanlar için en büyük tehlike onların kendilerini ayrı bir varlık gibi hatta insanüstü bir varlık gibi görmeye yatkın oluşlarından gelir. Onlar korkusuz olmanın, tehlikelere atılmaktan çekinmiyor olmanın ayrıcalığını yaşarken yanılıp kendilerini gurura kaptırırlarsa bütün güçlerini yitirirler. Kahraman Coriolanus da aynı sona uğramıştır. Onun yanlışı halkına ağır sözler söylemesiyle başlamıştı.”

Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz, derginin arka kapağında bir tablosuyla birlikte yayınlanan “Frankfurt Notları”nda şöyle yazıyor: “Kurtuluş hep yoksul mahallesidir.”
Orhan Gökdemir’in “Herkesin Okumadığı Kitaplar” başlıklı yazısı, kitapları yakın zamanda Türkçeye çevrilen Mısırlı tarihçi Ahmed Osman’ın Musa ve Akhenaton arasındaki benzerlik ve özdeşlik üzerine geliştirdiği tezleri tartışıyor. Mısır tarihinin kısa bir kesitinde “Aton”culuk, Musevilik ve Hıristiyanlık arasında köprü kuran yazıda heyecan ve esin verici düşünceler dillendiriliyor. Gökdemir’in “Amon” ile günümüzde kullandığımız “âmin” sözcüğü arasında bulduğu benzerlik düşündürücü.

“ÇOKBİLMİŞ ÖZNE”NİN BİLGİSİZLİĞİ"

Eleştirmen Taylan Kara, bu kez “Serbest Uydurma Tekniği ile Tarih Analizi Yapmak” nasıl olurun cevabını araştırıyor. Freud’un ezbere kullanılan birkaç kavramıyla çok iyi bilinen yakın tarihi çarpıtmayı başaran Bülent Somay ve kitabı “Çokbilmiş Özne”nin gülünç iddialarını görünce, bunların okurlar ve hakim akademi cemaatince nasıl ciddiye alınabildiği sorusu, içinde kıvrandığımız cehalet çağının karanlığını bir kere daha önümüze koyuyor. “Bir Kitap Bağımlısının Notları” bu sayıda “Bir Saçmalığın 100 Yıldır Araştırılmaya Devam Edilen Nedeni ve Sanatta Anti-Militarizm” konusuna ayrılmış. Dr. Ulvi Özdemir, milyonlarca insanın katledilmesiyle tarihe kanla yazılan Birinci Dünya Savaşı’nın 100. Yılında akılcı bir nedeninin olmayışı üzerinde durarak edebiyat, sinema, çizgi roman, müzik sanatının savaş karşıtı örneklerini ele alıyor.

Geçen ay yitirdiğimiz fotoğrafçı Ara Güler’i Ekrem Ataer anlatıyor: “Kalacak Bir Türkü Söyler Gideriz”. Birkaç ay önce sanatçıyla ilgili “Ara ile Bir Ara” kitabını yayınlayan Ekrem Ataer, Ara Güler’in son yıllarına tanıklık ve gözlem yüklü yazısında, tartışılan yönlerine de ışık tutuyor. “Ömrü, emeği ile yaşam mücadelesi veren insanları fotoğraflamakla” geçen Ara Güler’in ünlü “Hamallar” fotoğrafı Yeni Gelen’in kapağında ve orta sayfasında yer alıyor. Asım Öztürk’ün “Halkını Sevmenin Tanıklığında Bir Şair: Berin Taşan” yazısı ise, birkaç ay önce dünyamızdan göçen şair Berin Taşan’ı anlatıyor. Onun halkın “Şahdamarından” şiirler çıkaran bir Cumhuriyet Savcısı olduğunu da öğreniyoruz. Efe Eğilmez’in yazısı “Sanat ve Yaşam” ilişkisine ilişkin ilgi çekici düşünceler içeriyor.

DEVRİMCİ BİR OKUMA ATÖLYESİ

Yasemin Eğinlioğlu’nun “Okumayanlar Ülkesinde Yazar Olmak” yazısı da ülkemizi ve dünyayı kuşatan cehalete edebiyat ve kitap cephesinden bakıyor. Hiç okunmayanlar ile çok okunanlar aynı gerçeğin iki yüzü. Bestseller kitapların niteliksizliği, nitelikli olanının göz ardı edildiği piyasa kültürünün olağan sonucu. Yeni Gelen yalnızca olumsuzu eleştirmekle yetinmiyor; bu sayıda yer alan Aydan Kara’nın “Biz Devrimci Bir Atölyeyiz, Her Şeyi Değiştirebileceğimize İnanırız” yazısı cehaletin panzehirini gösteriyor. İki yıldır etkinlikte bulunan Ece Ataer Kitap Okuma Atölyesi’nin çalışma yöntemini ve okuduğu eserleri ele alan yazı, piyasa kültürüne karşı ortaklaşa ve örgütlü mücadelenin başarılı bir örneğini ortaya koyuyor. Ali Timuçin’in felsefi incelemesi “Epiktetos’ta Felsefe Eğitimi”, ilkçağın yaşamla içlidışlı Stoa felsefesinin bilgi, insan ve yaşam anlayışını kapsamlı bir biçimde ele alıyor. Haydar Ali Albayrak’ın öyküsü “Aylak sisifos, Yorgun Herakles ve Uyuz Atlas’ın Tekmili Kirden Macerası” ise, mitolojik karakterleri Samsatlı Lukianos’u aratmayan bir ironiyle karşımıza getiriyor. Yeni Gelen’de bir de gezi yazısı var: “Eski Bir Avcıyla Sakarya Irmağı Çevresinde Gezinti.” Celal İlhan yazısında, avcı arkadaşıyla Eskişehir köylerinde dolaşırken derlediği izlenimlerle bölgenin manzarasından ülkenin manzarasına uzanıyor.

“YOLDAŞIYIM HEP YENİ GELENİN”

B. Sadık Albayrak bu sayıdaki incelemesinde Nahid Sırrı Örik’in romanını ele alıyor: “Sultan Hamit Düşerken’de Devrim Sahneleri”. Romanın tipleri ve olayları arasında devrimin görünümlerini araştıran yazar, 1908 Devrimi’nin konakları kuşatan halk dinamiğinden yarının devrim sahnelerine ipuçları yakalıyor.
Yeni Gelen’in Kasım sayısında İtalyan şair Michela Zaneralla’dan Özkan Mert’in çevirdiği dört şiir var. Gülçin Yağmur Akbulut “Tepelere Doğru”, Turgay Çimen “Bir Günün Sonunda İsyan”, Mehmet Ercan “Çağrışım”, Hasan Çapik “Mavi Portakal” şiirleriyle yer alıyor. Mustafa Göksoy ise “Özgün Çağrı” şiirinde “Yoldışıyım hep yeni gelenin” diyor.
Yeni Gelen’in Genel Yayın Yönetmeni B. Sadık Albayrak “Tarih Bizi Çağırıyor” başlıklı sunuş yazısında yakın tarihimizi başı eğik Türklükten başı dik Türklüğe çıkma tarihi olarak niteleyerek Cumhuriyet’in bittiği koşullarda emekçi nitelikli yeni bir cumhuriyet gerekliliği üzerinde duruyor. Derginin tarih ağırlıklı bu sayısını şu sözlerle özetliyor: “Sanki özel bir sayımızdır; tarih bizi çağırıyor. Geçmişten geleceğe bakmaya çalışıyoruz. İnsanlığa yakışan, başı dik alnı açık bir gelecek kurmak için…” (Tanıtım Bülteninden)