Vitrin: Yeni çıkanlar

Bu hafta “Vitrin”imize felsefe ağırlıklı bir seçki yaptık. İyi okumalar dileriz.



18-06-2017 11:14

ALMANYA’DA DİN VE FELSEFENİN TARİHİ ÜZERİNE – HEİNRİCH HEİNE

Heinrich Heine, Almancanın gelmiş geçmiş en büyük, en etkili kalemlerinden biri. Yaşarken büyük üne sahip oldu. Ünü Almanya dışına, bütün Avrupa’ya özellikle Fransa’ya yayıldı.

Nietzsche onun hakkında şunları yazmıştı:

“Şairliğe dair en yüce fikri bana Heinrich Heine verdi. Binyılların bütün diyarlarında boş yere arıyorum onunki kadar tatlı ve tutkulu bir müziği. Heine’nin Tanrısal bir alaycılığı vardı, ki mükemmeliyeti bu alaycılık olmadan düşünemem –ve Almancaya nasıl da hâkim! Günün birinde, Heine ile benim Almancanın açık ara ilk sanatkârları olduğumuzu söyleyecekler.”

Luther’le başlayan, Spinoza, Leibniz, Lessing, Goethe, Kant, Fichte, Schelling, Hegel gibi dev düşünürleri bir solukta işleyen bu kitap, Alman düşüncesini oluşturan bu devlerin kalplerinin tam ortasına oklarını atıyor, onları şairin anlatımıyla birleştiriyor, Nil Nehri gibi verimli, İskenderiye Kütüphanesi gibi zengin bir etki yaratıyor.

“Panteizm en kararlı ve belirgin şekilde Goethe tarafından dile getirilmişti. Bu durum Werther’de bile görülür. Werther acılar içinde doğa ile sevgi dolu bir biçimde özdeşleşmeyi arzular. Faust’ta inatçı, mistik ve doğrudan bir yolu izleyerek doğa ile bir ilişki kurmaya çalışır: Dünyanın gizli güçlerini büyü kitaplarının sihirli formülleriyle efsunlar. Fakat Goethe’nin panteizmi kendini en saf, en güzel biçimde küçük şarkılarında gösterir. Spinoza öğretisi matematiksel kılıfından çıkmıştır ve bir Goethe şarkısı olarak etrafımızda uçuşur. Ortodokslarımızla Pietistlerimizin Goethe şarkılarına olan öfkeleri bundandır. Sürekli ellerinden kaçan bu kelebeği yakalamak için ayı pençelerini ona doğru savururlar. O kadar ince ve tüy gibidir, o kadar yumuşacık kanatlıdır Goethe şarkıları. Siz Fransızlar, dili bilmediğiniz sürece ne demek istediğimi anlayamazsınız. Tarifi imkânsız, şakacı bir sihri vardır bu şarkıların. Ahenkli mısralar kalbini şefkat dolu bir sevgili gibi sarmalar. Söz sarılır, düşünce öper seni.” (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: Almanya’da Din ve Felsefenin Tarihi Üzerine, Heinrich Heine, Çeviri: Semih Uçar, Ayrıntı Yayınları, 2017, 160 Sayfa.

 

ARİSTOTELES – MİCHEL CRUBELLİER, PİERRE PELLEGRİN

Günümüzde, birçok biçimde Aristotelesçi olunabilir. Gerçi istesek de istemesek de za­ten Aristotelesçiyiz. Bunun nedeni, Aristoteles’in zihinsel ve entelektüel manzaramızda sahip olduğu  tarihsel ağırlığın, başka hiç kimseninkiyle kıyas kabul etmiyor olmasıdır.

Gözümüzün önünde gelişme kaydeden her disiplinin Aristotelesçi bir temeli vardır. Aristotelesçi olmanın bir nedeni de Aristotelesçiliğin bir tezler bütününden ziyade bir felsefe yapma biçimi olmasıdır. Bir başka deyişle, hem özneyi bilinen nesneye ve bizati­hi bilgiye göre konumlandırma, hem de kelimenin coğrafî anlamıyla bilmenin haritasını çizme durumu söz konusudur.

Dolayısıyla Aristoteles felsefesindeki kırılmaları tespit etmek, birleşme noktalarını ve geçişleri bulmak ve farklı yerlerde bulunan aynı şemaları teşhis etmek gerekir. Bu kitap da Aristoteles’in eserlerinin bütününe “bilme meselesi” doğrultusunda bir güzergâh çizmeyi öneriyor. (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: Aristoteles, Michel Crubellier, Pierre Pellegrin, Çeviri: Burak Garen Beşiktaşlıyan, Yapı Kredi Yayınları, 2017, 376 Sayfa.

 

BEYAZ GECELER - DOSTOYEVSKİ

Bahar gelince birdenbire kudretini, göklerden gelen güzelliğini meydana çıkaran, yeşil elbisesini giyen, rengârenk çiçeklerle süslenen Petersburg’un doğasında etkileyici bir şeyler var. Petersburg’un doğası bana bazen acıyarak baktığımız, bazen fark edemediğimiz, hastalıklı, zayıf bir genç kızı, ama bir gün birdenbire değişerek güzelleşen bir kızı hatırlatır. Bu kızın önünde şaşırırsınız, “Hangi güç bu hüzünlü, düşünceli gözlere parlaklık verdi? Bu renksiz, zayıf yanaklara kan nereden geldi? Bu yumuşacık yüz hatlarına şevki kim verdi? Bu göğüsler neden böyle kabarıp kabarıp iniyor? Bu suratının rengi solan kıza birdenbire canlılık, güzellik, ışıltı nereden geldi? Onun yanaklarına tebessüm konduran kim? Ona bu şen şakrak gülüşleri kim verdi?” diye sorarsınız kendinize. (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: Beyaz Geceler, Dostoyevski, Çeviri: Arzu Orucova, Palto Yayınevi, 2017, 72 sayfa.

 

 BİLİM FELSEFESİ – PHİLİPP FRANK

Bilim ile felsefe, birbirlerinden bağımsız alanlarmışçasına varlıklarını sürdürürler. Üniversitelerdeki felsefe öğrencilerinden fizik veya matematik, fen bilimleri öğrencilerinden ise felsefe bilmeleri beklenmez. Peki, bilim ve felsefe gerçekten birbirlerinden bağımsız alanlar mıdır? Hep böyle ayrı ayrı mı var olmuşlardır?

Viyana Çevresi adıyla ünlenen, tarihin önemli bilim filozoflarını bir araya getiren topluluğun üyelerinden olan Philipp Frank, bu kitabında bize durumun hiç de öyle olmadığını gösteriyor. Frank’tan öğrendiğimiz kadarıyla, fizik veya geometri, kısacası genel olarak bilim, felsefi olmayan bir uğraş değildir. Bilimin çeşitli alanlarındaki büyük değişimleri değerlendirerek bize oldukça ilginç tarihsel bilgiler sunan Frank, bilim ile felsefenin aslında birbirleriyle iç içe geçmiş alanlar olduğunu anlatıyor. Bu iki büyük alan, zamanla ayrı ayrı uğraşlar gibi görünmeye başlamış olsa da aralarındaki bağ yok olmamış, yalnızca görünmez bir hal almıştır. Bilim ile felsefe arasındaki bağı anlamanın yolu ise Bilim Felsefesinden geçer.

Bilimin yalnızca kendisini değil, aynı zamanda uygarlığımızdaki yerini, etikle, politikayla ve dinle ilişkisini anlamak için doğa bilimlerini, felsefeyi ve beşeri bilimleri kapsayan tutarlı bir kavramlar sistemine ihtiyaç vardır. Bu tür bir sistem “bilim felsefesi”  adını alır. -P. Frank-  (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: Bilim Felsefesi, Philipp Frank, Çeviri: Dilek Kadıoğlu, Say Yayınları, 2017, 512 Sayfa.

 

CAHİL FİLOZOF – VOLTAİRE

Voltaire adıyla tanıdığımız büyük Aydınlanma philosophe’u François-Marie Arouet, 1766 yılında, 72 yaşındayken, “Hiçbir Şey Bilmeyen Bir Adamın Soruları” alt başlığıyla yayımladığı Cahil Filozof’ta, kuşkuculuk mirasına o kendine has muzip nüktedanlığı ekleyerek, Sokrates’ten yüzyıllar sonra bir kez daha “kendi” cehaletinin ifşasından kocaman bir sorular yumağı oluşturuyor. Voltaire’i Voltaire yapan da bu yumaktan, tam da yarattığı beklentinin aksine, karamsarlık ve kasvet yerine iyimserlik ve sevinç taşıyor olmasıdır.

 “Uçsuz bucaksız bir evrenin ortasında, tek bir noktaya sıkışıp kalmışken, değil kral olmak, etrafımı saran her şeyin kölesi olan ben, kendimi aramakla işe başlıyorum.” (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: Cahil Filozof, Voltaire, Çeviri: Güzin Aker, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2017, 156 Sayfa.

 

İNSAN NE İLE YAŞAR – LEV TOLSTOY

"Simon, yoluna devam etti. Adamı görmemek için tapınağın ön tarafına geçti. Biraz ilerledikten sonra geri dönüp baktı ve adamın artık tapınağa yaslı durmadığını, sanki ona bakıyormuş gibi hareket ettiğini gördü. Kunduracı daha büyük bir korkuya kapıldı. 'Adamın yanına mı dönsem, yoksa yoluma devam mı etsem? Yanına gittiğimde korkunç bir şey olabilir. Kim bilir bu herif neyin nesi? Buraya hayırlı bir iş için gelmediği belli.

Yanına gidersem üstüme atlayıp beni boğazlamaya kalkabilir. O zaman kaçış yolum olmaz. Öyle olmasa bile, yine bana yük olacak. Çıplak bir adamla ne yaparım? Son kıyafetimi de ona veremem ya! Tanrı’m, bu işten kurtulmama yardım et!' diye geçirdi içinden." (Tanıtım Bülteninden)

KÜNYE: İnsan Ne İle Yaşar, Lev Tolstoy, Çeviri: Nursena Gülbeyaz, Palto Yayınevi, 2017, 96 Sayfa.

 

ANAAKIM BİLİME MARKSİST MÜDAHALELER – HAZIRLAYAN: ALPER DİZDAR

2015 Temmuz ayında yaptığımız Bilim Üzerine Marksist Tartışmalar Sempozyumu’nun üçüncüsü olan “Anaakım Bilime Karşı Marksist Müdahaleler” çalışmasında sunulan bildirilerilerin derlemesinden oluşan kitap Sempozyum’a da bir sunumla katkı sunan ve geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Erkan Yılmaz Hoca’ya ithaf ediliyor.

Kitap; Metin Çulhaoğlu’nun “Akademik Marksizm” tartışmasıyla başlıyor. Çulhaoğlu, akademide Marksizm olur mu, olursa ne kadar olur, akademinin Marksizme katkısı hangi alanlarda mümkün gibi başlıkları ele alıyor. Marksist esinli çalışmalarımızın veya akademideki Marksist çalışmaların bir “gayya kuyusu” olup olmadığını tartışıyor. Daha doğrusu “gayya kuyusu” olmadığını, Marksist ya da Marksist esinli akademik çalışmaların pratik siyasetle uğraşanlara çeşitli açılardan katkıda bulanabileceğini söylüyor.

Can Soyer’se Marksizmin kendi tarihsel gelişiminin bir “Marksist müdahaleler toplamı” olarak ele alınabileceğini söylüyor. Sıranın “Üçüncü Marksist müdahale”ye geldiğini ve bunun temelde komünist siyasetin strateji sorunuyla ilişkili olduğunu değerlendiriyor. 

Cenk Saraçoğlu, anaakım tartışmasını doğrudan bir örnek üzerinden işliyor. Örnek “toplumsal hareketler teorisi” ve Türkiye söz konusu olunca Haziran Direnişi ve beraberinde akademide yürütülen tartışmaları ele alıyor.

Dördüncü makalede Alper Dizdar fizikte anaakım olup olamayacağını tartışıyor.

Ali Cenk Gedik ise müzik bilimleri alanında ilgi çekici bir tartışma geliştiriyor. Gedik, Marksizmin yalnızca doğa bilimlerinde değil, müzik bilimleri gibi edebi yanı güçlü alanlardan birinde de ya olmadığını ya da Marksizm adını kullanan çalışmaların aslında Marksizmin uzağına düştüğünü sergiliyor

Altıncı makalede Gamze Yücesan Özdemir Marksizmin onsuz olmayacak bir alanından, sınıf çalışmalarından hareketle anaakım yaklaşımların çelişkilerini tartışıyor.

Genç kalemlerden Deniz Ali Gür Marksizm açısından zor bir alana, İslam tartışmasına giriyor. Emre Yalçın tiyatroda anaakım yaklaşımlara karşı, Sovyet örneğindeki avangart örneklerden ilham alan bir çerçevede yeniden bir eleştiri getirmenin mümkün olduğunu dillendiriyor. Mesut Yıldız ise her geçen gün artan ekoloji yazını içindeki Marksist yaklaşımları tartışıyor. 

Bilim Üzerine Marksist Tartışmalar Sempozyumu’nun bundan önceki iki çalışması “Marksizm Bilime Yabancı mı?” ve “Marksizm ve İki Kültür” adlarıyla derlenerek kitap haline getirilmişti.

KÜNYE: Anaakım Bilime Marksist Müdahaleler, Kolektif, Hazırlayan: Alper Dizdar, İleri Kitaplığı, Hziran 2017, 254 sayfa.