Sonsuz şiddet döngüsü: Aile içi şiddet

“Nasıl Korunabilirdik?” çalışmasının bu alandaki diğer çalışmalardan ayrılan en önemli yönü, “aile içi şiddet ortamında yetişen ya da fiziksel olarak şiddeti bizzat deneyimleyen çocuklar”ın anlatılarına da yer veriyor olması. Nitekim giriş bölümünde yazar da, araştırmanın gayelerinden birinin alandaki bu eksikliğin giderilmesi olduğunu dile getiriyor. Bu bakış açısı sayesinde, ev/aile içi şiddette yalnızca şiddete uğrayan kişinin değil, şiddet ortamında yetişen bireylerin de mağdur olduğunu gözler önüne seren ve onların deneyimlerine ve tanıklıklarına yer veren bütüncül bir çalışma ortaya çıkmış.



06-08-2017 10:08
Cansu Karagül

Yaş, cinsiyet, gelir ve eğitim düzeyi gibi kırılımlardan yola çıkılarak bir toplumsal sınıflandırma yapılsa kuşkusuz bu sınıflandırmada kadınlar ve çocuklar en dezavantajlı grupları oluşturur. Düşük eğitim düzeyi ve gelir seviyesi ve keskinleşmiş toplumsal hiyerarşi birlikte ele alındığında piramidin en alt tabakasında karşımıza yine kadınlar ve çocuklar çıkar. Hatta daha da alt kümede; şiddete uğrayan kadın ve çocuklar… Televizyonların gündüz kuşaklarındaki programlarda kadınların anlatıları bile buna somut örneklerdir. Nitekim şu hikâyeyi hepimiz ezbere biliriz: Kadın yoksul bir aileden gelir. “Gelinlik çağdaki kız” (çoğu zaman çocuk gelin) biran önce evlendirilmeli ve aileden bir boğaz eksilmelidir. Evlilik görücü usulüdür. Başlık parası istenir, gelin ata bindirilip ya nasip dedirtilir ve biri sağ, biri selamet herkes evlerine çekilir. Evliliğin ilk yılında kadın hamile kalır. Adam işsizdir ya da güvencesiz işlerde boğaz tokluğuna bile çalışmıyordur. Hamilelikle birlikte süregelen parasızlık evin huzurunu kaçırır. Adam, artık başka bir adamdır. Tüm çaresizliğini, güçsüzlüğünü kadına şiddet uygulayarak bastırır. Kadın çaresizdir, dönecek bir baba evi yoktur; mecbur katlanır. Ta ki bir gün şiddetin mağduru kendisi değil de çocuğu olmaya başlayana dek. Sonrası sığınma evleri, kurtulma çabaları, eş dost akraba, emniyet polis jandarma… Çoğu “koca şiddeti kurbanı olur”, çok azı kendine yeni bir yol bulur, çok azı da Çilem Doğan gibi kahraman olur ama döngü hep aynıdır.

Şu en klasik senaryo bile şiddetin ne kadar toplumsal bir olgu olduğunu gösteriyor. Nitekim “Nasıl Korunabilirdik?” kitabının yazarı, merhum Ural Nadir de bu gerçeklikten yola çıkıyor. Devlet kurumlarının ve yargının caydırıcı önlemler almakta ve cezai yaptırımlar uygulamakta yetersiz kalışı -hatta çoğu zaman erkek/zanlıdan yana oluşu- kadın cinayetlerinin son 10 yılın en vahim tablolarına ulaşmasına, paralel şekilde kadına yönelik şiddetin de görülmemiş şekilde artmasına yol açtı. İşte Ural Nadir’in, şiddete uğrayan kadın ve çocuklarla yapılan görüşmelerden yola çıkarak hazırlanan “Nasıl Korunabilirdik?” kitabı, “istikrarını koruyan bu şiddet meselesinin magazinleşerek kanıksamaya uğramasına karşı bir çaba”nın ürünü.

Kitap, Ural Nadir’in, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde doktora tezi olan araştırma için şiddet gören 17 kadınla ve şiddet ortamında yetişmiş 8 çocuk/kadınla yaptığı derinlemesine görüşmelerin derlenmesiyle ortaya çıkmış. 23 Şubat 2017’de Ural Nadir’in hayatını kaybetmesinin ardından kitabı Nisan Kuyucu yayına hazırlamış, kitabın editörlüğünü ise Tanıl Bora yapmış.

Kitabın temel izleği, şiddet mağduru kadınların evlilik hikâyeleri, şiddet deneyimleri, şiddetin hayata etkileri, kadınların şiddetle başa çıkma mekanizmaları, boşanmaya nasıl karar verdikleri, sığınak deneyimleri, çocuklarını şiddetten korumak için çabaları, devletten beklentileri gibi bilgilerin yanı sıra, şiddet ortamında büyüyen kişilerin deneyimleri, çocukların şiddet anında neler yaptıkları ve şiddetle baş etme yöntemleri, gelecek hayalleri. Kitapta aile içi şiddet bir bütün olarak hem fiziksel, hem psikolojik, hem cinsel, hem de ekonomik yönleriyle ele alınıyor. Şiddetin nasıl başladığı, hangi aralıklarla tekrar ettiği, nasıl bir döngü içinde kendini yeniden yarattığı da kitabın temel sorunsalları arasında yer alıyor.

“Nasıl Korunabilirdik?” çalışmasının bu alandaki diğer çalışmalardan ayrılan en önemli yönü, “aile içi şiddet ortamında yetişen ya da fiziksel olarak şiddeti bizzat deneyimleyen çocuklar”ın anlatılarına da yer veriyor olması. Nitekim giriş bölümünde yazar da, araştırmanın gayelerinden birinin alandaki bu eksikliğin giderilmesi olduğunu dile getiriyor. Bu bakış açısı sayesinde, ev/aile içi şiddette yalnızca şiddete uğrayan kişinin değil, şiddet ortamında yetişen bireylerin de mağdur olduğunu gözler önüne seren ve onların deneyimlerine ve tanıklıklarına yer veren bütüncül bir çalışma ortaya çıkmış. Ancak yazar, bir noktaya daha dikkat çekiyor: Failin, yani erkeğin gözünden şiddet. Daha bütüncül bir yaklaşım için bu tür çalışmalarda erkeğin anlatılarına ve şiddetin failin/erkeğin gözünden nasıl algılandığına da değinilmesi gerektiğinin altını çiziyor. Hatta bunun da ötesinde erkeklerle yapılması gereken çalışmalar konusunda önerilerde bulunuyor.

Ural Nadir’in bu çalışmasını ayrıştıran ve güçlendiren diğer bir yönü ise yalnızca durumu betimlemekle kalmayıp kadınların ve çocukların şiddetten korunmasına yönelik önerilerde bulunuyor olması. Nitekim bir akademik çalışmayı güçlü ve değerli kılan niteliklerin başında literatürdeki bir eksikliği gidermesi, sağlam bir metodolojiye sahip olması ve ele aldığı soruna/toplumsal meseleye dair mikro ya da makro ölçüde çözüm önerileri ortaya koyabilmesi gelir. Yazar bu noktada, sosyal hizmet bakışı ile aile içi şiddetle mücadelede makro düzeyde önlemlerin alınması gerektiğinin örneklerle altını çiziyor.

Kitaptaki önemli tespitlerden bazıları:

  • Aile içi şiddetin en sık görüldüğü evlilikler; görücü usulüyle yapılan evlilikler, kaçarak yapılan evlilikler, erken evlilikler ve kadın-erkek arasında yaş farkının olduğu evliliklerdir.
  • Ekonomik şiddet ve cinsel şiddet kadınlar tarafından bir şiddet biçimi olarak algılanmamaktadır.
  • Aile içi şiddet, çoğunlukla evliliğin hemen sonrasında başlamaktadır.
  • Erkeğin kendi ailesinden şiddet görerek büyümesi ve şiddeti ailesinden öğrenmesi şiddetin ortaya çıkmasındaki başat faktörlerden biri.
  • Kadınların şiddet ortamını terk edememelerinin sebeplerinin başında nereye başvuracaklarını bilmemeleri ve çocuklarının, kadının ailesi tarafından kabul edilmemesi geliyor.

Bunca araştırmaya, bunca yaşanmışlığa, bunca hukuki davaya ve emsal kararlara rağmen, kitapta da vurgulandığı gibi, koca bir soru yanıtlanmak üzere hâlâ karşımızda duruyor: “Ne yapılabilir, kim ne yapabilir?” Tek bir yanıt bile çok değerli. O yüzden “Nasıl Korunabilirdik?”, mutlaka okunması gereken bir çalışma.

 “Herkes dayak yemekten ya da o akşam kavga etmekten yorulmuş bitmiş, uyuyup kalıyordu öylece. Babanın enerjisi tükenene kadar kavga bitmiyordu. (…) Kavga olduğu zaman herkesi suçlu olarak, kendini mağdur olarak gördüğü için… bağırır bağırır küfreder, döver söver, sonra da şurada betonun üzerinde yere uzanırdı. (…) Daha sonra arabada yatma huyu çıkardı. Kavgayı eder, söver, bağırır çağırır, gider arabada yatardı. Ertesi gün gelirdi kavgaya şöyle devam ederdi: siz bana onu yaptınız, bunu yaptınız, arabalarda yattım.” (Çocukluğu şiddet ortamında geçen bir kadının anlatımı)


KÜNYE: Nasıl Korunabilirdik?, Ural Nadir, İletişim Yayınları, 2017,  271 sayfa.