Uzaklaşanların hikâyesi: ‘Yolun Gölgesi’

Sakin, ağır ağır içinize işleyen, ince sızı bırakan bir kitap. Belki de zaman zaman yaşayanların değil de şahit olanların üzerindeki etkileri de anlatıyor olması öykülerin abartıdan uzak, yalın bir yanını da ortaya koymuş oluyor. Sade bir kalemi var yazarın, yumuşak darbelerle dile getiriyor meramını.



28-05-2017 01:53
Gökçesu Özgül

Behçet Çelik ülkemiz edebiyatının önemli isimlerinden. Bugüne kadar “Sait Faik Hikâye Armağanı”, “Haldun Taner Öykü Ödülü” gibi pek çok ödüle layık görüldü. Bu topraklardan çıkan hikâye birikimimin zenginleşmesinde dikkate değer payı olan, üstelik edebiyata yaşama bağlanma noktası olarak tutunmuş, asıl mesaisi yazmak olmayan bir yazar o. Hala tanışmadıysanız “Yolun Gölgesi” iyi bir başlangıç olabilir.            

Öyküler zengin, ucu bucağı olmayan birer âlem. Sınırsızlığıyla okuyanın hayal dünyasını, romandan daha fazla harekete geçirdiğini söyleyebiliriz belki de. Behçet Çelik gibi; öykünün kendisi için bambaşka bir yeri olduğunu söyleyen bir yazarın öykülerini okumak ise alınan hazzı arttırıyor.

Kitap on dört öyküden oluşuyor. Yolla kesişen, yola düşen on dört öykü. Öykülerin yaşadığımız siyasal, toplumsal sorunları olduğu gibi yansıtan ama bir yanıyla da umuda uzanan bir yüzü var. Yola gidenler, gittiği yolun izi kalbinde kalanlar, yaşadığı yerden kaçmak isteyenler, kökünden koparılanlar, yapacağı işleri öteleyenler; bir sebeple hayatına yol girenler var kitapta. Okudukça; “hayat ile, insanın kendisiyle arasına giren mesafe de bir yol değil midir?” sorusu geliyor akla. Sonra giderek, adım adım yollara, yürümelere, terk etmelere yaklaşıyor insan. Belki hepimiz çocukluğumuzu terk etmekle başladık göç etmeye.

Neden terk eder insan yaşadığı yeri? Nedir birini kökünden koparan? Öykülerin de sık sık anımsattığı üzere; yola giden her zaman gönüllü gitmiyor. Bu ülkede pek çok insan yaşadığı yeri terk etmek zorunda kaldı ve kalıyor. Göçler de yollara düşenler de bu topraklara yabancı değil. Belki de bugünümüzü şekillendiren şey bu terk etmeler. Gönderilenler belki hatırlayarak direndiler. Gidenlerden bazıları dönemedi, kim bilir “çatlağını bulamayan kaç su” var yeryüzünde? Bazılarının sonrası meçhul. Dönenler ise ne bıraktıkları insanları ne de yerleri yıllar evvelki hali gibi bulabildiler. Türkiye’nin pek çok yerinde kapılar işaretlendi, eşyalar yağmalandı; evler, köyler boşaldı. Şimdilerde gözümüzün önünde yok olan şehirler, harabeye dönen mahalleler, sokağa çıkma yasakları… Kitapta rastladığımız bütün öyküler terk edişleri en gerçek haliyle önümüze getiriyor. Bir kaç yıldır pek çoğumuzun görmezden geldiği başka bir göç hikâyesinden izler de var satırlarda. Bu sefer buradan gidenler değil, buraya gelenler; Suriyeliler.

Aslında sessiz sedasız, bazen de öfkeyle görmezden gelmeye çalıştığımız her şeye dokunuyor Behçet Çelik. Canımızı yakan yerlere, belki de o ana kadar aklımıza gelmeyen, gözümüze görünmeyen halleriyle bakıyor. “Kaçmak” diyor; içindeki keşmekeşi arkasında bırakıp kaçanla savaştan kaçanın yolu aynı yerde kesişiyor örneğin.

Sakin, ağır ağır içinize işleyen, ince sızı bırakan bir kitap. Belki de zaman zaman yaşayanların değil de şahit olanların üzerindeki etkileri de anlatıyor olması öykülerin abartıdan uzak, yalın bir yanını da ortaya koymuş oluyor. Sade bir kalemi var yazarın, yumuşak darbelerle dile getiriyor meramını. Aslında biziz anlattığı ya da hemen yanımızdaki de farkında değiliz. Sanırım biraz da bu yüzden şu hayatta yalnız olmadığınızı hissettiriyor Behçet Çelik.


KÜNYE: Yolun Gölgesi, Behçet Çelik, Can Yayınları, 2017, 136 sayfa.