‘Taş taşa aşık olmuşken insan yüreğinin taş kesmesine hayret…’ *

Fuat Sevimay ile 2015 yılında henüz yayımlanmadan Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda ödüle değer görülen ve geçtiğimiz ay Hep Kitap tarafından basılan son romanı Kapalıçarşı’yı konuştuk.



18-06-2017 12:44
Söyleşi: Dilek Yılmaz

2014’te Orhan Kemal Öykü Ödülü’nün sahibi olan Fuat Sevimay’ın, 2015 yılında henüz yayımlanmadan Ahmet Hamdi Tanpınar Roman Yarışması’nda ödüle değer görülen romanı Kapalıçarşı, geçtiğimiz günlerde okurla buluştu. Yazarın deyimiyle ‘tarihte geçen ama tarihi olmayan’ romanda tarihsel karakterler metne kurgusal olarak dahil edilmiş. Hüzzamdan mâhura makamların keşfi gibi; aşkları İstanbul’un damarlarına sinmiş mermerlerinden insanlarına, kahramanlarının yollarının, yüzyıllar arasında gezinirken tesadüflerle birbirine bağlandığı Kapalıçarşı’nın ironik ve masalsı dili, okuru atmosferin içine süratle çekiyor.

Dilek Yılmaz: Yeni romanında kişiler yerine bir mekânı, “Kapalıçarşı”yı merkeze alıyorsun. Bu seçimin sebebinden ve metni kurgulama aşamasına yansıyan zorluklarından bahsedebilir misin?

Fuat Sevimay: Mekânlar, bireylerin topluma dâhil olduğu düzlemlerdir ve hem dünya genelinde, hem de memleketimizde sen önemlisin, biriciksin, sen her şeyi hak ediyorsun ve benzeri söylemlerle bol bulamaç birey olma ve ego patlaması yaşayan insan evladının, aslında sadece sunulmuş bir zaman dilimini yaşadığını ve ömrünü, daha fazlası, her şey benim olsun gibi zırvalarla değil de toplum için, mekânlar dâhilinde ve paylaşarak geçirmenin daha iyi ve sağlıklı olabileceğini hatırlatmak istedim galiba. Kendi suni tüketimimizi yaşamak yerine ortak paydamız olan mekânları, çarşıları sahiplenmeli ve bunun tadını çıkarmalıyız diye düşünüyorum. Gezi’de olduğu gibi.

Edebiyat açısından ise kişileri değil de mekânı merkeze aldığınızda, seçtiğiniz mekânı ete kemiğe büründürmeniz, cismani hale getirmeniz gerekiyor ki orası dört duvar olmaktan çıksın. İşin zorluğu burada. Umarım bunu başarabilmişimdir ve Kapalıçarşı’yı romanı üzerinden okuyanlar orada, o mekânda hepimize ait ortak bir efsunun var olduğunu hissederler.

Dilek Yılmaz: Seni Kapalıçarşı ile tanıştıran babana adadığın roman, öte yandan dünyanın bütün annelerine ithafla, “Masal bu ya…” epigrafıyla açılıyor. Metin ilerledikçe de dünün bugüne karıştığı bir dille ve özellikle Baba İlyas’ın dilinden hayalin gerçeğe katık olduğu, masal tadında bölümlerle de karşılaşıyoruz. Yine, Kapalıçarşı’nın ardından metnin başkişisi olarak anabileceğimiz ve kim olduğu okurun hayalgücüne bırakılan Pir’in davetiyle Şark Kahvesinde gerçekleşen bir tiyatro temsili de var. Metnini masal, roman ya da diğer edebi türlerden hangisine yakın görüyorsun?

Fuat Sevimay: Bu elbette bir roman ama günümüz sanatında bu sınıflamaların çok da anlamı kalmadığını düşünüyorum. Bolca diyalogun yer aldığı ve bir nevi sahneyi andıran bölümlerin tiyatro formuyla aktarılmasının daha doğru olacağını düşündüm. Öte yandan mekânın barındırdığı büyü nedeniyle masalsı bir dil hep itici güç oldu. Romanın bölümlerini dileyen bağımsız öyküler olarak da okuyabilir. Ama yine de bütünlüğü açısından ve kendimi yakın hissettiğim tür olması sebebiyle ve ille de bir ad gerekiyorsa, Kapalıçarşı bir romandır. Yine de ve hatta isteyen de gezi edebiyatı niyetine okusun kitabı. O da olur, bana uyar.

Dilek Yılmaz: Son yıllarda dönüşen bir kent yapısıyla karşı karşıyayız. Kapalıçarşı özelinden geçmişte ve günümüzde mekân algısı üzerine neler söylemek istersin?

Fuat Sevimay: Son dönemin rant ekonomisi üzerine söylenmedik söz kalmadı sanırım. Tek kelime eklemek gerekirse; iğrenç. Fakat bu iğrençlik zannımca tek başına iktidardan ya da onun ucube müteahhitlerinden kaynaklanmıyor. Sözde çağdaş olmakla birlikte o müteahhitlerin adı batası fanfinfon rezidanslarında oturmayı içine sindirenler de, Zeytinburnu’ndaki yıkılası kuleleri çok şık bulup o kulelerin gölge ettiği Süleymaniye’de namaz kılanlar da, ağacın güzelliğini idrak edemeyip kuzey ormanlarını katleden üçüncü köprüde poz vermeyi marifet sayanlar da bu iğrençliğin paydaşı. Ya da üç buçuk metrekare için Kadıköy’ü kentsel dönüşüme teslim edenler. Şu dönemin geleceğe bırakacağı miras işte bu beton kafası. Geçmişin bize bıraktığıysa Ceneviz’in Galata Kulesi, Bizans’ın Aya Sofya’sı, Osmanlının Kapalıçarşı’sı Süleymaniye’si ve Haydarpaşa’sı, Cumhuriyet’in Süreyya Opera’sı. Neye sahip çıkmamız ve neye itiraz etmemiz gerektiği sanırım çok açık.

“Bana Tezer Özlü teslimiyetine kıyasla Latife Tekin cesareti daha sempatik geliyor”

Dilek Yılmaz: Daha önce kaleme aldığın, aynı isimle oyunlaştırılan AnarŞık romanında olduğu gibi Kapalıçarşı’da da ironik bir dil tercih etmişsin. Bu dili seçmenin özel bir sebebi var mı, hikâye kurgu aşamasında kendi diliyle birlikte mi gelir?

FUAT SEVİMAY: Hikâyenin biraz kendi dilini dayattığı gerçek. Çünkü ironik ve aykırı metinleri her ne kadar hem okur hem de yazar olarak çok seviyorsam da benim de dili hazin ya da daha kapalı olan metinlerim var. Yine de ur haline dönüşmüş biat kültürünün yaşandığı toplumumuzda aykırı ve başkaldıran bir dilin, kimi zaman dalgasını geçen bir dilin, Oğuz Atay örneğinde olduğu gibi sabit fikirleri zekâsıyla alt eden bir dilin çok keyifli ve daha önemlisi gerekli olduğunu düşünüyorum. Daha önce de söylemiştim, bana Tezer Özlü teslimiyetine kıyasla Latife Tekin cesareti daha sempatik geliyor. O nedenle ben de dilimi çoğu zaman bu kanaldan kurmaya çalışıyorum.

Dilek Yılmaz: Sözcüğün kendisi gibi, taştan insana isim vermenin önemi; isimlerin, anlamıyla yüklendiği bir kader bağıyla anlatılıyor romanın bazı bölümlerinde. İsmin esrarına inanır mısın? Çok karakterli bu romanda isimler için özel bir çalışma yaptın mı?

Fuat Sevimay: İsmin esrarına değilse de hoşluğuna ve çağrışımına inanırım. Özel bir çalışma demek abartılı olabilir ama Meriç ve Aras’ın tınısı, Baba İlyas’ın varlığı, serbest çağrışımla gelen Giovanni-Civan-Divan ya da Diangelo-Danyal geçişleri ya da kimi kahramanların ucu Fransız Devrimi’ne veya Amerika’nın keşfine uzanan ad hikâyelerinin okur olarak da hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Mesela hiciv geleneğinin en önemli ustalarından Everekli Seyrani’nin metinde yer alması önemliydi benim için. Nazar Usta da keza öyle. Bu anlamda romanda en çok kendimle uğraştım belki de çünkü arada bir ortaya çıkan ve bir bölümün hikâyesi tamamen kendine adanmış bir Arif var misal. Ve bu Kavalalı Arif hikâyesinin sonunda kendini patlatıyor. Arif benim göbek adım ve yazarın bazen kendisini patlatmasının hoş bir fikir olacağını düşündüm sanırım.

Dilek Yılmaz: “Kimse noksan değil ve kimse de tam değildir. Ben gibi, çarşı gibi’’ diyor anlatıcı. Romanda gerçeklik de çoğu yerde ne noksan ne de tam. Patiskadan nargileye, gözlükten atasözlerine günümüzde kullanılan birçok nesne ya da sözün doğumuna oluşundan önce şahitlik ediyor metin. Bu, anlatıcının hayale okuru ikna yolu mu?

Fuat Sevimay: Yanılmıyorsam Nietzsche’nin ettiği bir lafı çok severim; Doğru, doğrunun bir yanılsama olduğunu unutanların yanılsamasıdır, der. Bana da hayal, gerçek ve doğruya kıyasla her zaman daha cazip geliyor. Varsın benim kahramanım ilk nargileyi, tütün coğrafyaya gelmeden iki yüz yıl önce içsin. İknadan çok hayale dahil etme diyebilirim belki. Tüm bu zaman geçişlerinin ve bazen bile isteye verilen yanlış bilgilerin birazcık da “Resmi Tarih” söylemiyle derdi olsa gerek. Benim Fatih’im de azıcık güleryüzlü ve hem de herkes gibi yeri geldiğinde uydurukçu bir adam oluversin. Zararı yok.

“Tüketim çağıyla birlikte skor okurluğu yapmak makbul hale geldi”

Dilek Yılmaz: Roman, günümüz yazarlarından Latife Tekin’i anıştıran kişinin, “Ama sen bu romandan bir şey anlamamışsın ki!” ifadesiyle son buluyor. Buradaki eleştiri kime yöneliyor? Anlaşılmayan ne ya da kim?

Fuat Sevimay: Aslında anlaşılmayan bir şey yok çünkü Kapalıçarşı bir anlam arayışı ya da mutlağa ulaşmaya çalışan bir roman değil. Latife Hanım’ın o uyarısıyla birazcık, istersen romanı bir daha oku sevgili okur ve tadını çıkar ama öyle her şeye ahkam keserek değil de büyüye dâhil olarak gezin satır aralarında, diyor olabilir.

Bir şey daha var bu cümleyle ilgili ve Kapalıçarşı’dan bağımsız olarak. Tüketim çağıyla birlikte kitapları da sırf tüketiyoruz ve ne yazılıp ne çizildiği arada kaynayıp gidebiliyor. Skor okurluğu yapmak, metnin detayına inmekten daha makbul hale geldi. Latife Hanım’ın sözleri ille de bir eleştiriyse, belki bu yönde bir eleştiridir. Kendisine sormak lazım, ne bileyim ben.

Dilek Yılmaz: Metinde de zelzeleden yangınlara çokça badire atlatan Kapalıçarşı’nın gerçekte dünü ve bugünü senin için ne ifade ediyor? Kitaptan okuduğu Kapalıçarşı’nın peşine düşen Matteo ve Miriam gibi, hayalinde resmettiği çarşıyı bulabilir mi bugün ilk kez gören biri?

Fuat Sevimay: Kapalıçarşı’yı ilk kez gören birisi ne umar, ne bulur bilemem. Ama şunu bilirim ki tek tip bir AVM’nin sentetik koridorlarına kıyasla çok daha renkli ve büyülü bir ortamla karşılaşacaktır. Kapalıçarşı’ya hiç gitmemiş ya da yolunu düşürmüş ama genelde ana caddelerinde dolaşmış insanlara, çarşının ara sokaklarında, kuytularında kaybolmalarını, bakırcısından gramofon tamircisine, keçecisinden saatçisine, Şark kahvesinden havuzlu lokantasına varana dek yüzlerce noktanın tadını çıkarmalarını tavsiye ederim. Gözlerini yumup sesleri dinlesinler. Gözlerini yeniden açıp Arnavut bacalarından süzülen huzmelerin seyrine bıraksınlar kendilerini. Belki benim mermerlerime ya da Pir’e rast gelirler. Belki Edip Cansever’in ve Sezai Karakoç’un dizeleri çınlar kulaklarında.

“Yaşam var, dağ gibi” lafını cesaretle dikmek

Dilek Yılmaz: Tiyatroya kılını kıpırdatmayıp ölüm var seyreder misiniz dendiğinde önden yer kapmaya koşacak -anlatıcının tabiriyle- densiz ahali bugünün meydanlarını dolduran ‘idam isteriz’ gericiliğinin de temsili gibi olmuş. “İman söz konusuysa bazen görüntü insanı aldatır. Bu durum dün böyleydi, bugün de böyledir,” ya da “Dışarı da çıkmayıversinler canım. Evlerinde oturup erkekleri için hayır dua etsinler,” diye kestirip atanlar yanında yalandan kıldığı namazlarında sureyi Arapçasından okuyup Türkçesini asla öğrenemediğinden yetim malı yiyerek servet yapanlar gibi bugünün iktidarının yobaz profilini imleyen eleştiriler var. Mekânlar değişirken insanlar aynı mı kalıyor sence ya da bu bizim coğrafyamızda mı böyle?

Fuat Sevimay: Aynı kalan cehalet ve cehaletin sömürüsü galiba. Bugün en kötü örneklerinden birisini yaşıyor olmamızla birlikte her türlü iktidar ve erk döneminde benzer hikâye başa sarıp duruyor adeta. O nedenle cesaretle bilgiye ve özgürlüğe sarılmaktan ve bunu yaymaktan başka çaremiz yok. Rızası olmaksızın ve hatta o eksenden bakarsak Kuran’da da yeri yokken rezil bir erk tarafından başı örtülen, sosyal hayatın dışına itilen milyonlarca genç kıza uzak durmak, dudak bükmek pek kolay ama çokça sevimsiz bir tutum. O kızların büyük kısmının hayalinin eskiden, okuyup üniversiteyi kazanıp başını açmak olduğunu ben çok iyi biliyorum. Şimdi böyle bir kapı da yok. Ama bizim yapacağımız şey, kirli iktidarı için idamı ve şahadeti bir cehalet güdüsü olarak kullanan katil ruhlu muktedirin karşısına Kaftancıoğlu’nun “Yaşam var, dağ gibi” lafını her ortam ve mecrada cesaretle dikmektir. Bunu yapacak cesaretimiz yoksa da zaten boşa konuşuyoruz.

Dilek Yılmaz: Sen yazarlığının yanı sıra yoğun olarak çeviri de yapıyorsun. Yazmayla ilgili ikincil uğraşların yazmanın önünde engel oluşturduğuna katılır mısın? Örneğin Finnegan Uyanması gibi zorlayıcı bir metnin çeviri sürecine bu roman gibi bir metnin dâhil olması mümkün olur muydu?

Fuat Sevimay: İkisinin de ucu klavyeye dayanmakla birlikte kendi metninizi oluşturmakla çeviri arasında ciddi ve bariz farklar da vardır. Birbirini beslediği kadar, birbirlerinin ayağına çelme taktıkları da olur. En fazla da zaman kullanımı açısından elbette birbirlerine engeldirler. Birinden birini seçmek zorundasınız. Ben üç yıl için çeviriyi, özellikle de James Joyce ve dünyanın en çetrefil ve sıradışı metinlerinden Finnegan Uyanması’nı seçmiş olmaktan da, öncesinde Kapalıçarşı’yı yazmış olmaktan da kendi adıma memnunum ama evet, senin de belirttiğin gibi eşzamanlı yapılabilecek bir şey değil. Bundan böyle yazmaya çeviriden daha çok zaman ayırmayı dilerim ve hatta vakti saati gelince her ikisini de tamama erdirip okumanın tadını çıkarmayı çok özlediğimi söylemeliyim. Ama şimdi yine keyifli ve zor bir çeviriyle, Ulysses ile başbaşayım ve ardından da yazılacak birkaç metin daha var. Kolay gelsin bana.


KÜNYE: Kapalıçarşı, Fuat Sevimay, Hep Kitap, 2017, 272 sayfa.

* Bu söyleşi Yön dergisinin Haziran 2017 sayısında yayınlanmıştır.