Toplum dışılıktan beslenen bir ‘radikallik’

Yusuf Atılgan, hepimizi trajikomik bir sahneyle karşı karşıya bırakmış. Kendi bildirisini yıkan sanatçı, bildirisiyle sınırlı kalmamış. O bildiriye dört elle sarılanları da yıkıma uğratmış.



09-07-2017 10:07
Okan Karataş

Yusuf Atılgan’ın hayatına ve mizacına ışık tutan çalışmalara pek fazla rastlamıyoruz. Galiba, bu biraz Yusuf Atılgan’ın kendisiyle biraz da araştırmacıların ilgisizliğiyle alakalı bir durum. Murat Şahin, bu eksikliği bir nebze olsun giderecek bir çalışma sergiliyor. “ Tedirgin Bir Yazar Yusuf Atılgan” adlı çalışmanın ilk bölümünde, Atılgan’ın yakın arkadaşı İhsan Bayram’la bir söyleşide bulunmuş, ikinci bölümde ise çeşitli edebiyat eleştirmenlerinin değerlendirmelerini derlemiş.  Bu arada, Atılgan’a dair yapılmış en kapsamlı çalışmanın, İletişim Yayınları’ndan yayımlanmış, “Yusuf Atılgan’a Armağan” olduğunu söyleyebiliriz. Fakat kitabın baskısı şu anda bulunmamaktadır. Bu nedenle Murat Şahin’in yaptığı bu söyleşi, hak ettiğinden kıymetli hale geliyor.

 İLK BÖLÜM: ÇEKİNGEN, ÖZ KONUŞAN

İlk defa okuyacaklar şaşırabilir. Aylak Adam’ın yazarı, edebi eserlerini Manisa’nın Hacırahmanlı köyünde yazıyor. Ömrünün büyük bölümünü bu köyde geçirerek sakin ve toplumdan uzak bir hayatı seçiyor. Fakat bu durumun evveli var. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü 1944 yılında bitiriyor. Daha sonrasında askeri lisede öğretmenlik yapıyor. Fakat siyasi faaliyetleri nedeniyle mesleğinden ihraç ediliyor. Parasız kalınca ailesinin yanına Hacırahmanlı köyüne dönüyor. Bu dönüşten sonra siyasetle ilişkisi açılmamak üzere kapanıyor.

‘Yusuf Ağabey orada 22 gün geçirmiş. Bana hep “ İhsan o geçirdiğim 22 günü mutlaka yazacağım” derdi.’ (s. 29)

Bahsedilen 22 gün, devrimcilerin sayısız kez işkence gördüğü Sansaryan Han’da Atılgan’ın kaldığı gün sayısıdır. Bu günleri, daha sonra sembolik olarak Anayurt Oteli’nde kullanılmış. Zebercet’in intiharı da 22. günde gerçekleşmiş; roman, 22 günde sonlanmıştır.

Dostu İhsan Bayram, onu çekingen, az ama öz konuşan, dostlarıyla vakit geçirmeyi seven bir insan olarak nitelendiriyor. Hatta onun az yazmasının sebebini yaşamına verdiği öneme bağlıyor.                                          

Çekingenliği ve yarışmalardan uzak durması sebebiyle Yunus Nadi Roman Yarışması’na Aylak Adam’ın taslağını İhsan Bayram götürüyor. 

“Cumhuriyet gazetesine gittik. İçeriye ben yalnız girdim. Görevli memura yarışma için geldiğimi söyledim. Memur geç kaldığımı ve onun bu dosyayı almaya yetkisi olmadığını söyledi.(…) Adam başından göndermek için “Yukarıda Kemal Bey var” dedi. “Ona git.” Hemen çıktım kapıyı çaldım. İçeriye girdim. Gördüğüme inanamadım, meğer adamın Kemal Bey diye söylediği kişi Yaşar Kemal çıkmaz mı?” (s. 22-23)

Yarışmaya geç kalan İhsan Bayram, Yaşar Kemal’in inceliği sayesinde Aylak Adam’ın taslağını ulaştırıyor ve Aylak Adam yarışmada ikincilik ödülü alıyor.

Atılgan sinema tutkusu olan bir yazar. Manisa’dan kalkıp sürekli İzmir’e sinema izlemeye gidiyor. İzmir’de aradığı filmleri bulamazsa İstanbul’a gidecek kadar garip bir insan. Eserlerinde de sinema önemli bir yer tutuyor.

  Şiirleri var. Fakat hiçbiri yayımlanmamış. Şiirinden bir parçayla bu bölümü kapatıyoruz:

“…

  Tüysüz bir çeneye dayalı morarmış bir el

  Ya bilekler diyeceksiniz, ya bilekler

  Ya gün yanığının bittiği çizgi

  Göbek kirinden

  Pis kokulu ağızdan

  Hani sabahları öpülmeyen

  Büyük bir kentteyim şimdi

  Yoğurt yalamaya giden çocuklardan

  Sırılsıklam postallardan

  Vıcık vıcık ayaklardan

  Yeni yorgunluklara dinlenen

  Bir büyük kentteyim işte

  Upuzun bir otele girmişim bile bile

…” (s. 33)

II. BÖLÜM: YARGI VERMEKTEN KAÇINAN EDEBİYAT ELEŞTİRİSİ

Günümüz Türk edebiyatı eleştirisinde kuvvetli bir damar oluşmuş durumda. Fakat bu kuvvetlilik, nitel değil nicel kuvvete sahip. Metin merkezli bu anlayış, metine odaklandığını iddia ederken metni sürekli biçimde ıskalıyor. Metnin çok anlamlı olduğunu ve tek bir anlama gelemeyeceğini belirten bu yaklaşım, içeriğe dair kesin anlamlar yüklenmemesi gerektiğini söylüyor. Sonuç olaraksa muğlak bir içerik ortaya çıkıyor. Eleştiri yazıları, “şunu ifade etmiş de olabilir, bunu söylemişte olabilir.” Gibi söylemlerle doluyor. Bu nedenle eleştirmenler, ister istemez metnin biçemine yöneliyor. Eserin şemasını çözümleyen çıkarımlar, eleştiri yazılarının vazgeçilmezi oluyor.

Metne bazı açılardan okurun farklılık yükleyebileceğini kabul etmekle birlikte insan sormadan edemiyor. Metnin düşünsel çerçevesini belirleyen hiç mi eylemlilik yok? Ya da yapılan tüm eylemler farklı yönlere doğru mu gidiyor? Paralellik taşımıyor mu? Peki, bize belirli bir fikir vermeyen metin nasıl oluyor da okurda büyük etkiler yaratıyor?

Bahsettiğimiz yaklaşıma sahip olan otoriteler, ilginç bir şekilde Yusuf Atılgan romanlarına gelince, içeriğe dair yargılarda bulunuyorlar. Hepsinde de bir övgü hali seziliyor.

“Hele ki bireyin, cinselliğin, modern ve postmodern anlatıların, biçim arayışlarının gözde olduğu günümüzde, birey-toplum çatışmasını bu kadar derinlikli anlatan Yusuf Atılgan gibi ustaların eserlerine daha da sık sarılmak gerektiğini anlıyoruz.” (s. 56)

   A. Ömer Türkeş’e ait bu yorumda bariz şekilde toplumla çatışan birey imajı öne çıkıyor. Devam edelim. Hülya Soyşekerci ise şöyle diyor:

“… en az sekiz saat zihin ve beden gücüyle çalışan, her yönüyle tutsak edilmiş, yabancılaşmış, kendi kişisel zamanını kontrol altına alması olanaksız bireylerin açmazı; felsefeden, her türlü düşünsel ve sanatsal üretimden uzakta kalmak, sevdiği uğraşılara zorunlu olarak daha az zaman ayırmaktır. (…) düşünmek yerine sadece tüketmeyi önceler bu bilinçsiz birey.” (s. 64)

Aylaklık düşünmenin ve yaratıcılığın ön koşulu sayılıyor. Eğer maddi refaha sahip değilseniz, bilinçsiz bireyler olmaya mahkumsunuz demiş oluyor. Fakat bu da yetersizdir. Toplumun dışında ve ben merkezli bir düşünce üretmiyorsanız özgür beyinli bir birey değilsiniz. Özgürlük, toplum dışı bir eylemliliğe indirgeniyor.

Aylak Adam C, daimi bir tutamak sorunu yaşarken edebiyat eleştirmenlerinin tutunacak dalı oluyor. Aydınlar içerisinde toplum dışılığın köklü bir harâzet (bir derdin, hastalığın kronikleşmesi) haline gelmesine önemlice bir katkıdır Aylak Adam. Toplumun alışkanlıklarının tümünü reddeden bir “radikallik” getirmiştir. Aylak Adam, yeniliğe tapmıştır. Aydınlarda Aylak Adam’a.

Anayurt Oteli ile alakalı yorumlara gelince bir sorun temayüz ediyor. Eleştirmenler ya suskun kalıyorlar ya da Anayurt Oteli’ni Aylak Adam’la beraber almaya çalışıyorlar. Bu durumun üzerinde durmaya çalışalım.

“Anayurt Oteli’nin Zebercet’i böyle bir ışık saçmaz. C’nin ruh durumuyla çelişen canlılığına karşılık, Zebercet bir canlının ruhu gibi dolaşır. Gene de onun C’den bütün bütüne ayrı olduğu da söylenemez. Bambaşka iki kişilik arasında da köprüler kurmak olasıdır.” (s. 83)

Neredeyse Anayurt Oteli hakkında bir tek Semih Gümüş, bir deneme yoluna gidiyor. Derlemedeki diğer yazılar, Anayurt Oteli’nin içeriğine yönelik suskun kalıyor. Semih Gümüş’se iki roman arasındaki uzaklığın farkında. Buna rağmen başka yol bulamıyor. İki romanı bir doğrultuda birleştirmeye çalışıyor.

Hem C’nin hem de Zebercet’in birbirlerinden bu denli farklı kişiliklere sahip olmalarına karşın, bu denli benzer bir sona yaklaşmaları nasıl açıklanabilir? C’nin kuşkusuz daha sınırlı, Zebercet’in ise sınırsız içekapanıklıklarıyla belki.” (s. 84)

Yukarıdaki paragrafta “C’nin ruh durumuyla çelişen canlılığına karşılık, Zebercet bir canlının ruhu gibi dolaşır.” yorumunu yapan ve C ile Zebercet’i birbirinden ayıran Semih Gümüş, yine toplum dışı konumlanışları üzerinden onların sonunu birleştiriyor. Peki bu son nasıl birleştirilebilir?

C’nin romandaki sonu “boyun eğmiş gibi” ifadesiyle Camusvari bir başkaldırıyla sonuçlanıyordu. C, intiharla arasına açık biçimde mesafe koyuyordu. Aylak Adam’ın bir manifestosu var. Topluma rağmen arayışa devam etmek. Zebercet’in intiharı ise bu manifestonun yıkımı oluyor. Zebercet, arayış içinde değil, kaçıyor. Sonuç olarak Zebercet, C’ye gerçek manada boyun eğdiriyor. Semih Gümüş’ün iki romanı birleştirme çabası ise hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor.

Derlemedeki eleştirmenlerin Anayurt Oteli’ne gelince suskun kalmalarının sebebi, Anayurt Oteli’nin Aylak Adam’ın manifestosunu yıkmasıdır. Fazlaca sahiplenilen manifesto, yıkıma uğrayınca susmak görev haline geliyor. Yusuf Atılgan, hepimizi trajikomik bir sahneyle karşı karşıya bırakmış. Kendi bildirisini yıkan sanatçı, bildirisiyle sınırlı kalmamış. O bildiriye dört elle sarılanları da yıkıma uğratmış.


KÜNYE: Tedirgin Bir Yazar Yusuf Atılgan, Haz. Murat Şahin, Destek Yayınları, 2017, 112 sayfa.