Sonsuzluğun düş kitabı “Hikaye Avcısı”

“Hikaye Avcısı” yazarın küçük hikayelerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor. Bir parçası kurgu diğer parçası gerçek, sessiz sözcüklerle dolu bir yoldur bu.



12-11-2017 09:06
Gökçesu Özgül

Eduardo Galeano, Uruguay’da orta sınıfa mensup bir ailede doğar. On dört yaşında ilk politik çizgi romanı yayınlanır. Ardından gazetecilik yılları başlar, 1973’teki askeri darbe sonucunda tutuklanmasından sonra sürgüne yollanır. 1985 yılında ülkesine döner ve ölene kadar orada yaşar. Ne öncesi ne de şimdi için, Latin Amerika’yı onun kadar anlayan ve anlatan yok desek yeridir. Galeano’nun o bildik üslubuyla yıllar boyu anlattığı enfes masallar bu kez “Hikaye Avcısı” adıyla bizimle buluştu.

Kitabın “Karalamalar” kısmında ise Galeano’nun kalemini son kez değdirdiğinde pek çok şeyi düşlüyor olduğunu görüyoruz. Sadece kıtasının hafızasını değil, aynı zamanda emperyalizmin nasıl adım adım ilerlediğini, nelere sebep olduğunu da anlatıyor. Sömürü, eşitsizlik, ırkçılık, faşizm, zulüm; dünyada ne kadar varsa da kitapta da o kadar var. Tüm dünyanın, dünya halklarının güncesi, aynı hatalara düşmemek, direnişleri anımsamak için tutulmuş bir kayıttır adeta. Hayat boyu biriktirdikleriyle hayalini kurduğu, görmeyi umut ettiği dünyanın resmini çizer bir yandan. Aklı fikri her yerdedir aslında; kimi zaman rüyalarında, kimi zaman Federico Garcia Lorca’nın kuşuna dizilişinde, kimi zaman Kara Afrika’nın maskelerinde. İnsanlıkla ilgili kaygıları vardır; sözü kendisini ülkesini terk etmek zorunda bırakan faşizme ve diktatörlere getirmeden edemez. Sömürgeciliğin arkasında bıraktığı kanlı, acı dolu hikayeler yürür gözümüzün önünde. “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” üzerimize kanamaktadır.

Hepimiz için yazar aslında, bizi birbirimize bağlayan bir ortak kaderimiz vardır ona göre; “nerede doğmuş olurlarsa olsunlar ve ne zaman yaşamış olurlarsa olsunlar onlar benim vatandaşlarım ve çağdaşlarım” der. Sadece kendi kıtasına değil, tüm dünyanın başına nelerin geldiğinin farkındadır Galeano; Irak’ın kaybolan, çalınan tarihi eserlerinin arkasından bakar. Ortak bir hafızaya sahip çıkar, ne diktatörleri unutur ne de Leningrad’ı yeniden inşa eden elleri.

Kitap boyu, sık sık ifade ettiği gibi “az sözcükle çok şey söyleme zor sanatında” her şeye dair sözlerini son bir kez daha söyler sanki. Yer yer anlattıklarını kendi yazın hayatına bağladığını görürüz. Neden ve nasıl yazdığını paylaşır bizimle . Aslında kendisi gibi her öykü anlatıcısının yaptığını yapıp “görünmeyenin izlerini arar”, anlatana biçtiği görev budur.

Umudun peşini bu kez de bırakmaz Galeano, üstelik bize de sirayet etmesini sağlar. Sömürü, faşizm varsa “özgürlükleri için mücadele etmek gibi affedilemez bir suç işleyen” insanlar da vardır. Örneğin sıklıkla adlarını andığını kadınlar; direnişte, emekçi, kendilerine çizilen sınırı kabul etmeyen kadınları, diz çökmeden ölüşlerini, idam sehpasından bile hak talep edişlerini anlatır. En sıra dışı rüyasında Olympes de Gouges vardır.

Her yol gibi onun yazdıkları da veda ile, bilinmeze gidişle sonlanır; Galeano kendi ölümünü düşünmektedir artık. Kendi gerçeğini fısıldar bize; “yazmak yorar, ama teselli eder.”

Künye: Hikaye Avcısı, Eduardo Galeano, Çev: Süleyman Doğru, Sel yayınları, 2017