'Tuhaf' cinsel pratiklerden anti-iktidara: Teorinizi nasıl arzu edersiniz?



22-06-2017 09:19
Ebru Pektaş

Geçen haftaki yazımızı, LGBTİ+ bireylerin, 'cinsel azınlıkların' queer politika içinde nasıl anlam kazandıklarını değerlendirme vaadiyle noktalamıştık.

Evet, çoğu zaman neredeyse ilah mertebesinde görülen, eleştirinin bile binbir çekince ve şerhle yapıldığı queer teori/politika 'cinsel azınlıklar' için ne ifade etmektedir? Biraz kabalaştırmayı göze alarak, çeşitli yorum farklarını geçici süre kenara koyup ana izlekleri tespit etmek mümkündür. Queer teori/politika için iki temel izlek şu şeklidedir.

TEMEL İZLEK (1): POSTMODERNİZM VE POSTYAPISALCILIK 

Tüm dünyada radikal feminizmin, gençlik hareketlerinin, ırkçılığa, savaşa karşı toplumsal dinamiklerin ve eşcinsel hareketin yükselişi, ‘68’in sokak eylemleri ve fabrika işgalleri özel bir konjonktür olarak ele alınır bildiğiniz gibi. Bu dönemin özelliği; belirgin biçimde Batı’da olmak üzere reel sosyalizm eleştirisi, işçi sınıfının toplumsal kurtuluş projelerinde merkezi rolünün sorgulanması, aydınlanmanın akılcı toplumsal tasarımları olarak görülen modern devlet yapılarının sosyalist bile olsa reddedilmesi ve hatta kadınlar, eşcinseller, siyahiler gibi kimliklerin yok sayıldığının iddia edilmesi olarak belirlemek mümkün.

Tüm bunların hızlıca akademide kuramlaştırılması, kökleri aydınlanmanın reddine varacak ‘büyük bir tarihsel hesaplaşmayı’ önüne koyması, postmodern ve postyapısalcı tezlerin çıkış koşullarını oluşturmaktadır. Üstelik başlangıçta akademik fanteziler olarak görülebilecek ‘post-modern’ ideolojinin çeşitli varyantları, akademinin sınırlarını aşarak ‘hayatla’ buluşmuş ve etkileri günümüze değin süren bir düşünsel hegemonyaya dönüşmüştür. Neydi postmodern iddiaları hayatla buluşturan?

Aslında pek çok şey. Batı’da kurumsallaşarak düzenin uslu bir aparatına dönüştürülmüş sınıf sendika ve kurumsal yapıları, 'itaatkar-köhne' Avrupa Komünist Partileri, neoliberal paradigma ile kalkınmacı, ulus-ölçekli, refah devleti modellerinin terkedilmesi, sermayenin topyekun sınıfa saldırı politikaları, yeni sermaye birikim biçimi modellerinde emek sürecinin parçalı, esnek, informel hale gelişi, tüm bu geriye çekilişin ‘90’ların başında Sovyetler Birliğinin çözülüşü ile ‘işçi sınıfına elveda’ diyen bir kapitalist zafer ile taçlandırılması. 

İşte postmodernizmin iddiaları da tam bunlarla örtüşüyordu. Sosyalizm gibi evrensellik iddiasındaki üst anlatılar bir kenara bırakılmalıydı, işçi sınıfı olsa olsa radikal demokrasi stratejisinin, kadınlar, cinsel azınlıklar, çevreciler, etnik unsurlar gibi eşitlerinden biri olabilirdi. 

İçsel tutarlılıktan yoksun bu yaklaşım; bütünsellik yerine parçalılığı, global bütün yerine çoğulculuğu, nedensellik yerine olumsallığı (olabilir de olmayabilir de), amaç yerine oyunu, iktidar yerine anti-iktidarı, yaratma/bütünselleştirme/sentez yerine yaratmayı imha/yapıbozum/antitezi, form yerine antiformu, tarihsellik yerine ‘ayrı biricik tarihleri’, yabancılaşma yerine öznelliğin parçalanışını kodlar olarak ortaya koydu.(1)

Peki bu kodlar Queer teoriye nasıl tercüme oldu?

Nedensellik içeren ezme-ezilme ilişkisi (örneğin toplumsal cinsiyet) yerine 'ezilen' ortak kimliğin sayısız biricik farklarla bölünmesi, ezilen kimlikler arasındaki çıkar farklılıklarına vurgu ve bu arada gönüllü biçimde olmasa da 'sınıf'tan bahsetme...

Her türlü toplumsal kurtuluş teorisini 'iktidar' konumuna yerleştirme, her şeye içsel iktidara karşı anti-iktidarlar kurma, normu baskıcı addedip anti-normu yapıbozum olarak benimseme...

Cinsel kimlik/yönelimin ve cinselliklerin toplumsal/tarihsel dinamiklerle ilişkilendirilmesi yerine toplumsal inşanın/yapının 'ürünü' olarak birer yapıntıya dönüşmesi ve bu nedenle cinsel kimlik/yönelimin ve cinselliklerin 'yapıbozumu' için biricik imkanlar haline gelmesi vb

TEMEL İZLEK (2): ANTİ-İKTİDAR VE ANTİ-NORMATİFLİK 

Tüm bu kodları queer teori ve onun köklerini oluşturan Foucault gibi düşünürlerin tezleri üzerinden örneklememiz mümkün.

Foucault’un Queer teori için temel olarak görülebilecek iddialarından biri ‘iktidar’ kavramıyla ilgilidir. Foucault; iktidarı, belli bir maddi/sınıfsal güçle, ezen ve ezilen arasında nedensel bir ilişki kuracak şekilde kavramayı reddederek, her tikel ilişki içine yerleştirir.

“İktidar bir töz değil, ilişkidir …. insanlar ona sahip olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrılamaz … güç ezenden ezilene tek yönlü bir vektör modeline göre anlaşılmamalıdır. Daha ziyade, akışkan, her şeyi kapsayan bir araçtır, her türlü toplumsal ilişkiye içkindir...” (2)

Bu anlamda Foucault için, iktidar her yerde hazır ve nazırdır.

Bunun Queer teoriye tercümesi ‘ezilenler’ arasında bir ortak kimliğin olamayacağıdır; zira ezilenler de her yerde hazır ve nazır olan ‘iktidar ilişkileri’ içinde yer alır; onu yalnızca pasif biçimde yeniden üretmezler, bizatihi iktidar konumlarına yerleşirler. Daha açık bir örnekle, kadınların ezildiğine ilişkin söylem bile iktidarını eşcinseller, trans kimlikler ya da diğer cinsel azınlıklar üzerine kurmaktadır. Lezbiyen geyi, gey transı, trans interseksi, tüm bunlar diğer cinsel azınlıkları dışlayarak, onlar üzerinde hakimiyet kurarak kimlik olurlar.

Bu iddiaların politik olarak neye denk düştüğünü görmek zor değil. İktidar her yerdeyse ‘biz’ olmaktan özenle kaçınmalıyız ve iktidarı değil anti-iktidarı, amacı değil aracı, elde etmeyi değil direnişte kalmayı savunmalıyız.

Amaç bu durumda:

“Tahakküme son’ ya da ‘insan özgürleşmesinden’ ziyade zevkleri, hazları, sesleri, ilgi alanlarını, bireyselleşme  ve demokratikleşme hallerini teşvik eden toplumsal mekanlar yaratmaktı.” (3)

 Bu nedenle Queer teori kendini, çok daha modernist bir iddia içinde kimlik politikası olarak görmekten özenle kaçınır.

“Queer terimi, sadece gay ve lezbiyen kimliklere dair değil, genel olarak tüm kimlik kuruluşu dinamiklerine ve kimlik politikası eğilimlerine dair radikal bir sorgulamanın adı olarak beliriyor.” (4) 

İşin ilginç yanı kılı kırk yaran farklılaştırıcı kimlikler çoğullaşmasına; anlamı, bağlamı, dili yapıbozumuna uğratmaya ahdetmiş tüm bu tumturaklı iddiaların bir taraftan her konumun içinde ‘iktidar avcılığına’ çıkmış bir büyük ‘Queer kimlik’ yaratıyor olmasıdır. Ne ki üst anlatıları çağrıştıracak nedensel bağlantılardan kaçınmak ‘Queer kuramcısı’ Butler için de çok temel bir konudur. (5)

Queer kuramcılarının yine Foucaultcu iktidar kavramıyla bağlantılı olarak, sıkça öne sürdükleri bir kavram da ‘normatif’dir. Her konum bir diğeri için normatiftir, norm kuran diğeriyle iktidar ilişkisi kurar. Queer kuram anti-normatifliği, yalnızca cinsel azınlıklar (heteronormatif olmayan) için değil, onların da görmediği 'diğerleri' adına savunur. Diğer bir deyişle, normatiflik eleştirisi, öznesini ‘tuhaf pratikler’ içinde çağırmak ister. 

Nedir bu tuhaf pratikler?

“(...) ‘tuhaf’ pratikler Queer açısından ele alınmayı talep ederler; örneğin çok değişik biçimler alabilen çok aşklılık-çokeşlilik pratikleri, grup seks, sado-mazoşizm, çeşitli fetişizmler, nemfomani, para karşılığı seks, porno bağımlılığı ya da ‘cinsel sapkınlık’ olarak anılan başka pratikler gibi.” (6)

Tüm bunlar sıkıcı normatifliğinden bunalan ve antinormatiflikten seçkinci erdem devşirmeyi sevenler için cazip olabilir. 

Sonuç yerine bir soru:

Queer teori eleştirel bir çerçeve içinde bile olsa nasıl değerlendirilebilir?

Haftaya devam edelim...

Notlar:

1-David Harvey, Postmodernliğin Durumu, Metis Yayınları(1999),s.59

2-Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, Ayrıntı Yayınları(2007),s.72 

3-John Holloway'den aktaran Sherry Wolf, Cinsellik ve Sosyalizm, Sel yayınları, (2012), s.162 

4-Alev Özkazanç, Feminizm ve Queer Kuram, Dipnot Yayınları, (2015),s.94

5-Bkz., Judith Butler, Cinsiyet Belası, Metis Yayınları,(2016),s.62

6-Alev Özkazanç, Feminizm ve Queer Kuram, Dipnot Yayınları, (2015),s.102