Şiddetin psikolojik hali

Mahkemelerin ön kapısından girip arka kapısından salınan saldırganlar, eğitimin gericileştirilmesi, müftülük yasası ile medeni kanuna vurulan darbe, laiklik düşmanlığı tüm bu kadın düşmanı politikalara örnektir.



26-11-2017 12:05

Psikolog Melis Akyürek

“Bir otelde özel bir oda, alabildiğine insancıl geliyor kulağa, değil mi? Ama amaçları kesinlikle insancıl değil, tersine kurnaz bir yöntem uygulamaktı, bana inanabilirsiniz… bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz…” *

Son günlerde kadın örgütleri, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslar arası Mücadele Günü vesilesi ile gittikçe artan kadına yönelik şiddete karşı dikkat çekmeye çalışıyor. Dünya da çok uzun süredir milyonlarca kadın, erkekler tarafından fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddete maruz kalıyor. Çoğu kadın fiziksel ve cinsel şiddetin ne olduğunu kendi hayatından, çevresinden veya medyadan duyuyor, görüyor ve biliyor. Sokak ortasında öldürülen 17 yaşındaki Helin, şort giydiği için saldırıya uğrayan Ayşegül, evine giderken minübüste tecavüz edildikten sonra öldürülen Özgecan…

Kadına şiddet toplumun erkin iktidarını kabullenmesinden kaynaklanıyor. Çok uzun süredir erkek, kadına yönelik her türlü şiddeti kadının üzerinde baskı ve iktidar kurabilmek ve sürdürebilmek için bonkörce kullanıyor ve kadın şiddetle karşı karşıya kaldığında toplum onun susmasını, itaat edip boyun eğmesini buyuruyor. “Kol kırılsa da yen içinde kalmalıdır” diyor. Kadın ancak o zaman “iyi huylu”, “cefakâr” kadın olarak toplumda kabul görüyor ve kendine yer edinebiliyor. İsyan eden, başkaldıran, hakkını arayan kadın ise “kötü” ve erkeğin iktidarını sarsan bir tehdit olarak görülüyor. Bu yüzden “isyan eden kadın ayıplanmalı, dışlanmalı, engellenmeli, başı tezelden ezilmelidir”!

Hem şiddetle hem de toplumun baskısı ile yüz yüze kalan kadın çoğunlukla geri çekilmeyi tercih ediyor, başına geleni ifade etmekten korkuyor. Korkuyor çünkü kocaya, sevgiliye, erkeğe karşı gelindiği için işlenen suçlarda toplum kadını haksız buluyor. Bu korku ve sinme hali şiddetin boyutlarını gizliyor, görünmez kılıyor. Peki ya psikolojik şiddet? Tespiti fiziksel şiddete göre daha zor olan psikolojik şiddet için bu görünmezlik daha da artıyor. Şiddeti kaba kuvvetten, dayaktan ibaret zanneden zihniyet; kadının özgürlüğünün, haklarının kısıtlanmasını, duygularının istismar edilmesini, küçümsenmesini, alay edilmesini, yok sayılmasını, duygusal ihtiyaçlarının karşılanmamasını, devamlı yargılanmayı ve yıkıcı bir şekilde eleştirilmeyi şiddetten saymıyor.

Oysa sistematik ve uzun süreli psikolojik şiddetin etkileri fiziksel şiddetten daha yıkıcı ve sağlığa zararlıdır. Ancak psikolojik şiddetin gözle görülür ve kısa süre de tespite dilebilir çıktıları olmadığı ve kamuoyunca şiddet olarak algılanmadığı için sinsice uygulanıyor. Kadınların çoğunluğu ise şiddete uğradığının farkında bile olmuyor. Küsmek, aşağılanmak, yargılanmak, yıkıcı bir şekilde eleştirilmek ilişkinin normal bir parçasıymış sanılıyor. Üstelik bu davranışların kendisini ciddi psikolojik sorunlara sürüklediğini fark etmeden…

Sistematik ve uzun süreli psikolojik şiddete uğrayan kişi kendine olan güvenini ve saygısını zamanla kaybetmeye başlıyor. Düşünce yapısı ve karar alma süreçleri yıprandığı ya da engellendiği için kişi zamanla karşısındakine bağımlı, tutsak hale geliyor. Sonuç olarak intihar, depresyon, kaygı bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu gibi birçok psikolojik rahatsızlıkla karşılaşıyoruz.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2005 yılında kadınlarla yaptığı araştırmada şiddet türleri arasında en yıkıcısının psikolojik şiddet olduğu ortaya çıkmış. Bu görünmeyen şiddete maruz kalan kadınlar psikolojik şiddetin etkilerinin fiziksel şiddetten daha acı verici olduğunu ifade ediyor.

Şiddetin bu görünmez ama etkisi yüksek hali, maalesef Türkiye’de de oldukça yaygın. Kadının psikolojik şiddete maruz kaldığı yer yalnızca evin içi, ailesi, eşi veya yakın çevresi değil. Günlük hayatının her yerinde işte, okulda, sokakta, trafikte, her yerde kadınlar psikolojik şiddete maruz kalmaya devam ediyor. Psikolojik şiddetin toplumsal boyutu yakın ilişkilerdeki boyutunu aratmıyor. Trafikte araç kullanırken hakarete uğramamış kadın var mıdır?

Durum iş hayatında da benzer seyrediyor. Kadın için “uygun” görülen mesleklerden (!) öğretmenlik, hemşirelik, temizlik işçiliği, bebek bakıcılığı değil de toplumun erkekler için “uygun” bulduğu mesleklerden birinde çalışıyorsanız vay halinize. Bir şeyler yolunda gitmediği anda “elinizin hamuru ile” karıştığınız işten her şeyin sorumlusu olarak çıkabilirsiniz ya da yöneticilik, işletmecilik, mühendislik gibi mesleklerle erkeğin iktidarına göz dikmiş olsanız bile onlardan daha düşük maaş alırsınız. Eğer terfi almak istiyorsanız oldukça zor, uzun ve meşakkatli bir süreç sizi bekliyor demektir ama söz konusu olan işten atılmanız ise bu çok kolaydır. Yani toplumun kadını gözden çıkarması, emeğini, yeteneklerini becerilerini hiçe sayması erkeğe göre daha acımasızca ve korkusuzcadır.

Kadının iş yaşamından koparılmaya çalışılması, gelenek görenek adı altında hayattan geri bırakılmaya çalışılmasına karşı en güçlü mücadele yöntemlerinden biri eğitim. Kadınların öğrenim düzeyi yükseldikçe şiddete maruz kalma oranlarının düşmekte olduğu yapılan araştırmalarca gözlemlenmiştir. Eğitim kadınların kendilerine olan güvenini artıran önemli bir etkendir. Ancak biliyoruz ki tam da bu sebeplerden dolayı kadınların eğitim hakları ellerinden alınıyor. Okula gönderilmek yerine erken yaşta evlendirilip eğitimsiz, çaresiz ve bağımlı bırakılıyor. Durum devletin kadına yaklaşımında da hiç farklı değil elbette. Şiddetin toplum nezdindeki bu meşruluğu devletin, iktidarın yasaları, hukuku ve söylemleri ile iyice körüklenip destekleniyor. Mahkemelerin ön kapısından girip arka kapısından salınan saldırganlar, eğitimin gericileştirilmesi, müftülük yasası ile medeni kanuna vurulan darbe, laiklik düşmanlığı tüm bu kadın düşmanı politikalara örnektir. Birçok örnek verilebilir ama yakın zamanda Cumhurbaşkanı’nın Fransa savunma bakanının bir kadın olduğunu öğrendiğindeki şaşkınlığını gizleyememesi mevcut iktidarın kadına bakış açısını tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermesi için yeterlidir.

Tam da bu noktada kadın örgütleri yıllardır tüm bu gerici, ayrımcı, saldırgan, kadın düşmanı politikalara ve toplum yapısına karşı mücadele veriyor. Eğitimdeki eşitsizliğe, kadın cinayetlerine, kadının toplumdan dışlanmasına, iş hayatındaki baskıya, kız çocuklarının okula gönderilmemesine ve kadına yönelik şiddete karşı hem hukuksal hem farkındalık boyutunda kararlı bir şekilde çalışıyor.

Bizlere düşen bu mücadeleyi büyütmemiz, dayanışmamız ve örgütlenmemizdir. Bu şekilde kadın düşmanı politikalara ve yaklaşımlara karşı ciddi kazanımlar elde edeceğimiz şüphesizdir.

*Stefan Zweig- Satranç